Kurosawa II: Savaşırken düş kuran samuray

Uegusa’ya gelecek olursak eğer hayatındaki üçüncü gizli gücü görüyorduk. İlkokul arkadaşı olan Uegusa da Kurosawa kadar kırılgan ve çelimsizdi. Kurosawa ona baktığı zaman kendisini görüyordu ve abisinin ona yaptığı şekilde Uegusa’ya yardım ediyordu. Ona gerek zorlayarak gerek başka şekillerde yardım edince, yardım etmenin daha da ötesinde kendisini de iyi hissediyordu. Arkadaşlıkları bu kadarla sınırlı kalmayan ikili daha sonraları “Subarashiki nichiyobi/Harika bir Pazar” ve “Yoidore tenshi/Sarhoş Melek” filmlerinde birlikte çalışmışlardı.
Abisinin ölümüyle gelirsiz kalan Kurosawa, bir gazete ilanında PCL stüdyosunun yönetmen asistanlığı için açtığı sınavı görünce hemen harekete geçti. Gerçi o güne değin hayallerini hep sahne ve kostüm tasarımcılığı süslüyordu ama fazla seçeneği yoktu. Bir süre filmlerin alt kadrolarında çalıştı. Yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya başlayan Kurosawa, birbiri ardına yazdığı senaryolarla kısa sürede adını duyurur. Tam II.Dünya Savaşı’na denk gelen bu dönemde katı bir sansür vardır. Film bir erkeğin ihanetini anlatıyordu, bu da dönemin Japonya’sında kabul edilir bir olgu değildi. Militarist anlayış herşeye kuşkuyla bakar. Film piyasasına 1936′da senaryo yazarı olarak giren Kurosawa tüm bunlara rağmen ilk filmi olan “Sugata Sanshiro“yu 1943 yılında çekmeyi başarır. 1944′de “The Most Beautiful” filmini yönetti, bir yıl sonrasında da filmin kadın başrol oyuncusu olan Kayo Kato ile evlendi.
Kabuki Tiyatrosu
17. yy da gelişen Kabuki Tiyatrosu ise, aşk-ödev, birey-toplum, toplum-doğa çelişkilerini anlatmaktadır. Kabuki kelime anlamı olarak ka: müzik, bu: dans, ki: yaratıcılık demektir.
Japon sinemasında savaş sonrasının en önemli ismi Akira Kurosawa’dır. “Harika Bir Pazar“, “Sarhoş Melek“, “Kuduz Köpek” adlı üçlemesi, savaş sonrası toplumsal sorunları üstüne yapılmış, ince bir duyarlılık ve etkili bir hümanizma taşıyan çalışmalardır. Sinema endüstrisinin özellikle savaş sonrasında geliştiği Japonya’da, film öyküleri ve anlam tekniği açısından eleştirilerek “Batıcılık”la suçlanmıştır. Bundaki en büyük etken Kurosawa’nın filmlerinde başından beri kendine sorunsal edindiği “ben” temasının işlenmesi ve insan-insan ve insan-doğa ilişkilerini görünürdeki biçimini aşan derinlikli bir boyutla irdelemesiydi. Sadece “ben” diyebilme sorunuyla uğraşmak bile geleneksel doğu toplumunda ayıp sayılmakta ve batıclıkla eş tutulmaktaydı. Kurosawa bütün bu eleştirilere karşı “Ben kendimi dünya yurttaşı sayıyorum” yanıtıyla yetinmişti. Kurosawa geleneklere son derece bağlı bu doğu toplumunda “ben” diyebilmeyi sinemasıyla gerçekleştirebilmiştir. En çok beğenilen “Yedi Samuray” ya da bir diğer adıyla “Kanlı Pirinç” filminde başarı elde etmiş olmasına rağmen samuraylardan birisinin azarlandığını hatırlıyoruz ve hatta başına buyruk hareketlerin ödüllendirilmeyeceği konusunda kendisine çıkışan bir diğer samurayla karşılaşıyoruz. Bir başka filmi olan “İkiru/Yaşamak“da ise parkı yaptırmak için uğraşan memurun hiçe sayılarak bunu bir insanın tek başına yapamayacağından bahsediliyor. Bütün bunlarda Japon toplumunun “ben” kelimesinden çok “biz”i, bireysel başarıların zikredilmesinden çok topluma mal edilmesini görmekteyiz. “Yedi Samuray” Venedik Film Festivali’nden Gümüş Aslan ile dönmüştü. Bu filmde bir başka noktaya dikkat etmek gerekirse de “ben” duygusunun her samurayı tanıtırken onların kişiliklerine özgü farklı müzik çalınmasında bulabiliriz.
öyküleri ve anlam tekniği açısından eleştirilerek “Batıcılık”la suçlanmıştır. Bundaki en büyük etken Kurosawa’nın filmlerinde başından beri kendine sorunsal edindiği “ben” temasının işlenmesi ve insan-insan ve insan-doğa ilişkilerini görünürdeki biçimini aşan derinlikli bir boyutla irdelemesiydi.
