Kurosawa I: Narin kiraz çiçeklerinden portakal bahçelerine…
Savaş alanında kılıçlarıyla dehşet saçıyor, kelle topluyor ve zafer kazanıyorlardı. Liderleri vahşi görünümlü maskeler ve miğferler kuşanıyordu. Tümü ölmeyi yenilmeye yeğ tutarak yaşadı. Onlar samuraydı; halen zalim kahramanlarıyla barışmaya çalışan bu topraklarda silinmez bir iz bırakmış, Japonya’yı yaklaşık 700 yıl yönetmiş seçkin savaşçı sınıfı. Bütün bu dehşet verici betimlemelere maruz kalan samuraylar kiraz çiçeklerinin narin, geçici güzelliğiyle özdeşleştiriliyordu. Kiraz ağaçları üzerine şiirler yazıyor ve kiraz çiçeklerini izlemek üzere abartılı partiler veriyordu. Sert görünümlü bir samurayın yapısıyla çelişir gibi görünen bu duruma samuraylarla ilgili bir yazının çevirmenliğini yapmış olan Toko Nakase şöyle bir açıklama getirmiştir: “Kiraz çiçeği solana kadar ağaçta kalmaz. En güzel döneminde ağaçtan düşer, aynen samurayın savaşırken öleceğini düşlemesi gibi.”
İşte bu köklü tarihe ve kültüre sahip samurayları beyazperdeye aktaran ise Akira Kurosawa olmuştu. Narin kiraz çiçekleriyle özdeşleşen samurayları anlattığı filmleriyle meşhur olan Kurosawa sinema dünyasındaki gezintisini portakal bahçelerinin renklerinin görkemini destansı bir biçimde anlattığı “Yume/Düşler” ile sonlandırmayı düşünüyordu ama bu filminin üzerine iki film daha çekmişti.
Yojimbo
Kadınların söz hakkına sahip olmadığını gördüğümüz Japon Toplumu’nun özelliklerini taşıyan Kurosawa filmlerinden “Yojimbo”da bizi daha farklı bir kadın figürü karşılamaktadır.
Akira Kurusowa baba tarafından güçlü bir kökene sahip ve Japon kültürünün özelliklerinden sekiz kardeş olmalarına rağmen annesinden veya kız kardeşlerinden hiç bahsedilmeyen biriydi. 23 Mart 1910′da Tokyo’da doğmuştu. Babası bir samuraydı. Toyoma İmparatorluk Akademisini bitirmiş ve aynı zamanda savaş hocalığı yapmaktaydı. Annesi ise bir ev kadınıydı ve Kurosawa’nın kendi yazmış olduğu “Kurbağa Yağı Satıcısı” kitabında da annesinden bahsederken şunu anlatıyordu; Japonlara özgü dinsel bir intihar söz konusu olduğunda yenilecek son yemeğin belli kurallara göre sunulması geleneği mevcuttu ve annesi her seferinde balığı tabağa yanlış yerleştirirdi. “Annelik” bir çok toplumda kutsal sayılmasına rağmen Japon toplumu görüldüğü üzere kadınlara verilebilecek en az değeri veriyordu. Törelerine göre erkek kadından yaşlılar gençlerden üstün sayılırmış. Kadınların söz hakkına sahip olmadığını gördüğümüz Japon Toplumu’nun özelliklerini taşıyan Kurosawa filmlerinden “Yojimbo”da bizi daha farklı bir kadın figürü karşılamaktadır. Zaten bir genelev işletici olan kadın, kocasına kafa tutmakta ve ailenin erkeklerine emir vermektedir. “Kötü”nün de olabildiğince kötü olmasını görüyoruz burda da. Ayrıca “Kanlı Taht” ya da diğer adıyla “Örümceğin Şatosu” filmindeli kadın karakter yine bize kötüyü simgeleyen kocasının aklına giren bir kadın portresi çizmektedir. Zaten bilindiği üzere film bir “Macbeth” uyarlamasıdır.
Kadın erkek hiyerarşisinin dışında Marx Weber’in “İdeal Tip” aile tanımına ve Le Play’in “Kök Aile” tanımını da içinde barındıran bir aile kavramları vardı Japonların; karı-koca, kocanın evlenmemiş çocukları, kocanın büyük oğlu, büyük oğlun karısı ile çocuklarından oluşmuş üç kuşaklık bir ailedir. Görüldüğü üzere kocadan ve kocanın çocuklarından bahsedilmektedir. Erk, söz ve üstünlük sahibi erkektedir. Kapalı ve geleneksel bir toplum olmasının yanı sıra Japon tarihine bakıldığındayazıyı ve sanatı Çin’den, yedi yüz yıllık bir aradan sonra Zen Budizmi, Zen Felsefesi ve Zen Sanatlarını da aynı kaynaktan alan bu ülke, daha sonraları da Batı Kültürü’nden etkilenmiştir. Ancak Japon insanı dışardan alınan bu kültürleri yeniden biçimlendirerek içselleştirir. Japon insanı özellikle Budizm’in de etkisiyle hoş görülü ve anlayışlı ama gerektiğinde son derece katıdır. Bu katılığı yine “Yume/Düşler” filminde küçük çocuğun yaptığı şey yüzünden eve alınmama cezasına çarptırılmasıyla görmekteyiz.
