[su_button url=”http://www.futuristika.org/laszlo-krasznahorkai” background=”#000000″ size=”5″ center=”yes”][László Krasznahorkai] – I -Enemek[/su_button]

[su_spacer]

[su_button url=”http://www.futuristika.org/laszlo-krasznahorkai-ii-tekris” background=”#000000″ size=”5″ center=”yes”][László Krasznahorkai] – II – Tekris[/su_button]

 


 

[László Krasznahorkai ile söyleşi yapılmaya gidilirken Krásna Hôrka şatosunun –yazarın soyadıyla aynı- yandığı haberi geliyor.]

Yangının yaşamımda büyük yeri var. Öyle ya da böyle toplamda altı kez, bir şekilde yangın kurbanı oldum. Örneğin, Szentendre’deki evim yandı, Miklós Mészöly ile Budapeşte’de tanıştığım zamandı. Siz buraya gelirken kül olan Krásna Hôrka şatosu yedinci oluyor, yedinin önemine değinmeme gerek yok sanırım. Adımın Slovakya ile bağlantılı olup olmamasına gelince, –Krasznahorkai başka nereye ait olabilir?-  Ailemin bu hikayeyle bağlantısı ise, lütfederseniz, eski ve muhafaza edici bir giz perdesinde kalmaya devam etsin. Yine de bu yanan şato hakkındaki şarkı, ‘Krasznahorka büszke vára/ Krásna Hôrka’nın Gurulu Şatosu’  ve şarkının yazarı Kontes Zichy beni ürpertiyor. Ayrıca, seppuku’nun orijinal Macar versiyonunu, öte dünyada sonsuza dek bu kederli besteyi dinlemeye zorlanacağımı, cezamın bu olacağını daha ciddi düşünmeye başlıyorum.

Kitaplarım kendim hakkında değil,  ben bir düzyazı yazarıyım, saklanmış, lirik bir şair değil. Ayrıca kitaplarımı bilen birinin bir şekilde şeytana ya da sihre inanıyor muyum diye merak etmesi beni dehşete düşürdü. Ben ne kelimelerin ne de sevginin sihirli gücüne inanırım. Kötülük görünmezdir. Eylemlerinde ortaya çıkar, bastırılmış duygularımızda, niyetlerimizde, arzularımızda, karakterlerimizde belirir, insanoğlunun varlığından daha muazzam bir soyut boyuttadır. İşin aslı, kötülük hakkında hiçbir fikrim yok çünkü düşüncelerimizin gerçekliğine uyan bir yapısı yok. Kendisini o ya da bu şekilde adlandırsak bile, kendisi için hangi zamiri kullansak da, yolumuz hep kafa karıştıran bir belirsizliğe çıkıyor.

[László Krasznahorkai’nin macar Thomas Bernhard olduğu yorumu hakkında]

Garip bir söz. Bazen garip düşünmek olabilir değil mi? Hayır. Bu garip bir düşünce değil, hatalı bir düşünce. Çünkü Thomas Bernhard’a göre insanlıkta zerre umut yoktu ve bu nedenle kendi hislerini kamudan saklayamadı. Böylesi bir karşılaştırma tabii ki beni onurlandırıyor fakat yine de karşı çıkmak zorundayım. Kendisini yüzeysel tanıyorum ve gördüğüm kadarıyla tamamen farklı karakterleriz. Yazdıklarımız arasındaki fark ise karakterlerimizden daha da derinde. Bernhard, Almanca edebiyatta dev bir zirve. Kendisiyle sadece Hilbig kıyaslanabilir. O da bu zirveye yaklaşamaz. Hilbig’in dünyası hasta ve tiksindirici, anlaşılmaz ve tek renk. Thomas Bernhard’ınki ise zengin ve muhteşem. Bernhard yüceliği, dehayı, düşüncenin gücünü, insan ruhunun yaratıcı zaferlerini takdir etti. Bunlara gönül düşürdü ve bunlara tutuldu. Bernhard, coşkundu. Yüce olmayan, dehaya uzak düşen her şeyden nefret etmesinin nedeni buydu. Bernhardian özelliğin altını çizmenizin nedeni bu olabilir, fakat Hilbig’in de ruhumda yeri var. Bana kalırsa, hepsi güneşin nasıl doğduğuna bağlı.

