I.

László Krasznahorkai, Macaristan – Romanya sınırında Gyula isimli kasabada 1954 yılında doğdu. Kitaplarındaki kasabalar bir ölçüye kadar doğduğu yerden ilham alınmıştır. Berlin’e, Batı’ya gittiğinde otuzlu yaşlarındaydı. Orada Jim Jarmusch, David Bowie, Alen Ginsberg ve Tom Waits ile karşılaşır. “Yara almışların başkentiydi,” der.

“Delilik noktasından ele alınan gerçeklik,” László Krasznahorkai minimalizmi, Samuel Beckett’da azlık diye vücuda gelen savaş sonrası kayıtsızlığı, içe kapanma ve görüye yönelen metin üretimine yakın duruyor. Bu kadar uzun, sonu gelmez tınlayan, nefes nefese cümlelerin peşinde yazarın kurgusuna doğru eriyoruz. Çünkü hayat eksilmiştir, azlık her yeri ele geçirmiş, kurgu geri çekilmiştir. Boşluğun doldurulması yazara düşer. Uzun, upuzun cümleler yazarın gerçekliği örüşüdür. László Krasznahorkai, gerçekçi bir yazardır. Karakterler uzun sekanslarda, sayfalar tutan paragraflarda içseslerini aktarırken, aklından gelip geçenler bilinç-akışı bağlamında ilerlemez, zihinleri ani dönüşler, vazgeçişler, kararsızlıklar yaşar ve düşündükleri, László Krasznahorkai metinlerinin gergin ve puslu atmosferini oluşturur. Karakterlerin ne düşündüğünü anlamak kolay değildir. Açık edilmeyen, açıklanmayan gerçekliğin kenarında, hayır, dibinde sallanmaktadırlar. Paragrafın reddedildiği devasa bloklar şeklinde örülmüş metin, okurunu nefessiz bırakıp olay örgüsüne iter.

Havada metinlerin kutsiyeti salınır. Cennet Üzgün epigrafında László Krasznahorkai karakterlerinden biri çalıştığı yerin arşivinde bir yazma bulur. Metin 1940’lı yıllardan kalmıştır. “Bir önemi olmayan Aile Kağıtları” yazan kutudan çıkmıştır. Metinde anlatılan dört adamın farklı tarihlere ve coğrafyaya yayılan hikayesi, kutuyu ve yazmayı metin içinde bulan Korin’i coşkulandırır. Böylesi iyi bir metin, kurgu ve hikaye onun hayatını sonsuza dek değiştirecektir. Bulunan metinde yaşamın önüne diktiği bilmecenin çözümü vardır. Metin, Korin’in gerçekleşen kehanetine işaret eder. Metne bırakır kendisini Korin, László Krasznahorkai’nin düzyazısının talebini yineler. Metnin sonunda dünyanın akkoru var. Metnin sonunda dünyanın merkezi, sonu, çekirdeği var. Okurun kendini düzyazıya bırakmasını bekliyor.

Kasabadan yola çıkan László Krasznahorkai’nin yolu Béla Tarr ile kesişiyor. Damnation, Werckmeister Harmonies (Béla Tarr’ın László Krasznahorkai – Direnişin Melankolisi uyarlaması) ve yedi saatten fazla süren Satantango. Bir tangoda olması gerektiği gibi, altı öne ve altı arkaya atılan adım. Uzun cümlelerin uzun sahnelerde ortaya çıkmasıyla izleyiciyi/okuru metnin boyutuna yükselmeye zorluyor.

László Krasznahorkai okurken ani gelişen, çatallanan kurgu, coşkulu bir dil gibi beklentiler unutulursa yazarın hikaye anlatımına yaklaşan okurluktan söz edilebilir. Bir kasaba meydanında toplanmış, olacakları bekleyen bir avuç insan meydanda yakılan ateşte ellerini ısıtırlarken, yanlarına yaklaşınca kendilerini ısıttıkları bir ateşin, meydanda toplanmış bir kalabalığın olmadığını, kasabanın yerinde bir otobüs durağından başka bir yapı olmadığını görmelisiniz. Bu kadar uzun yoldan geldiniz, bu soğukta, sizi karakterler değil, kendi aklınızdaki cümleler karşıladı.

II.