Geleneksel kültürün temeli olan aile ilişkilerinde büyük ölçüde kuralcı ve çoğunlukla geleneklere bağlı yapısıyla dikkat çeker. Japon insanı çok küçük yaşlarda yaşamla tanışmayı ve mücadele etmeyi öğrenmeye başlar, bu da babasının Kuroswaw’nın iyiliğini düşünerek hazırladığı günlük programın nedenini bir nebze olsun anlamamızı kolaylaştırıyor. Küçük yaşlardan itibaren çevresine saygılı ve geleneklerle uyumlu yetiştirilen Japonlar “ben” demeyi adeta ayıp sayarlar. Belki de Japon insanını Batı insanından ayıran en önemli fark ve Kurosawa’nın en çok üzerinde durduğu nokta buydu.
Aile içi ilişkiler böyleyken toplumda da 1868′e kadar süren katı bir kast sistemiyle karşılaşmaktaydık. Samuraylar en üst seviyedeyken en aşağıya doğru onları çiftçiler, zanaatkarlar ve tüccarlar takip ediyordu. Kast dışına çıkmanın yasak olduğu bu dönemde Samuraylar çiftçilik yapamıyorlardı ama çiftçiler kadar maaş alıyorlardı. Tabi bu sadece barış zamanları için geçerliydi. Samuraylar kılıç kullanma imtiyazına sahip tek sınıfı oluşturuyordu. 1868 Meiji reformuyla bütün bu sınıf ayrımları ortadan kalmış olsa bile sınıf atlamak isteyen ama bunun hiç bir yolu olmadığını bilen tüccarlar samuray ailelerine oğullarını kızlarını evlatlık veriyorlar ve bu çocuklar böylece iç güveysi oluyordu. Samuraylar zengin tüccarların paralarından yararlanırken, tüccarların da çocukları bir bakıma kurtulmuş oluyordu. “Kagemusha” da aile yapısı ve hükümdarlık ile ilgili fikir sahibi olmamızı sağlamaktadır. Varis olarak babası yerine küçük bir çocuğun atanması ve çocuğun onlarla büyümüş olmasına rağmen onların kanını taşımıyor olması da Japon kültüründe kast sisteminin tüccarlar tarafından evlatlık sistemiyle bozulmasıyla ilgili bir örnek teşkil ediyor kanımca.
Bunların dışında çocukların yetiştirilmesi konusunda çok katı kurallara sahip olan Japon kültürü bebeğin temizlik eğitimine üç dört aylıkken başlıyordu ve bunun yanı sıra çocuğa verilen eğitimin yaptırımları arasında cin, öcü gibi şeylerle korkutulması ya da gülünç duruma düşürülerek utandırılması tehtidi vardı. “Ağustos’ta Rapsodi” filminde çocukların anlatılan “su perisi”nden korkması ve daha sonra çocuklardan birinin “su perisi” kılığına girdiği zaman çığlıklar içinde kaçmalarının nedenlerini de Japon Kültürü’nün bu özelliğinde arayabiliriz. Bütün bunların ve daha nicelerinin daha sonraki hayatında çocuğa yardımı olacağı düşünülse de şu anda bakıldığı zaman küçük yaşta olan bir çocuk için ağır koşullardı. Kurosawa’nın babası da onun eğitimini annesine bırakmak istemediği için ve Kurosawa çok çelimsiz olduğu için ona günlük bir plan çıkarmıştı. Kurosawa yaşıtlarına göre geç algıladığı için ilkokulda bütün öğrencilerden ayrı bir yere oturtulmuştu ve duygusal mizacını en küçük terslikte göz yaşlarına boğularak ortaya koyuyordu ve bu yüzden “sulugöz” lakabıyla anılıyordu. Babası hem kendisini hem de ruhunu geliştirmesi için hazırladığı bu program onun sabah çok erken evden çıkıp akşam geç saatlerde eve dönmesine neden olsa da bütün bu yapması gerekenlerin arasında kendi isteğiyle yaptığı şeyler de vardı. Babası bu kadar sert görünümlü bir insan olsa da Batı’ya ilgi duyan birisiydi; Babası Japonya’da ilk yüzme havuzunu yaptıran ve batı kaynaklı bir spor olan beyzbolun yaygınlaşmasına katkıda bulunmuş bir insandı. Bütün bu süreç içerisinde daha sonraları hayatındaki üç gizli güç diyeceği insanlarla zaman geçiriyordu.