Tüm heveskarlığımla tersini dilesem de, Gutenberg tarzı kitapların yok olacağını düşünüyorum. Gutenberg fikri devam edecek. Yazmanın kendisi yok olmayacak. Yazmak tümüyle değişecek bir eylem olduğundan, okumak da değişecek. İnsan düşünmekten vazgeçemez fakat düşüncesini ve bunu gösterme yollarını değiştirir. Bunlar bireysel kararlar değil, hepimizin içinde devinimde olduğu kaos. Düşüncelerimizi farklı şekillerde kurgulayacağız, bu da okuma şeklimizi değiştirecek. Büyük bir değişim. Fakat bu korkumda samimi değilim, bunu görecek kadar yaşamayacağım.

[Kitaplarını “yorgun ve hassaslara, aynı dili konuştuklarına, kabul edilemezler arasında yer almayı reddedip çekilmişlere” adadığı sorusu üzerine]

Kitaplarım onları okuyanların. Herhangi birine niyetlenmiyorum. Dolayısıyla kitaplarımın kimleri hedeflediğinin önemi yok. Fakat aristokratlara, sosyal statülü seçkinlere ait olmadıkları ortada, bunu söyleyebilirim. Seçilmişlere değil, dışarıda bırakılmışlara, yaralandıkları için, savunmasız oldukları için, çok hassas oldukları için dışarıda kalanlara, bu devasa Karma Makinesi’nin dışarı ilk attıkları onlar. Onlara çok müteşekkirim. Onlar olmasa yazmam mümkün olmazdı, onlar, en azından ufak birer parça da olsa, okurlarımda vücut buluyor.

Mihály Vig [1. Mihály Vig: Macar besteci, şair, söz yazarı, gitarist, şarkıcı, oyuncu. Trabant ve Balaton adlı müzik gruplarının kurucularındandır. Ayrıca, Macar yönetmen Béla Tarr’la yaptığı işbirlikleriyle tanınır. Tarr’ın Utazás az Alföldön ve Utolsó hajó adlı kısa filmlerinde rol almış, Sátántangó adlı 450 dakikalık filminde de başrol oynamıştır. Ağırlıkla Béla Tarr’ın olmak üzere birçok filmin müziklerini bestelemiştir.] ile bir gün Pécs’te sokakta yürüyorduk. Ona gençlerin bugünlerde ne kadar ruhani ve entelektüel tavırdan uzak olduğundan şikayet ediyordum. Biz gençken, en azından bazılarımız ya okurdu, ya müzik yapardı ya da resim yapardı. Başka bir değişle, bir şekilde bizleri birbirimize bağlayan bir biçimde herkes bir şeyin arayışındaydı. Bunun bugünlerde öldüğünü söyledim. Mihály bana bakıp yanlış düşündüğümü söyledi. Böyle insanların bugün de aynı sayıda varolduğunu belirtti. Sadece görünür değiller. Oradaki pencereyi işaret etti. O Pécs akşamında, orada bana “O pencerenin ardında şu an birinin oturmadığından nasıl emin olabilirsin? Sadece seninle bir ‘yazar’ diye tanışmak istemiyorlar, meşguller. Bu dünyanın ağırlığını taşıyamıyorlar, bir şekilde başka bir sınavı veriyorlar. Belki bir şeyler yaratıyorlar, belki sadece üzgünler ve bu yüzden ortaya çıkmıyorlar. Üzüntüleri onları bir yere götürüyor. Onları dayanılmaz bir durumdan bakıp dayanabilir bir yeri gösteren boşluğa yönlendiriyor. Veya,” dedi Mihály, “Orada öylece tek başlarına oturup senin ve diğer herkesin kitaplarını okuyorlar.” Söylediklerinden oldukça etkilendim. Belki de hepimizin ne kadar çok istediğimizle yakaladığımızın dışında bir başka perspektif var, hepimiz biriz ve çaresiziz. Bizi o pencerenin ardında okuyan o tek kişiyi arıyoruz. Ve o tek kişi yeterli.