Kurosawa’nın filmlerine genel anlamda bakıldığında işlediği konuların; toplumsal gerilim, ruhsal çözümleme, doğa insan ilişkisi, tarihsel olaylara bakış biçiminde olduğu görülür. Ancak tartıştığı temalar çoğunlukla; birey olabilme ve “ben” diyebilme, insanın yaşadığı çelişkiler, yoksul insanlra ve sorunları, politik temalar, insan-doğa ilişkisi, sevgi ve dostluk gibi temalardır. Bütün bunları yaparken filmlerini Japon Kültürü’nden beslemiştir. Bunun dışında etkilendiği bir başka şey ise No Tiyatrosu idi. 16. yüzyılda doğan No Tiyatrosu, kahramanlık ve samuray öykülerinden oluşmaktadır. 17. yy da gelişen Kabuki Tiyatrosu ise, aşk-ödev, birey-toplum, toplum-doğa çelişkilerini anlatmaktadır. Kabuki kelime anlamı olarak ka: müzik, bu: dans, ki: yaratıcılık demektir. Kurosawa No Tiyatrosunun yaratıcısı Zeamini’nin tüm yazılarını okumuştur.
İlk çıkışını 1950′de yönettiği “Rashomon“la yaptı. Film 1951′deki Venedik Film Festivali’nde Büyük Ödülü aldı. 1952′de de En İyi Yabancı Film Oskarını alan “Rashomon”, adını dünyaya duyurduğu ilk film oldu. “Rashomon”u çekmek istediği zamanlarda yönetmen yardımcıları senaryoyu anlamadıklarını söylemişlerdi ve Kurosawa onlara senaryoyu tekrar okumalarını söylemişti. Senaryo gerçeğin bile aslında göreceli bir kavram olduğunu, insanoğlunun değer yargılarına göre şekil değiştirebileceğini vurguluyordu. Bir hikayenin dört kişi tarafından farklı şekilde anlatılmasıyla ilgiliydi film. Siyah beyaz olan bu filmdeki kamera kullanımı tabuları yıkmıştı. Işık gölge oyunları vardı ve kamera ilk kez güneşe çevrilmişti. Film aslında Aktugatava’nın “Ormanın Sıklığında” hikayesinden yola çıkılarak genişletilmişti. “Rashomon”da samuraylık onuru ve kadının alt görülmesi konuları gözümüze çarpmaktadır. Tecavüz sahnesinden sonra kadının artık daha da değersiz olduğunu söyleyen adamın kadını artık istememesi ve daha sonra kadının adamın cesaretiyle ilgili kışkırtıcı sözleri üzerine haydut ile adamın dövüşmeye başlaması buna bir örnek olarak gösterilebilir.
Öykünün yazılış tarihinden her ne kadar Freud’un insanı “id-ego-süperego” olarak üç ayrı katmanda incelediği kuramından eski olsa da, filmi Freudyen bir bakış açısıyla ele almak mümkündü. Ormanda yolculuk etmekte olan samuray ile eşine saldıran haydut hayvansal iç güdüleri ifade eden “id”i; tutkularına karşı gelemeyerek haydut ile birlikte olan kadın “ego”yu; tüm bu olaylar karşısında intihar etmekten başka şansı kalmadığını düşünen samuray ise, vicdani sorumlulukları ifade eden “süperego”yu temsil ediyordu bir bakıma… Ve yine Freud’un başka bir saptamasını da doğruluyordu film; kişi kendi egosunun çıkarları uğruna her türlü kötülüğü yapabilirdi. Sadece bu filmde değil başka filmlerde de Freudyen alt okumalar yapılabiliyordu; “İkiru/Yaşamak” da Freud’a göre insan bir gün öleceğinin bilincinde olan tek varlıktı ve bu nedenle de hayattan beklentileri vardı. Watanabe için de durum aynıydı. Öleceğinin farkına vardığında aslında tüm zamanını bürokratik işlemleri organize ederek geçirdiğini, gerçekten heyecan duyacağı işlere zaman ayıramadığını anlıyor, kenar mahallelerden birinde bir çocuk parkı yapılmasına ön ayak olmaya çalışıyordu. Bu film Berlin Film Festivali’nden “Jüri Özel Ödülü” ile dönmüştü.
Çok az iş çıkardığı 1960′la 70 arası Kurosawa intihara teşebbüs etti. Ölümden dönen yönetmen daha sonra Ruslarla yapılan bir ortak filme imza attı: “Dersu Uzala” (1974), bu filmin yanı sıra 1980′de de hayranı olan Francis Coppola ve George Lucas’ın yardımlarıyla epik bir samuray filmi olan “Kagemusha“yı (1980) yönetti. (Film Cannes Film Festivali’nde büyük ödülü All That Jazz’la paylaştı).
Edit. Notu: “Savaşırken düş kuran samuray”, Pınar İlkiz’in Akira Kurosawa’yı oldukça detaylı incelediği dizinin ikinci yazısıdır.
![[Futuristika!]](http://www.futuristika.org/wp/wp-content/uploads/2011/08/futuristika-logo-beyaz.png)
Görüşler