Sapkın Paşa’nın Enfiye Kutusu
Şehr-i Stanbul'da, Ahi Agop’un kahvesinden çıkan Sadık Efendi'den başlayıp Akif Paşa’nın köşkündeki şans meleği Menkibe Hanımcığı'na uzanan bir garip hikayeye dairdir.
“Bana uzaktan bakarsanız, Şeytan olduğumu zannedebilirsiniz
Beni yakından tanırsanız dostunuz olduğumu anlayacaksınız.
Ve yahut tam aksi…”
I: Sadık Efendi’nin Oyunu
- Bırak artık şu oyunu Sadık bak saat kaç oldu, az sonra şafak sökecek bizde sabah ışığının altında, hacının, köpeğin diline düşeceğiz evin kapısını bulalım derken.
- Otur Murtaza bu son el. Kağıtlar dağıtılsın, var mısın yok musun bilelim, sonrasında paşa paşa tutarsın evinin yolunu. Acele etmeyi de kıymet bil, zevcen yatağını soğuk tutmaktan hoşlanmaz , biz bile biliyoruz bunu.
- Bak Sadık kumaşçı dükkanında gelene gidene , komşuya , esnafa iyi edepli adamsındır vesselam , fakat masaya oturunca elin dilin durmuyor. Bu halin de kanıma dokunuyor bilesin. Bunca senelik hukukumuzu bozmayalım seninle, yoksa kapı kapı şehir kadısını aramak zorunda kalırız ahdim olsun.
Bilindiği üzere Şehr-i Stanbul koca imparatorluğun yegane, yeksenak merkeziydi. 3 Kıtaya yayılmış Osman Soyunun çoğaldığı ve cihan-ı aleme dağıldığı pırlanta parçasıydı. Ve bu şehrin paşaları, kadıları, zabitleri olduğu gibi, esnafı, kahvecisi, kumarbazı, tekkedeki serkeşi, izbe sokaklarında bilenen bıçakçısı hatta cinleri, perileri bile olduğu rivayet edilmekteydi.
Kahvede yatsı ezanından beri dönen oyun bir el daha sürdü ve her sabah mahallenin davudi sesli müezzini avludaki eski çeşmenin musluğundan akan soğuk suyunda abdestini alıp, minarenin basamaklarına önce sağ ayağını sürmeden bitti. Kaybeden tabii ki Sadık Efendi idi. Bazen kazandığı da olurdu, lakin kahvehane masasında kaybetmek onun için tükenmez bir uğraş olmuştu. Delikanlılar ve külhanbeyleri, masaya koydukları kehribar tesbihlerini, gümüş hançerlerini ve kakmalı yüzüklerini toplayıp ardından kahveciye gökkubbeden damlayan selamlarını bahşedip mekandan ayrıldılar. Her gece dillerine doladıkları tövbe yeminlerini mırıldanıp, evlerinin ve sabaha karşı uykuya daldıkları hanlarının yolunu tuttular.
Sokaklar akşamın yağmuru ile ıslak ve kaygandı. Sadık Efendi ardına bakmadan Ahi Agop’un kahvesinden çıkmış, usulca tek göz odalı evinin yolunu tutmuştu. Bu bahtsız beyimizin gözü biraz sonra mahallenin öküzböğürten yokuşunu çıkarken sağ yanına düşen tek kat kubbe tavanlı, fakat yerin altında daha kaç odası ve karanlık kuytusu meçhul tekkeye ilişti. Kandil alevinin ışıkları, tekkenin karanlık pencerelerine vuruyordu. Sapkın Dervişler daha inzivaya çekilmemişlerdi. Sessiz gecenin içinde zikirleri ince bir uğultu halinde sokak kaldırımının blok taşlarında yankılanıyordu. Onların uyku nedir bilmedikleri malumunuzdu. Makedon illerinde, Şar dağlarının eteklerinde, geceleri toplanıp bakire kanı içtikleri rivayet edilen balkan vampirlerinden ve yahut azeri topraklarında kendilerini 40 gün 40 gece kızgın demirlere bağlayıp allahın verdiği aciz vucutlarını liğme liğme olana değin kırbaçlayan aczimendi şeyhlerinden daha gözü dönmüş oldukları biliniyordu. Mahallenin bu sokağı, uğursuz itin bile gezmekten tırstığı lanetli bir sokaktı. Onları bu mahallede hangi efendilerin barındırdığı, hangi gizli emelleri uğruna besledikleri ve neden zabitlerin belalarından bile uzak tuttukları meçhule şayandı.