“Kagemusha” filminin sahip olduğu renklerin ve düş sahnesinin sürreal yapısını destekleyen tablo misali görüntülerin yanı sıra özellikle son dönem filmlerinden olan “Yume/Düşler” filminde bizi tamamen bir renk cümbüşü ve görsellik beklemektedir.
Bunlardan bir tanesi onu bütün koşullarda zorlayarak kişiliğinin gelişmesini sağladığı abisiydi. Kırılgan bir fiziği kadar kırılgan bir yapısı vardı Kurosawa’nın. Liseyi bitirir bitirmez abisinin yanına taşındı. Abisi bir “benshi” idi, sessiz sinema dönemlerinde seyirciye filmi anlatan ve zaman zaman kendi yorumunu da katan kişilere benshi denirdi. Abisi ile birlikte filmlere giderdi ve bu sayede küçük yaşta bir çok klasiği izleme şansına sahip olmuştu. Grfiffith, Vidor, Chaplin, Keaton, Ford ve Renoir’in filmlerini görmüş ve hepsinden çok etkilenmişti. En çok sevdiği ve etkilendiği yönetmenler ise Ford ve Renoir olmuştur. Japonya sessiz sinema döneminden çıkmaya başladığı zaman işsiz kalan abisinin intiharı Kurosawa’yı derinden etkilemişti ve en çok üzüldüğü şeylerden biri de bundan sadece üç yıl sonra yönetmenliğe başlamış olmasını abisinin görememiş olmasıydı. Abisi onu çeşitli koşullarda zorlayarak kişiliğinin gelişmesini sağlamaya çalışmıştı. Zamanında babası gibi ağır gibi gözükse de daha sonraları ona çok güzel meyvelerini veren bir süreç olmuştu. Sadece abisi değil bütün ailesinin sanata düşkün olması Kurosawa’nın sanatsal açıdan zenginleşmesini sağlamıştı. Sinemanın dışında sınıf öğretmeni sayesinde resme olan düşkünlüğü mevcuttu. Tessai, Uroza, Taiga’nın (üç ünlü peyzaj ressamı) yanısıra, Cezanne, Van Gogh gibi usta ressamları beğenmiştir. Daha sonra “Yume/Düşler” filminin “Kargalar” bölümünde Van Gogh’un, doğayı resmetmeye duyduğu aşkı anlatarak, doğanın güzelliğine ve sanatın bu güzelliği yücelten gücüne değiniyordu. Dünya edebiyatından bir sürü eser okumuş olması da etkili olmuştu sinemasında. Filmografisinde çeşitli edebiyat eserlerinin uyarlamalarına da rastlıyorduk. Dostoyevski’nin “Budala”da Shakespear’in “Machbeth” ya da “Kral Lear” da anlattıkları sorunsalları temelden kavrayıp, bu sorunsalların, kültürler farklı olsa da, kendi ülkesinde de varolduğunu sinemasında anlatarak, bu sorunsalların evrenselliğini tartışmıştır. Bu anlamda Kurosawa doğu ile batı arasında kurulan dengenin de temsilcisi olmuştur adeta.
Bir diğer gizli gücü ise Kuroda İlkokulu’ndaki sınıf öğretmeni Seici Taçikiva idi. Resim dersinde ne isterlerse çizebileceklerini söyleyen öğretmenine büyük bir heyecanla çizdiği resmi gösterip daha sonra da tam not alması, onun okuldan nefret etse bile heyecanla okula gitmesini sağlamıştır. Öğretmeni daha sonra okuldan ayrılsa bile, hayatındaki üçüncü gizli güç dediği okul arkadaşı Keinosuke Uegusa ile öğretmenlerini ziyarete gitmişlerdi ve böylece özgür ve yenilikçi şeylere karşı zihinlerini her daim açık tutabilmişlerdi. Sınıf hocasının onu resim konusunda yüreklendirmesi ise filmlerindeki resimsel anlatımın yanı sıra, tek tek filmlerinin story board’larını çizmesine kadar uzanıyordu. “Kagemusha” filminin sahip olduğu renklerin ve düş sahnesinin sürreal yapısını destekleyen tablo misali görüntülerin yanı sıra özellikle son dönem filmlerinden olan “Yume/Düşler” filminde bizi tamamen bir renk cümbüşü ve görsellik beklemektedir. Ayrıca bu filmin sekiz bölümden oluşmasının nedeni Japonya’da yaygın bir din olan Budizm’in bilgeliğe giden yolda ana kurala uyulmasını şart koşmasından ileri geliyordu.
Edit. Notu: “Narin kiraz çiçeklerinden portakal bahçelerine…”, Pınar İlkiz’in Akira Kurosawa’yı oldukça detaylı incelediği dizinin ilk yazısıdır.
![[Futuristika!]](http://www.futuristika.org/wp/wp-content/uploads/2011/08/futuristika-logo-beyaz.png)

Görüş yok