László Krasznahorkai’ye göre Avrupa yazını İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana gerçekliği ve günlük hayatı anlatıyordu. Bu yanlıştı. Yazma kültürüne sevgi beslemenin yanında, yanlış anlamanın da gerçeklik olduğunu düşünmeliyiz. Yazmak, gerçekliğin arkasında duran bir hakikat değil. Avrupa kültürü, yanlış anlamalar kültüründen oluşuyor. Bunu düşünürler, yazarlar, şairler ve fikirler bazında tüm dünya için de söyleyebiliriz. László Krasznahorkai’ye göre, yalan yanlış tarih konusunda oldukça zenginiz.

Kutsiyeti olan insanların olduğuna inanabiliriz. Ancak inançlarına inanamayız. Ölüm değil ölüm korkusuna inanabiliriz örneğin. İnsanlara inanabiliriz. Bir şeye inanan insanları anlamaya inanabiliriz. Thomas Bernhard hayattan nefret ediyordu. Benzerliği  yer yer vurgulanan László Krasznahorkai’de böyle bir nefret yoktur. Bernhard, ciğer hastalığıyla baş ederken, Krasznahorkai ise Thomas Bernhard’ı toplum kendisinden uzak durdun diye yükselttiği öfke barikatında bir delik bulmuş, mesafesini koruyup sevmekle meşguldü. Thomas Bernhard bir şairdi, derdi kendisiyleydi. László Krasznahorkai ise bir yazar ve derdi tüm evren.

Susan Sontag’ın László Krasznahorkai tanınımındaki ünlü tespitini [László Krasznahorkai, kıyametin çağdaş Macar ustasıdır] yazar da hiç sakınmadan tekrarlıyor. László Krasznahorkai, hiç şüphe yok, sadece kıyamet düşüncesinin umuduyla ilerler ve coşkunluğunu yazar. Onun gerçekliğinde yaşadığımız dünyanın yüzüne bile bakılmaz. Dünya terk edileli çok olmuştur. Tanrı’nın çoktan vazgeçtiği, çekildiği, kendini gülünç bir konumda bıraktığı dünyanın anlamını kaybetmesi bir yana, ardında bıraktığını toparlamak üzere Tanrı’nın ortaya çıkmaya niyeti bile yoktur. Dünya, tanrının olmadığı, kıyameti her gün yaşamakla prangalanmış, görülerden ve cümlelerden, metinlerden medet uman bir kitapta varlığını sürdürebilen mekandır artık.


Çünkü hayat eksilmiştir, azlık her yeri ele geçirmiş, kurgu geri çekilmiştir.

III.

Dünya böylesine ıssızsa, yazmanın anlamı nedir? Edebiyatın kadim türleri sıkıntıda değil. Edebiyat, dil, kurgu ve atmosfer yaşamını sürdürüyor. Sıkıntıda olan, insanlık. The Melancholy of Resistance’da [Direnişin Melankolisi] Macaristan’da küçük bir kasabaya gelen sirkin doldurulmuş balina sergileyecekleri haberi üzerine yaşananlar anlatılıyor. Şeytan Tangosu’nda sonbahar sağanağının tüm gücüyle bastırmasıyla birlikte, terk edilmiş bir tarım kooperatifinde yaşayanların, on kişinin dünyayla tüm irtibatı kesiliyor. Çok yağmur yağıyor. Sürekli yağmur yağıyor.

“Ekim sonunda bir gün sabahleyin, insafsızca uzun süren güz yağmurlarının ilk damlaları sitenin güney tarafındaki çatlamış, alkalik toprağa (daha sonra berbat kokan çamur deryası patikaları ilk donlara kadar adamakıllı yürünmez hale getirmek ve şehri ulaşılmaz kılmak için) dökülmeden az önce Futaki, çan seslerine uyandı.”

Dünya öylesine sıradandır ki kooperatifte. Zaman, tarih açıklanmasa da, komünizmin sonbaharıdır artık. Bir zamanlar sanayiye yön veren, toplumun geleceğini şekillendiren ve umut veren kooperatif artık terk edilmiş binaların dizildiği, gerçek olamayacak kadar acı verici bir dünyaya evrilmiş, kendi kıyametini yaşamaktadır. İnsanların ağır ağır örülen kurguyla sonsuza dek sürecek gibi gözüken bekleyişinde çürümeleri sırasında, konuşurlarken kullandıkları kelimeler dönemi yansıtmaktadır: Kimi zaman yoldaşça, kimi zaman düşmanca, havada asılı muğlaklıkta eriyen bir dil. Çevrede –yüksek ihtimalle Avusturya- Macaristan İmparatorluğu’ndan kalma- terk edilmiş şatolar, kooperatifin tek lüksünün taş yol olduğu çamura batmış yoksulluğunun yanında güldüresi tezatlığı gösterir.