Sadık Efendi kalbindeki allah sevgisine daha sıkı sığınıp, evinden iki sokak beride, Hariciye Katibi Akif Paşa’nın 3 katlı allame köşkü önünde biran duralayıp ciğerlerini yakan derin bir nefes çekti. İçinden birazdan yazacağım duasını okudu ve kendi başına amin diyerek mührünü duasının üzerine bastı.
“Ahh kara gecelerimin ay parçası Menkibe Hanım, yine gelin, her gün gelin şu fakir dükkanıma, size acem kumaşlarımı, şam tüllerimi, mısır firavunlarının süt banyosundan çıkıp kurulandıkları peştamallarımı göstereyim. Hepsini teker teker gül kokulu ayak parmaklarınızın önüne sereyim. Yeter ki peçenizi biraz olsun indirin ve güzel dudaklarınızla bana biran olsun bu bedbahta azıcık gülümseyin.”
Akif Paşa’nın köşkü , Sadık Efendi nazarında bir tür kutsal mabed gibiydi. Bedbaht, kıblesini bu köşk bellemişti. Akşam ezanını takiben kumaşçı dükkanının tezgahına serilmiş yüzlerce çeşit kumaşını toplar,eski yerlerine muntazaman yerleştirirdi. Ardından dükkanın kapısını kapatır, demirden kepengi binbir zahmetle indirir ve kilidi bir karışlık anahtarı ile 3 defa şangırdatarak çevirirdi. Akşam evine yollanır; elini, yüzünü, şişmiş ayaklarını sobada ısıttığı abdest suyu ile yıkar, akşam yemeğini yemeden 2 rekat farzını kılardı. Bu 2 rekat akşam namazını kahvehaneki masada oyunu kazanmak niyeti ile bitirir ve ardından kahvenin yolunu tutardı. Yolu Akif Paşa’nın köşkü önünde düştüğü vakit kafasını belli etmeden yukarı kaldırır, oyundaki yegane şans meleği Menkibe Hanımcığı’nın yüzünü arardı. Menkibe Hanımcığı da köşkün yola bakan cumbalı penceresinin önünde her akşam sofaya kurulup, havlusunun, eşarbının köşesine kandil ışığının altında oyasını titizlikle işleyedururdu.
Ay yüzlü Menkibe Hanım’ın bazı akşamlar pencerede görünmediği oluyordu fakat son 5 akşamdır, ne dinlenme odasında mum ışığı parlıyordu ne de Menkibe Hanım pencerede oturuyordu. Yoksa kendisi bilmeden Hariciye Beyi , zevcesini de yanına alarak mahalleden ayrılmış mıydı? Belki de masada bundan şansı ters dönmüş , kaç gecedir bu bilinmez sebepten ötürü bir tek el olsun bile kazanamıyordu bahtsız Sadık Bey.
Şehr-i Azam’a gün ışığı karşı yakadan hafiften süzülmekte, şehrin uykucu martıları ile dalgın kırlangıç kuşları da yavaştan uyanmakta idiler. Önce cılız kanat çırpışları Arap Camii’nin avlusunda ses buldu ve ardından kırbaç gibi şakıyan kahkahaları şehrin yüksek tepelerinde yankılandı. Çığlıklar balıkla beslenen bu kuşların av vaktinin geldiğinin belirtisiydi. Sabah ayazında altın boynuzun akıntısının tam tersine döndüğü esnada balıkçıl kuşları fezaya doğru kanat açtılar. Haliçten havalanan avcı kuşlar toplu halde boğazın üstünde tur atmakta, aralarından üç, beş tanesi pik yüksekliğine çıktıktan sonra aniden Galata Kulesi’nin sivri tepesinden nişanlanmış birer mermi benzeri hızla boğazın parlayan masmavi sularına dalmaktaydılar. Kanatlarını gövdelerine birleştiren kuşlar, suyun dibine yaklaşık 10 kulaç kala gagalarını açıp, boğazdan , altın boynuza yumurtlamaya gelen veya saklandıkları yuvalarına hep birlikte yüzen balıkları teker teker midelerinin afiyetine sunuyorlardı. Anadolu köyünden , kadim şehre yeni ayak basmış bir adem evladı suyun üzerinde avlanan kuşları kıyıdan rahatlıkla sabah güneşinin altında oynaşan yunus balıklarına benzetebilirdi.
