Bir konuya odaklanan albümlerin güzelliği, yerinde örülmüş şarkı yapılarını sıralayıp, dinleyeni başka dünyalara götürmesi değil sadece, yeri geldiğinde bazı hikayeleri genel kabul görmüş, popüler anlatı tekniklerinin, yazı, film, video gibi yolların dışına çıkıp ses ile aktarmaya çalışmak gibi, aslında bireysel, ruhani ve çokça duygusal bir patikadan ilerlemeye çalışma riskini göz almasında yatıyor.

Lowercase Noises’ın This Is For Our Sins isimli albümü, enteresan bir hikayeyi müzikale çevirmiş. Rusya’da 1978 yılında jeologların bulduğu Lykov ailesi, Rusya bozkırında kırk yıldan beri yaşamdan izole şekilde yaşamaktadır. 1936 yılında Karp Lykov’un kardeşinin bir bekçi tarafından öldürülmesi sonrasında hiç kimseyle iletişim kurmadan tek başına bir yaşam kararı alan karı kocanın [Karp ve Akulina Lykov] ve iki çocuklarının, sonra doğan iki çocukla birlikte ailenin altı üyesinden kalan Agafia isimli kadın ise, bugün hala Sibirya kırsalında yaşamını sürdürmektedir.

Ebeveynler:
Karp Osipovich Lykov (Tahmini 1901 – 16 Şubat 1988)
Akulina Lykov (Bilinmiyor – 16 Şubat 1961)

Çocuklar
Savin (Tahmini 1927 – 1981)
Natalia (Tahmini 1934 – 1981)
Dmitri (1940 – 1981)
Agafya (1943)

Peki albümün adı nereden geliyor? Günahlarımız yüzünden. Jeologlar 1978 yılında Sibirya’da ilerlerken, ıssız alanda insanların olduğuna işaret eden bazı patikalar, el ile düzeltilmiş bazı ağaçtan şekiller fark ederler. Biraz daha ilerlediklerinde, karşılarına derme çatma bir kulübe çıkar. Kapısında çok yaşlı bir adam belirir. Çıplak ayakları, taranmamış saçları, alışıldık olmaya kıyafetleri vardır. Adama merhaba dediklerinde, uzun süre bekler ve “Madem bu kadar yol geldiniz, o zaman içeri gelin,” diye cevap alırlar. İçeride adamın dışında iki kadın daha vardır ve kadınlardan biri histerik biçimde, hiç durmadan dua etmekte, aynı sözleri tekrarlamaktadır: “Günahlarımız yüzünden, günahlarımız yüzünden…”

[Lowercase Noises] Günahlarımız yüzünden 2

Jeologlar dehşete düşmüş diğer kadını korkutmamak için kulübeden çıkar, biraz ileride azıklarını yemeye başlar. Daha sonra kulübenin kapısı açılır ve ürkek biçimde aile üyeleri dışarı çıkar. Kadınlar kendilerine ikram edilen çay, reçel ve ekmeğe şaşkınla bakar. Yaşlı adam, “Ben ekmeği biliyorum, onlar hiç ekmek görmediler,” der. Agafya ve Natalia isimli kızkardeşler ve babaları Karp Lykov’un hikayesi böyle ortaya çıkar.

17.yy’dan bu yana ibadetleri hiç değişmemiş, ultra radikal Ortodoks “Eski İnananlar” tarikatı üyesi olan Karp Lykov, Sovyetler iktidara gelince sıkıntı yaşar. Karp’ın kardeşi evlerinin dışında bir Sovyet görevlisi tarafından öldürülünce, başucunda diz çöken Karp Lykov ailesini alıp uzaklaşır, kaçar gider.

Jeologların aktardığına göre en az 250 kilometre boyunca hiç insana rastlanmayan coğrafyada, II. dünya savaşından bihaber yaşayan aile, (sonradan doğanlar başka kentler ve şehirler olduğunu babadan dinlemiş olsalar da) aile üyeleri dışında hiçkimseyle temas etmeden, en önemlisi ellerinde doğru dürüst araç gereç olmadan yaşamayayı başarmışlardır. Silahsız da olan aile, nadir kurabildikleri tuzaklarına takılmasını ya da tanrıya ettikleri duaların işe yarayıp bir hayvanın yorgunluktan yıkılır halde gelip önlerinde düşmesini beklemek dışında, ki bu durmlar sık yaşanmıyordu, genelde patates ve çavdar yiyerek hayatta kalmıştı. Fazla soğuk geçen ve her yıl toplanıp çavdar tohumlarının hepsini mi yeseler yoksa bir kısmını ekmek üzere ayırsalar mı diye tartışları zamanlar dahil, sürekli aç yaşıyorlardı.

