[László Krasznahorkai] – I -Enemek

Berlin

[dropcap size=big]İ[/dropcap]lk kez 1987 yılında şehirde ilk kez uzun vakit geçirdiğim dönemde yakınlık geliştirdim. O zaman Batı Berlin’di ve tüm yaralı ruhlar için bir evdi. Her türden sanatçı, sanatçı olmayı umanlar sürüklenmişti. Aynı barda ve aynı sandalyede oturup kendini kocaman bir ailenin parçası addedebileceğin sanatçılar arasında olmak duygusu güzeldi. Bu bağlar hâlâ sürüyor. Şimdilerde de şehirde uzun vakit geçirmeme rağmen artık iyi hisler beslemiyorum. Bugünlerde işlerini yapmaya değil de satmaya çalışan sanatçılarla dolmuş gözüküyor. Mevzu buysa, burada ya da orada olmanın ne farkı var ki?

Oturup yazmak gibi çalışmak durumum yok. Laptop’a bakıp bir fikir gelsin diye beklemiyorum. Çalışma, edebiyatın bir iş olduğunu farz ederek kafamda başlıyor. Bütün kişisel nedenleri bir tarafa koyarsak, işin doğrusu yazmaya başladığımda zor şartlarda yaşıyordum. Yazı masam yoktu, hiç yalnız kalamıyordum. Bu nedenle cümlelere aklımda başladım ve cümleler işe yarayacak gibi olursa uzatıp, cümle doğal sonuna ulaşana dek eklemeler yaptım. İşte tam o noktada oturup yazdım. Şimdi bile yazma biçimim aynıdır. En olmayacak yerlerde, en olmayacak anlarda. Bir başka deyişle sürekli çalışıyorum. Hepsini aklında yazıyorum. Normal bir düzeltme biçimim de yok çünkü bütün düzeltmeleri zaten aklımda yapmış oluyorum.

Kafka

[László Krasznahorkai] II -  1Kafka okumadığımda, Kafka’yı düşünüyorum. Kafka’yı düşünmediğim anlarda ise onu düşünmeyi özlüyorum. Onu düşünmeyi özlemekle geçen süreden sonra çıkarıp bir Kafka okuyorum. Durum diğer yazarlar için de geçerli: Homeros, Dante, Dostoyevski, Proust, Ezra Pound, Beckett, Thomas Bernhard, Attila József, Sándor Weöres ve Pilinszky… Kafka olmasa, yazamazdım.

Çevirinin avantajları ya da dezavantajlarına değil –yoklardır- tehlikesine dikat çekebilirim. Bana göre, çevrilmiş bir eser artık çevirmenindir, yazarının değil. Yazarın çalışması hikayenin asıl diliyle uyumludur. Çevrilmiş eser ise çevirmenin getirdiği dille örülmüş, bestecinin çevirmen olduğu –az çok birbirlerini andıran aile fertleri gibi- asıl çalışmaya benzeyen yeni bir çalışmadır. Yazar da o noktada sadece bakar ve okur: metin benzerdir, oldukça tanıdık gelmiştir, iyi görünüyorsa mutlu olur, kötü görünüyorsa öfkelenir. War and War’ın gayet kötü bir kitaba dönüşen Almanca çevirisine öfkelenmiştim. Onarmak neredeyse imkansızdı. Kim yeni bir çeviri alırdı ki? Oldukça zordur. Fakat bu örnekten ayrı, her çalışmamın çevirisi beni çok mutlu etti.

Sátántangó, Béla Tarr filmiyle biliniyordu zaten. Başarılı olmasının nedeni yayımlandığı zamanda insanların gerçekten istediği türden bir kitap olmasıydı. İnsanlar yeni bir şeyler aramak için bıkkınlıktan kırılırken dünya hakkında birşeyler söyleyen bir kitap okumak istiyordu. Eğlencenin dışında arayışta olan, yaşamdan kaçmayı değil de, sil baştan tekrar yaşamayı isteyenler, dışarıda bir yaşamın olduğuna, o yaşamın bir parçası olduklarına inanan , varlıklarının acı verici bir güzellik için varolduklarını bilen insanlar. Açıklamam şu ki, büyük bir edebiyatımızı yok, fakat okurların buna ihtiyacı var, bir ilaç ya da hayal görmek değil bahsettiğimf fakat aslında ortada bir ila olmadığını anlatacak birilerine ihtiyaçları var.

[László Krasznahorkai] II -  1[Sátántangó’yu yazmaya başladığı dönem ile 2013 yılı arasında nelerin değiştiği sorusu üzerine] Benzerlik hayret verici. Her şey tamamen değişmiş ve bir yandan da her şey aynı. Hızla akan, çağlayan bir akıntınını yüzeyini düşünün, köpükten bir damla dönüyor ve patlıyor, küçücük başka damlalara dönüşüyor ve sonra küçük bir şekil oluşturup yoluna devam ediyor. Ben ise damlaları izleyip tek bir parça yapmaya uğraşıyorum. İmkansız. Damlama yok. Bir şekilde kendi için aynılığı ve farklılığı baki bir bütün mevcut. Fakat bütün dediğimiz şey, aslında yok. Parçaları da varolmuyor. O zaman neredeyiz? Sürekli değişen bir değişmezlik var. Nefes kesici.

Bir kitaptaki, kurgusal bir yapıttaki dehşet, gerçek dehşetten farklıdır. Kurgu ile gerçeklik arasında kalın bir çizgi vardır. Kitaplarımdaki dehşet, karakterlerim için çok gerçek, dehşet ve dehşetin olasılığı onlar için çok önemli. Kitaplarım disiplinli bir delilikte geçiyor, bu disiplinli delilik bu çalışmaların doğal alanı. Disiplinli deliliğin ise kendi hızı var, kendi hızı karakterlerimin dehşet olasılığını dehşetin kendi sınırına yönlendiriyor.