Sadık Efendi yoluna yol kattı, son gücü ile sokağın köşesini döndü ve evinin kapısını buldu. Kapısının önünde kendi halinde dikili iğde ağacının yaprakları rüzgarın ve yağmurun acımasızlığından yerlere dökülmüş, çamurun üstünde bir güzel ezilmişlerdi. Bu soysuz ağaç kökleri topraktan çekilip tepesinden çıkacakmış ve bulutlara kök salmak istiyormuş gibi dikili duruyordu. İçinden mırıldanır gibi, garip iğde ağacının kendinden önce nalları dikeceğini umursamadan geçirdi.
Kapısının önünde mahallenin yağmurda ıslanmış köpekleri bezginlikle uyuyorlardı. Bizim bahtsız Efendi bu hayvanları eskiden beri bilirdi. Bunlar hiçbir vakit uyanık olmamışlardı. Değil bir kedi veya kuş yakalamak, evin köşesine konulan yemek artılarını bile yemek onlar için tarif edilemeyecek bir işkence olmaktaydı. Sadık Efendi usulca evinin kilitli kapısını açtı ve yarı karanlıkta soğuk yatağını koklayarak buldu.
Beşer kendi kokusunu tanır. O da sanki eski bir akrabasıymış gibi kendi kokusu ile sarınmış battaniyesinin altına girdi ve en yakın dostu uykusuna saklandı. Gözlerini kapattığı anda uykusuna dalmıştı. Derin uykusu ona Menkibe Hanım’ın esrarengiz akibetini ve kahvehanedeki bahtsızlığını unutturacaktı. Bu düşüncesi kuşku götürmezdi. Menkibe’nin yokluğunu merak etmiyor değildi. Yegane şans meleği ne zamandır kendisine görünmemişti. Sonunda Sadık Efendi kendisi için sonsuz sayılacak uykusuna yatmış oldu. Bütün şanssızlığı sonsuz sayılabilecek uykusunda yokolurken tek göz evinin hemen dışında bir karga bütün olanlardan habersiz uğursuzca ötüyordu.
II : Köşk ve Sapkın Derviş Tarikatı
I.
Sabah, aydınlık ve kuş sesleri ile cıvıl cıvıldı. Beyazıt ile Eskiçarşının ahir esnafı kepenklerini yeni açıyorlardı. Kepenklerin kilit sesleri bir bir, çarşının arka kapısına düşen at meydanına kadar şakırdıyordu. Sahaf Murtaza gariptir ki o gün erkenden dükkanını açmış , evvel günden aklını kurcalayan eski bir elyazmasını karışık rafların arasında arıyor, lakin ne yazık ki bulamıyordu.
Güneş tepeye varmadan Murtaza’nın dükkanına eski bir dostu teşrif etti. Komiser İhsan, sessizce sahaf dükkanının kapısına zuhur edip, Murtaza’ya selamlarını hediye bahşetti.
- Merhabalar eski dostum , rahatsızlık vermezsem bir köpüklü kahveni içmeye diye uğradım.