Anneleri Akulina’yı böyle bir kış kaybetmişlerdi. Zaten kıt olan yiyecekle çocuklarını beslemeyi tercih edince zorlu 1961 kışında açlıktan ölmüştü. Ailenin kurtuluşu, bir çavdar tohumunun kulübüde tesadüfen fark edilip, soğukta ve farelerden korunup ekilmesinin ardından filizlenmesiyle gerçekleşmişti.

Böylesi felaketten kurtulmuş aile üyeleri, kendilerini bulan jeologlarla temas edip, uygar dünyayla tekrar iletişime geçince, 1981 yılında arka arkaya ölmeye başlar. İki kardeş Savin ve Natalya ciğer yetmezliğinden ölürler. Dimitri ise kendilerini bulan insanlardan geçen zatürreden ölür.

Baba Karp Lykov’un uykusunda ölümü sonrasında geriye sadece Agafya kalır. Kentte yaşayan uzak akrabalarının yanına yerleştirilme tekliflerine, tıpkı babası ve erkek kardeşi gibi, Ortodoks inançları gereği hayır diyen Agafya, bildiği, tanıdığı ve inandığı yaşamı sürerken, yakın zamanda uygar dünyaya bir mektup yazar ve “odununu ateşe atmakta zorlandığını, tohumları ekmek için birine ihtiyaç olduğunu” belirtip yardım ister.

[Lowercase Noises] Günahlarımız yüzünden 1

“Tamamen yalnızım. Yıllar uzuyor, sağlığım ise ufalıyor. Sürekli hastayım. Ciğerimin sağına bir yumru yerleşti. İsa adına size gözyaşlarıyla ve ağlayarak yakarıyorum, bu öksüzü burada tek başına bırakmayın. Şömine hep soğuk, ısıtmak için zaman ve odun yok. Sadece küçük demir ocağı kullanabiliyorum. Yazları dışarıda yaşıyorum. Ailem hayattayken, tüm bunları yapacak, yeterli sayıda insan vardı. Ocak her zaman sıcaktı. Yemek pişirirdik. Birlikte dua eder, duadan sonra işlerimizi yapmak için dışarı çıkardık. Kim dışarıda her ne yapıyorsa, birimiz hep içeride bekler, dualarımızı okumaya devam ederdi. Tatil günlerinde birlikte dua ederdik. Şimdi hepsi bana kaldı. Hem dua hem ev işleri. Bir duayı, en basitini bile, tamamen okuyamıyorum. Daha önce de yardım çağrısı yaptım, buraya gelenlere söyledim ve mektup yazdım, otuz yıldır yardım çağrısı yapıyorum ama kimse cevaplamadı. Birileri dışarıda milyonlarca Hristiyan var diyor, dünyada başka milyonlarca insanın yaşadığını söylüyorlar ama bu öksüze yardım edecek bir kişi bile yok.”

Mektubun 2014 Ocak ayında ulaştığı gazetecinin aktardığına göre, Agafya’nın durumu yazdığı kadar sıkıntılı değil. Kulübesinde kendisine yapılan yardımlarla yeteri kadar yiyecek var. Ancak kulübesini terk etme konusunda isteksizliği ve inatçılığı nedeniyle, bulunduğu yerde daha fazla ilgi istiyor. Hiç okula gitmemiş Agafya’nın mektubundaki anlatım uygunluğunun dışında, yazıya olan hassasiyeti kendisine gelen yardımlardaki detaylara takılmasında da ortaya çıkıyor. Yaşlı kadın, kendisine gelen yardım paketlerinde eğer barkod varsa, kesinlikle kullanmıyor. Çünkü barkod şeytan işidir, diyor.

Agafya, kulübesinde üç keçisi, sekiz kedisi, tavuk ve horozlarının yanı sıra köpeği Tayga ile yaşamını sürdürüyor.


 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page