Kitaplarımda biri karakterlerin ardından konuşuyor, fakat konuşan ben değilim. Kitapları karakterler aracılığıyla konuşmak üzere kullanan bu gizli kişi, kurgudan önce ve her yaratılan düşünceden önce dahi, çılgın,  gözü dönmüş biçimde  konuşuyor ve bu türden bir konuşma noktaya ihtiyaç duymuyor. Duraksamadan, ara vermeden konuşuyor; o çılgın süratiyle sıralıyor kelimeleri – gergin bir atmosferde gündelik hayattaki bir durumu gözlerseniz, insanlar da diğerini ikna etmek için böylesi çılgınlıkla konuşuyor, noktalama işareti kullanmadan, değil mi?

Sátántangó’yu yazarken, seksenlerin başları diyelim, politik herhangi bir okuması olacağı hatta politik bir yansıması olacağı fikri yoktu. Kitaptaki politik mesaj, Sovyet İmmaratorluğu’nun kendisi kadar uzaktı bana. İlgimi çeken tek konu etrafımdaki insanların ben dahil olmak üzere neden bu kadar Macaristan’da yağmur altında neden bu kadar üzgün göründükleriydi. Saçma olacak ama yağmurun altındaki halimizde değişiklik yok. Sovyetler’in yıkılmasından sonra Macarların politik bağımsızlıkla yeni bir ülke kurma şansının ortaya çıkmasından sonra – birçok başka konunun yanında bunu da o anda farkettim ki, asıl sorun şuydu: Eski insanlarla yeniyi nasıl kuracağız? Belki öncesine göre biraz daha az yağmur altındayız, o kadar.

Béla Tarr

Tarr’ın sineması tanışmamız ve birlikte ilk filmi yapmaya başlamamızdan sonra değişti. Bu radikal değişimin nedeni çalışmamın etkisi, özellikle Sátántangó’yu okuyup vizyonumu anlamaya başlaması, düşünceme, tarzıma yaklaşmasıydı. Bütün büyük hikayelerde ve birlikteliklerde, işin akış kaynağı olacak birinin tetikleyici olması gereklidir. Bu durumda o kişi bendim. Bir başka deyişle birlikte yapacağımız filmleri şekillendiren vizyonumdu. Tarr’ın benden önceki filmleri dürüsttü, o filmlerin  güçlü yanı, onları biçimlendiren buydu, benim çok sevmemin nedeni de buydu. Önceki filmlerdeki merkez karakterin tek göreve odaklanmasını seviyordum, o merkez karakterler yalan söylemiyordu, Tarr amatör aktörleri veya kamera önünde işkence yapıp kendilerinden nihayetinde hakikati çekip alacapı oyuncuları işe aldı. 1985 yılında tanıştığımızda Tarr aniden yıllarca umutsuz biçimde neyi aradığını ya da aslında neye ihtiyacı olduğunu fark etti: Birlikte çalışabileceği tek bir yazınsal malzeme, tek bir ihtimal tarz, tek görsel dünya ve dramaturji, tek uyan görsel ritm, diğer bir deyişle sanatçı vizyonu, ruhu ve bedeni. O noktadan sonra her şey aniden kolaylaştı. Ona her şeyi verdim, bütün bildiğimi, bedenimi, ruhumu, gerçekten her şeyimi sundum ve tüm bunlarla, kendisi kesinlikle özgün, bütünüyle otantik sinema, benimkinden farklı bir sanat formu ortaya çıkardı. Ona tüm yüreğimle yardımcı olduktan sonra, geriye ortak çalışmalarımıza baktığımda, sonuçlardan neredeyse memnun olduğumu söyleyeceğim, Tarr sineması gerçekten tahammül gösterebildiğim sinema. Birlikte çalışmalarımızda filmi kimin yaptığına dair görüş ayrılığı hiçbir zaman olmadı, onlara Tarr’ın filmleri dedik. Film festivallerine giden –hâlâ giden ve yaşadığı süre boyunca gidecek olan- Tarr’dır. Tarr’ın gerçekten tacı takması gerekli, onunla çalışan bziler isei özellikle de ben, durumların olması gerektiği yaşanmas ve yüksek ihtimal gelecekte de olması nedeniyle mutluluk duyduk. Tek gerçek var: Tarr’ın sineması – diğerleri, ilham kaynağı, oyuncular, hepsi önemsiz. Film yapmanın hakkaniyetle ilgisi yok, ki o durum da, olması gerektiği gibi.

Unutamadığım şey yarattığımız dünya. Dünyadaki her şey, insanın kendisi dışında eşit ilgide. Bir dağın zirvesinde durup aşağıya vadiye baktığımda, uzaktaki ağaçları gördüğümde, geyikleri, atları ve aşağıdaki nehri gördüğümde, sonra kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda, bulutlara, kuşlara, hepsi mükemmel ve şu an için sihirsel biçimde uyumlu, sonra aniden ve vahşice, görüntüye bir insan giriyor. Dağın tepesindeki görüntü tamamen mahvoluyor. Romanlarımın yapısına gelince daha az keskinim çünkü asla böyle düşünmüyorum. Ancak madem ki ilgilendiniz, tüm diyebileceğim, yapı karar verdiğim değil, karakterlerimin deliliği ve gerginliğinin oluşturduğu bir durum. Arkada konuşan o kişiyi tanıdığım kesin değil, fakat kendisinden korktuğum kesin.