Çan sesleri gerçek midir? Olası mıdır? Gözüne uyku girmeyecektir Futaki’nin. Okur da yağmurun altında bir yol ayrımına girer. Futaki’nin gerçekliğini ya da mantıklı bir açıklamaya inancını seçmek durumundadır.

IV.

Şeytan Tangosu, Thomas Hobbes kitapları Leviathan ve Behemoth ile kolkola bir metin. [Mihail Bulgakov da, Üstat ile Margarita’da Behemoth ismini gayri tesadüfi bir tavırla karakterlerden birinin ismine kondurmuştu, diyebiliriz.] Futaki ve kasabalıların tekdüzelikten ve beklemekten sıkıldıkları, geceleri geniş gökyüzüne bakıp ağaç diplerine işerken dahi uzaklaşmayı kurdukları kafalarının içinde kaynayan, kıpır kıpır kaos, denizde Leviathan, karada gergedana benzeyen Behemoth ile hayatlarında ilk kez, geri dönülemeyecek bir yolculuğa çıkarken, son karar alma anında tedirgin edici sorularla (“Acaba..?”) ürperiyorlar.

László Krasznahorkai’nin Şeytan Tangosu’nda yarattığı atmosferin kıyamet sonrası diye nitelenmesini özümsedik, karakterlerin yalpalamasını, kararsızca sendelemesini, kafalarını gökyüzüne dikip umutlarını korumaya çalışmalarındaki trajikomediye güldük. Oysa yazarın cehennemi tasvirinin, bir soğanın dış halkalarından alıp merkezine doğru giden anlatısında, anlatının cücüğüne doğru hızlanırken, kimi kısımlarda karakterlerin sayıklamasıyla hızlanan kelimelerin sürtünmesinin yarattığı ısıda cehennemin kendimiz olmadığını, cehennemin başkası olmadığını, cehennemin modernist, devlete ait bir yapı olduğunu ve kişinin tüm yaşadıklarının, kendisine anlatılanların ya da geleceğe dair hayallerinin toplamıyla üzerine gelen bütün o karanlık olayları bir araya getirip, kendince nihayete erdirmesini modern sonrasına işaret eden bir direniş haline işaret ettiğini, cehennemin ne kıyamet öncesi ne de –daha kötüsü- kıyamet sonrası değil, modern sonrası olduğunu okuduk.

Şöyle özetleyeyim, kısa bir László Krasznahorkai alıntısı çeviriyorum:

“… yarın ya da yarından sonra şafak sökse de gelmemelisin, çünkü senin için yarın da yarından sonrasında da daha iyi bir şey yok, bu yüzden şimdi sazlıkta saklan gitsin, eğ kafanı, düş yanına, bırak gözlerin kapansın ağır ağır, öylece öl, çünkü yaşadığın yüceliğin hiçbir anlamı yok, sazlıkta bu gece yarısı öl, düş ve gömül, bırak böyle olsun – ver gitsin son nefesini. ” – Seibo

Hep anlar, hep bakışlar. Cehennem, kapatıldığımız mekanlardır. Başka bir yaşam alanı yoktur, cennet yok, araf yok, melekler ya da şeytanlar zaten yok, sadece burası, bu kapandığımız mekanlar, alnımızda lanetli yazılar – Christo morto – ölü İsalar, ölü insanlar, hepsi kenarda bekliyor, binadan çıkış yok, buraya giren bir daha çıkamaz, bırak kendini, dayan duvara gitsin.

Şeytan Tangosu’na dönelim, paragrafların kesilmemesi, okura tipografik bir yükümlülük getiriyor, metinden uzaklaşmaya, yaşananlardan, kendisine anlatılanlardan uzaklaşıp kafasını başka tarafa çevirmesine izin verilmiyor. László Krasznahorkai’nin cümlelerine bırakıp, sonu gelmez gibi duran o uzun ve sayısız kelimeler topluluğundan oluşan akışkan dayanıp gitmek gerekiyor. Anlatı, stilden ve kelimelerden ördüğü ve bir noktada buluşmak üzere kendi yarattığı gerginliği besleyip, okuru bir nihayete ulaştıracaktır. Bunu yaparken, o soğan halkalarının yuvarlağı gibi, sürekli kendi etrafında dönecektir.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page