İhsan ile Murtaza küçüklükten tanışa gelirlerdi. Murtaza’nın babası sahaf meydanının kahvecisi Emin Efendi’den başkası değildi. Emin Efendi sübyan yaşında Murtaza’yı zamanın ünlü sahafçısı Ahmet Efendi’nin yanına çırak vermiş “Eti senin kemiği benim bu çocuğun beyim, izin ver sana kul olsun köle olsun, yanında ilim öğrensin bu tüyü bitmemiş sübyan” diyerek Murtaza’yı Ahmet Efendi’nin yanına çırak vermişti. İhsan da aynı meydanın asayişinden sorumlu Zabit Yahya Efendi’nin tek oğlu idi. Gel zaman git zaman küçük İhsan, Der Saadet’in Zabit Teşkilatına girmiş ve şimdilerde işbilir bir Hafiye oluvermişti ;
- Sana da aynen merhabalar Komiser Efendi, geç buyur hemen söyleyeyim kahveni , sohbetini özletenlerdensindir sen de . Hayrola artık yolun düşmez oldu buralara.
- Sağolasın Murtaza, yapacak iş çok, nefes aldırmıyorlar bana teşkilatta. Araştıracak, çözecek sürüsüne bereket vukuat var başımın üstünde , eski dostumun yardımına muhtaç kaldım.
- Şayet bir yardımım dokunursa , berhudar olurum İhsan. Senin işlerin Devlet-i Aliye’nin işleridir. Olursa bir yardımım boynum kıldan incedir.
- Sorma Efendi, dün gece çok gizli bir takibin peşindeydim. Sana güvenim bakidir, dostum. O yüzden çekinmeden anlatıyorum başıma gelenleri.
- Hay Yüce Rab, kulağım sende Komiserim.
Güneşin taze ışıkları, meydanın ortasında bulunan çeşmenin kenarında asılı sallanan bakır tasların üzerinden ipince akan su damlaları ile kırılıp parıldarken, Komiser İhsan dün gece başından geçenleri bir bir anlatmaya koyuldu.
Arap Camii’nin olduğu mahalleyi bilirsin. Geçenlerde ahaliden hüsnü niyetli insanlar bizim teşkilata aman deyip, buyurdular. Geceleri keselerinin soyulup , gırtlaklarına hançer çekildiğini lakin bu başıbozuk kişilerin karanlıktan sebeple yüzlerinin belli olmadığını, ismi cismi meçhul bir ızbandut ve uğursuz serseriler olduklarının şüpheye mahal vermediğinden bahis açtılar. Bilirsin, o mahalle Hariciye Katibi Akif Paşa’nın mahallesidir. Aynı vakitte asayişinden de onun adamları mesuldür. Haricinde kimse o mıntıkada ne asayişi talim eder ne de haraca el verir. Bu sebepten ben de az çok Akif Paşa’yı tanıyagelirim. Fazla güvenilir değildir, lakin Devlet-i Humayunun ademidir hakikatta. Şeriat da onun emrinde , Padişahın izin verdiği mühür de beline bağlı kuşağın altında saklıdır.
Bir soluklanmanın ardından , Komiser İhsan duraksamadan hikayesinin kalanını dillendirmeye devam etti. Sahaf Murtaza ise bu esnada mahallede olanlara çokça şaşırmış halde İhsan’ın dediklerinin tek bir kelimesini kaçırmadan dinliyordu.
Evvel gece yatsı ezanına varmadan yek başıma Akif Paşa’nın konağına vardım. Kapıyı tüm gücümle yumrukladım. Bekledim, lakin cevap vermedi. Sonra tekrar yumrukladım. Bu sefer içeriden gelen ayak seslerini duydum. Nihayetinde kapı açıldı. Kapıyı açan, Hariciye Katibi’nin fedailerinden biriydi. Bildiğim kadarıyla sağ kolu olan adem. Izbandut gibi bir herifti. Omuzları geniş, çenesi dışarı doğru çıkık, yüzü Gülhane Parkı’nın duvarı gibi kaskatı ve kıpırtısızdı. Zatımın Devleti Humayun’un Komiseri olduğumu söyleyip, Akif Paşa ile görüşmek maruzatında olduğumu dillendirdim. Ses etmedi, belini hareket ettirmeden, omuzları ile kendi etrafında döndü ve içeri gitti. Tekrar döndüğünde Akif Paşa’nın beni kabul salonunda beklediğini ruhsuz sesi ile iletti.
