Yaş ilerledikçe insanın bağlandığı ‘şey’ler artıyor ve geçmişe, gençlere nazaran daha çok sahiplenerek bakıyor. Leyla’nın Evi’nde Leyla’nın evinin kendi isteği dışında satışına karşı gösterdiği tepki bu. Ev, sıradan bir nesne değil, geçmişin, içinde yaşanılanların biriktirdiği bir anı gemisi gibi Leyla’nın hülyalarında yüzüyor, oysa evi hileyle satın alan Ömer ve Necla çiftinin derdi bir an önce Leyla’dan ve Ömer’in babasından kurtulup boğaz manzaralı bu evde modern, geçmişten uzak bir ömür geçirmek.  Oysa Ömer’in babası, Leyla’nın evinden atıldığının farkında değildir, bu evin bahçesinde yaşanılanlara ait onun da anısı vardır ve gelini Necla’yı hiç sevmemektedir, oğluna yakıştıramaz. Evinden çıkarılan Leyla ise çocukluğunda bahçesinde oyunlar oynayan Yusuf’un evine sığınır, gazeteci olan Yusuf, Almanya’dan göç eden asıl adı Rukiye olan Roxi ile yaşamaktadır. Bir yandan Leyla ile Roxi’nin arasında zaman ilerledikçe samimileşen diyaloğa tanık olurken, diğer yandan Ömer’in babasıyla ve eşiyle arasındaki gelgitleri izleriz Leyla’nın Evi’nde.

Zülfü Livaneli’nin çok satan romanından Zeynep Avcı’nın oyunlaştırdığı, Nedim Saban’ın sahneye koyduğu Leyla’nın Evi adlı oyunun genel çatısı bu. Oyun geçmişle gelecek arasında üç kuşak durumunu bir ev sembolü üzerinden anlatıyor. Leyla, saygı duyulması gereken geçmiştir. Bu nedenle evin değeri parayla ölçülemez. Tanıştığı Roxi ise Almanya’da tutunamamış 3. Kuşak genç Türklerden, bir kaybeden aslında.  Türkçeyi bile kendisine ait değilmiş gibi kullanıyor. Ömer ve Necla çifti ise modern hayatın dayattığı daha zengin olma, bunu karşılaştığın insanlara hissettirme duy(g)usunu sürekli yaşayan bir çift.

Bu farklı insanları aynı sahnede gördüğümüzde rahatlıkla bir Türkiye panoraması çıkarabiliyoruz.  Sembolizmin sadece sanatsal etkinliklerde yer alması, günlük hayatımızın dışında kalması bunun en önemli göstergelerinden birisidir.  Oyunda kullanılan ev, bizim artık biriktirme duygusunu yitirdiğimizi hatırlatıyor. Biriken geçmişe, sadece kurtulmak gözüyle bakmak, onu sembolize etmemek toplumsal değerimizin yer değiştirdiğini gösteriyor.

Diğer bir tartışılacak şey, Roxi’nin varlığı… 3. Kuşak Türklerin neden Almanya’da, kendi benliklerini yitirmelerinin hikâyesini gözler önüne sermesi açısından oldukça önemli.  Kimlik kargaşasının egemen olduğu, kültürel değerlerinin sürekli yer değiştirmesi nedeniyle bu kuşağın neden kendilerini buraya ait hissetmediklerini anlamak mümkün. Oyundaki Roxi karakterinin bu karmaşa içinde kendini sadece müzikle ifade etmeye çalışması bir çıkış aradığını gösteriyor, tıpkı Mesut Özil’in futbolda tercihini Almanya’dan yapması gibi… Çünkü yapılan tercihler, iki kültür arasında gidip kaygan gelen ruh hallerinin yansıması oluyor.

Oyuncuların performansına gelince Leyla karakterini canlandıran Celile Toyon’nun tecrübesini seyretmek oldukça keyifli, Roxi’yi canlandıran Ayça Varlıer ise yer yer abartıya varan oyunculuğuna rağmen, özellikle şarkılardaki performansıyla oyunu sürüklüyor. Diğer oyuncuların da başarılı olduğunu söylemek mümkün.  Oyuna dair olumsuz genel bir eleştiri, romana sadık kalmak adına çok şey anlatma isteğinin olmasıdır. Leyla’nın evini geri alma mücadelesi, Ömer ile Necla’nın ilişkilerinin gelgitlerinin ev üzerinden yaşanması, evliliklerinin oluşumunda genç kuşağı sembolize eden daha çok para kazanma ve bunun uğruna bazı olumsuzlukların üzerini örtmeye çalışmaları,3. Kuşak Almanya’da yaşayan Türk gençliğinin durumu, Yusuf ile Roxi’nin tanışma hikâyelerine dayanan küçük kız çocuklarının satılması durumu. Bu, roman kurgusunun getirdiği zenginliğinin sayfalara yansıması kadar güzel durmuyor sahnede.Ama bu olumsuzluğuna rağmen mutlaka seyredilmesi gereken bir oyun Leyla’nın Evi. Oyunun programlarını tiyatrokare.com’dan takip etmek mümkün.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page