Kültürün evcilleştirilmesi ile tarihin bir dizine dönüşmesi aynı enlemde yürüyüşe çıkmış ikili gibidir. Bu uzun yürüyüşü kenardan izleyen bilim, engelli bir koşucuya benzer. Modernizim ise, kültür, sanat, tarih ve bilimi yeniden tanımlayarak başlar yolculuğuna.

İngiliz şair John Donne, 1611 yılında “Yeni felsefe herkesi şüpheye davet ediyor. Ateşin özü söndü sayılır; güneş kayboldu, dünya da. Ve kimsenin zekası yerini göstermiyor kayıpların.” der aklımıza not düşerken.

John Donne’nın çağdaşı İtalyan filozof ve gökbilimci Giordano Bruno (1548-1600), evrenin sonsuzluğuna vurgu yaparak, mutlak gerçekliğin olmadığını söyler ve dönemin kültürel yaklaşımının ördüğü sert duvara çarpar. 1600 yılında Engizisyon tarafından yargılanıp yakılmadan hemen önce; “Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Karanlık ve aydınlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım.” diyerek güçlü bir nefes bırakmıştır geriye.

John Donne’nın ‘yeni felsefe’ arayışı ile Giordano Bruno’nun ‘cehalet’ vurgusu nasıl açıklanmalı?

Tam burada antropologlara dönelim: Antropologlar, kültürü genel olarak, bir grup insanın bireysel ve toplu yaşamlarını anlamada, düzenlemede ve yapılandırmada kullandıkları bir inançlar ve adetler sistemi olarak yorumlar. Bu nedenle kültürün modüler bir tasarım haline gelmesini modernizmin berduşluğuna vermemeli. Kendini kültürel kodlardan besleyen ve yeniden üreten modernizm, bilinen eski akışkan modellere eklemlenerek yeni ve ‘sıra dışı’ sayılan bir sıradanlığın öyküsüyle dirilir.

Modern çağlarda kültürün önemli bir bölümünü işgal eden sanat, Chin-tao Wu’ nun değimi ile “işletmeleşme” sürecini yaşıyor. Bilim ve edebiyat arasındaki yaman çelişkiyi ilk dillendirenlerden olan C. P. Snow, ‘iki kültür’ olarak tanımladığı süreci edebiyatın kurgusal yaklaşımı ile bilimin deneysel tavrına karşın üçüncü bir kültür arayışına yönelir.

Kültürün kodlarını arayan tüm yaklaşımlar ‘yeni’ bir tanım peşinde koşarak ‘yeni felsefe’ arayışlarını pazara çıkarmaya hazırlanırlar. Karışık ve sarmal yaşamın kültür kazanına düşüp yanmaktan kurtulursanız, yapacağınız ilk iş kendi kazanınızı üretmek olacaktır. Bu yeniden üretim süreci modernizme tersinden bir gönderme yapamayacaksa, ‘yeni felsefe’ arayışının ‘cehalet’ ile olan arkadaşlığı pekişecektir.

Kültürün tanımını, tek kelimeyle ‘biriktirmek’ olarak yapmam kimseyi kızdırmaz umarım. Daha ileri gidip, Giordano Bruno’nun 410 yıl önce yaptığı ‘cehalet’ vurgusu yerine bugün ‘yerleşik kültür’ dersek, kültür avcılarının hedefi olur muyuz?

Hiç kuşkusuz ki, yeni olan gelecekten değil geçmişten çıkacaktır.

Yazıda yer alan sorular, yeni felsefe arayışında olanların cehalete karşı verdikleri yanıtları beklemektedir. Konfüçyüs ile sonlansın; “Uzak geleceğe bir düşünce hasretmezseniz, yaklaştığında güçlük içinde olacaksınız.