Sahanlıktan içeri sağ adımımı atıp, besmele ile eşiği aştım. Sahanlık ziyadesiyle karanlık lakin tek bir şamdanla aydınlanıyordu. Izbandut önde , ben arkada, adamın gölgesinin ardında kabul salonuna değin geldik. Akif Efendi sofada oturmuş, ayaklarını altına alıp bağdaş kurmuş vaziyette kahvesini yudumlayarak , keyif çatıyordu. Beni görünce hafiften toparlanıp, fincanı önündeki yuvarlak sehpaya bıraktı ve beni karşısındaki sofaya oturmam için buyur etti.
Paşa’ya Allahın selamını sundum. Kendisi de aynı ağırlıkta cevap verdi ve selamımı iade etti:
- Buyurun Komiser Bey, rahatlığımı mazur görün. Tüm günün yorgunluğunun ardından biraz olsun dinlenmek Hakk’ın bize sunduğu ikramdır.
- Sağolun Paşam. Rahatsız olmayın, deyip gösterdiği koltuğa sakince oturdum.
II.
Akif Paşa, yaşını belli etmeyen bir vucud yapısına sahipti. İnce el bilekleri, bedenini nasıl taşıdığına şaşıracağınız kurbağa gibi bacakları vardı. Lakin yüzünün sureti, kendisi ile konuşurken laflarınızı iki defa düşünmenizi gerektirecek biçimdeydi. İnce çıta gibi , ucu hafiften öne kıvrık bir burnu, çıkık yüz kemikleri ve yüzünden fırlayan, yuvalarında fıldır fıldır dönen , fal taşı misali puslu mavi gözleri vardı. Yanındaki ızbandut bile kendisi ile konuşurken , yutkunup söylediklerini teker teker kafasında sıralayıp Akif Paşa’ya öyle dillendirirdi.
Oturduğu sofada ilk dikkatimi çeken, sol elindeki tuğralı ve kakmalı iki yüzüğü dışında, kakmalı olan küçük parmağına tuğralı yüzüğü ise şehadet parmağına sıkıca geçmiş vaziyette, sofanın hemen üzerinde sağ omuzunun yukarısına doğru duvara bitişik asılı duran, ince kızılcık ağacından kesilmiş ve koyu kızıl bir macun ile cilalanmış uzun sopası idi. Kimbilir neden o sopasını yanından eksik etmiyordu.
- Buyurun Komiser Efendi, kulağım sizdedir, Hayırdır inşallah!.. , deyip yüzünde kuşkulu bir bakış ile birlikte beni dinlemeye koyuldu.
Köşk sessizdi, hem de hiç olmayacak kadar. Sanki dışarıda uçan kuşların kanat sesleri kabul salonunu dolduran tek ses akisiydi. Dış bahçede bir kendini bilmez karga uğursuz sesiyle ötmeye çabalıyordu.
- Efendim , bilirsiniz… Bu günlerde Şehr-i Stanbul huzursuzluk , uğursuzlukla dolup taşıyor. Geceleri bırakın dilencileri, serkeşleri, bıçkınlar yol kesip ahaliyi rahatsız etmeye , mallarına haraç çekmeye başlamışlar. Şehre kargaşa ve korku hakim. Evvel günlerde de bu mahallede bazı meçhul vukuatlar peydah olmuş. Bu mahallenin asayişinden sizin adamlarınızın meshul olduğu Teşkilatımız nezlinde aşikardır, bu sebepten bizim teşkilat da size güveninden ötürü tüm mahallenin huzurunu sizin ve adamlarınızın korumasına havale etmiştir. Lakin gelin görün ki, geceleri mahallede ahaliyi koruyacak kimseye rastlanmamaktadır. Ve hatta eşkal bildirdikleri üzere bazı mahalle sakinleri haraç isteyen ve canlarına kast eden serserilerin, sizin adamlarınızdan olduklarını rivayet ediyorlardır.
Son cümlemi bitirirken, gözlerimi Hariciye Katibinin ızbandut gibi fedaisine çevirip ölü gibi bakan gözlerinin içine değin diktim. Herifçioğlu hafiften tedirginleşip, elinde tuttuğu şamdanı salladı, titreyen alevin altında şamdanın tabağında birikmiş erimiş mum sıvısı yere damladı. Lakin adam hiç istifini bozmayıp şamdanı duvara dayalı koyu gürgen ağacından dolabın üzerine bırakıp Akif Paşa’nın bir kaş hareketi ile arkasını döndü ve gözden kayboldu. Cüssesinin gölgesi bir an olsun odayı karanlığa boğdu, ardından kabul salonu tekrar aydınlandı. Fedai odadan çıktıktan sonra köşkün efendisi bana döndü , ve sözlerini üstüne basa basa söyledi:
- Siz hiç telaş etmeyin Komiserim, bunlar bir kaç çapulcunun münferit azgınlıklarıdır. Hepsinin eşgalini ve seceresini bulur, cezalarını da şeriat usulü keseriz. Teşkilat rahatsız olmasın.
- Öyle diyorsanız öyle diyelim Paşam, lakin bir husus daha var zatımı rahatsızlığa sürükleyen. Mahallede bulunan Tarikattan söz açmaktayım. Şu Arap Tekkesi …, hani Galata’nın hemen arkasında bulunan Arap Camiinin berisindeki Tekke. Haracın içinde onların da olduğu ve bu eşkiyalarla birlikte çalıştıkları malumatımız dahilinde. Bu tarikatın müritlerinin haraçtan gayrı çok daha gizli mevzular ile meşgul olduklarını duyum aldık. …
Ben sözlerimi bitirmeden Akif Efendi alevle parlayan gözleri ile lafımı kesti ve konuşmaya başladı:
- Hiç kuşkunuz olmasın, bahis açtığınız ademler, Arabi Tarikatı olup , alim kişilerdir. Onlar da bu mahalle gibi benim korumam ve gözetimim altındadır. Değil bir vukuat çıkarmak, aksine mahallede gençlere ve ahaliye irfan öğretirler, ulvi insanlardır onlar.
- Arabi Tarikatı dediğiniz ademoğlullarının nedir gizemi, esrarı?
- Onlar Şehr-i Saadette ve Osman Soyu topraklarında asırlardır vardırlar. Hocalarının Hocası Muhyiddin İbn Arabi’nin ehl-i müritleri asırlar öncesinde İber Topraklarından Endülüs Eyaletinden buraya, Afrikanın koca çölünü aşıp , Mısırda kadim yasaları öğrenip , Anadoluyu geçip taa ki Şehr-i Kadim’e değin gelmişlerdir. Onlar, ruhu Saltanatın her daim üzerinde bir ışık olsun Sultan Beyazıt Han’ın zamanında deyyus Aragon Kralının topraklarından kovduğu Endülüslerin kadim sürgünleri olup, Seferadların ardından gelen Alimlerdir. İspanya topraklarından canları uğruna mallarını ve yurtlarını bırakıp terkeden Müdeccenlerdir onlar. Fakat ilimleri ve kadim yasaları beraberlerindedir.Onlar, Halife hazretlerinin ve Şeriat-i İslam’ın kutsal bildirdikleri ermişlerdir.
Paşa , bu sapkın tarikatın gizli kalmış tarihini anlatırken ayağa kalkmış şamdanın üzerinde durduğu dolabın bitişiğine kadar gitmişti. Bedeninin hareketleri sakin olmasına karşın, sesi titremeye başlamıştı. Sözlerini yarıda kesti ve bir vakit olsun bekledi. Devam etmeden önce yüzünü benim durduğum tarafa çevirdi. Şamdanın alevinde gölgelenen sureti bir an olsun , haşa Şeytana yol gösteren iblisin suratını hatırlattı.
- Onlar, hakikati bilen ve koruyan bir topluluktur. Onlar bilir, saklar ve korurlar. Onların kadim yasaları kimsenin bilmediğidir. Onlar Gavur illerinin, Frenk Kralının , İngiliz İmparatorunun ve kafir İspanyolların dahi bilmediklerini bilirler.
Son sözleri bana , Akif Paşa’nın bu sapkın tarikatın kör bir müridi olduğunu anlamama yetip artmıştı. Hiç kuşku kalmamıştı. Bu adam, tüm fedailerini bu tarikatı korumak için görevlendirmişti.
- Anlıyorum dediklerinizi , efendim. Teşekkürlerimi bir borç bilin. Son bir maruzatım daha olacak, biricik zevceniz Menkıbe Hanım köşktedir ümid edersem. Kendisine de izniniz olursa bir kaç önemsiz soru sormak mecburiyetindeyim.
Ne olduysa oldu, Akif Paşa son kez bana doğru döndü , lakin dönerken dolabın üstünde duran çini vazoya kolu çarpıp, vazoyu düşürdü. Güzelim vazo yerde parçalara ayrıldı. Akif Paşa vazonun kırık parçalarına bir anlığına baktı, ardından yüzünü bana doğru çevirip, kalktığı sofaya tekrar oturdu. Yüzü tasa içindeydi.
- Korkarım ki , Menkibe Hanım ile konuşamayacaksınız. Kendisi valide hanımının yanına köyüne gitti birsüreliğine. Azıcık hava değişimi sıhhati için zaruriydi zira.
Paşa kalktığı yere oturduktan sonra gözlerim önce sofanın üzerindeki kızılcık sopasına , ardından kırılan parçaları yere dağılmış vazoya doğru kaydı. Dikkatle ayağa kalkıp, başımın üzerindeki fesi düzelttim. Vazonun olduğu yere doğru seğirttim. Ve yanından ayrılmak maksadı ile, Paşa’nın iznini istedim.
Köşkten çıkmadan vazonun olduğu yerde duraladım. Kabul salonuna girerken vazonun arkasında saklanmış üzeri sedef ile işli bir kutu dikkatimi çekti. Kapağı hafifçe aralıktı. Bu esnada Paşa, fincanda kalmış kahvenin son yudumunu içmiş, telvenin ağzında bıraktığı tadı yoketmesi amacıyla, üzerine koca bardak suyu bir dikişte içmekteydi. Kutunun açık kapağından içine hafifçe göz attım. İçinde beyaz bir toz vardı. Enfiye Kutusuydu sanırsam, lakin rengi enfiye tozundan daha açıkçaydı. Bembeyazdı. Eğildim ve vazonun parçalarını toplamaya başladım. Hemen sol yanımda mahzene inen kapı sıkıca kapalıydı. Kapının eşiğinde ilk bakışta kurumuş mum damlası zannettiğim bir leke vardı. Elimi üzerinde gezdirdim. Ve ardından dudağıma sürdüm. Tam o esnada Paşa bir anlığına ürkütücü sesini yükselterek;
- Merak etmeyin Komiser Efendi, bu mahalenin ve dahi bu kadim şehrin asayişi benden sorulur. Şimdi gönül rahatlığı ile evinize dönebilir, peygamber uykunuza dalabilirsiniz. Dedi.
Teşekkür ederek kapıya kadar yürüdüm. Izbandut fedai ortalıkta görünmüyordu. Lakin dudağımdaki tad mum değil aksine kurumuş tuzlu kan tadıydı. Sessizde köşkü terkettim.
…
Akif Paşa, köşkün kapısının kapanması ile birlikte teşrif salonunun , bahçeye açılan kapısına doğru yürüdü. Kapının dibinde kurumuş toprak parçaları ufalanmıştı. Kapıyı açmadan derin bir nefes doldurdu ciğerlerine. Arka Bahçesinin ıslak zeminine kıpırdamadan bakıyordu. Bahçenin dışında azgın bir köpek uluyordu. Her ne olursa uğursuz karga olanlara aldırış etmeden ötüşmesine devam ediyordu.
![[Futuristika!]](http://www.futuristika.org/wp/wp-content/uploads/2011/08/futuristika-logo-beyaz.png)

