Saçlardan yapılan omletler ve kolları olan koltuklar

Sürrealizm dünyayı yerinden oynatan bir akım olmuştu. Şimdi bu akımın Meksika'da yaşayan son üyesi hayatını, toplu tecavüze uğramasını, bir akıl hastanesinden kaçmak için nasıl camdan atladığını anlatıyor.

Batı’nın en büyük metropolisinde, uyuşturucu savaşlarının ortasında, depremler ve domuz gribi olurken, 92 yaşındaki Leonora Carrington, muşambadan masa örtüsünün üzerindeki bisküvi kutusunu açıyor. İngiltere’nin yaşayan son sürrealisti soruyor: “Biraz daha çay ister misiniz?

…Ticaretle ilgilenmediği sürece herkesin ilginç bir hayatı vardır…

Bronz heykelcikler, Carrington’ın korkutucu ve güçlü hayalgücünün ürünü çocuk boyunda dökme led hırsız misali sanatçının Mexico City’deki evinde saklanıyor. Maskeli bir domuz, şapkaların durduğu raftan size bakıyor. Yarım insan kafatasından yapılma şeyler ise merdiven altından sizi izliyor. Ama Carrington canavarlardan korkmuyor; o bütün hayatı boyunca büyüyle onları çağırdı.

Carrington bir ressam, heykeltraş, simyacı, hayalperest ve 1930′ları kasıp kavuran sürrealizm akımının sevgilisi. Şimdi İngiliz sanat camiasından onlarca yıl uzak kaldıktan sonra, işleri gelecek ay (Eylül 2009) sürrealist kadın sanatçıların bir araya geldiği Anarşinin Melekleri / Angels of Anarchy sergisinde, Manchester Sanat Galerisi’nde sergilenecek.

Çok bereketli geçen 70 yıllık yaratıcılık dolu kariyeri boyunca, benzer imgeler Carrington’ın işlerinde sürekli kendini gösterdi. Kargalara dönüşen hayaletler, kanatlarını açan domuzlar, bir anda kolları beliren koltuklar ve bir uzuv yerine vücudunda kuşlar büyüyen kadınlar. Kimse Carrington’a bu fikirlerin nerden geldiğini ve onun için ne ifade ettiğini bilmez. Carrington da açıklamayı reddeder.

Doğal olarak birçok sanat tarihçisi bunları çözmeye çalıştı. Carrington’ın arkadaşı ve koruyucusu koleksiyoncu Edward James, “Leonora Carrington’ın resimleri sadece boyanmadı. Onlar demlendi. Onlar bazen gecenin bir yarısında bir kazanın üstüne cisimleştirilmiş gibi gözüküyor.” dediğinde çözdüğünü düşünmüştü.

Akıllı, deli ve dik başlı, Carrington sanatı kadar sürreal bir hayat yaşadı. O öyle bir kadın ki, size kendi saçınızla yapılmış bir omlet ikram etmek için iki kere düşünmez. 69 yıl önce, çoktan avangart bir sanatçı olmuş olan 23 yaşındaki Carrington, 46 yaşındaki Max Ernst’in sevgilisi olan Carrington, İspanya’da bir deliler hastanesinden kaçtı. Nazilerden ödü kopmuş ve yarı deli bir şekilde alelacele Meksikalı bir şairle evlendi, bir tekneye atladıkları gibi Avrupa’ya kaçtılar.

O zamandan beri Carrington neredeyse hayatının çoğunu Mexico City’nin sanatçılarının olduğu bölgesindeki üç katlı evinde geçirdi. Yıllar önce evinin ortasına diktiği ağacın dalları şimdi nerdeyse çatıdaki stüdyosunun camlarına değiyor.

Bugün, onun gülümsemesi hala o kadar etkileyici ki, 70 yıl önce Max Ernst’i nasıl büyülediğini anlayabiliyorsunuz. Saçları, her ne kadar şimdi 30 derece dışarı doğru olsa da, düğünündeki gibi toplu ve çok zarif yünlü elbiseler giyiyor. “İngiltere’yi özlüyorum…” diyor Carrington, Earl Grey çayından bir yudum alırken, “Sadece geçmişi özlüyor olsam da.

Carrington, İngiltere’den 1937′de ayrıldığında, sürrealizm, şok edici olarak görülüyordu ve bir yılda üç kral tahta çıkmıştı. “Şimdi kim var?” diye soruyor sanatçı, “Elizabeth? Yeni olmalı.

Carrington, Kral V. George’un hükümdarlığı sırasında doğmuştu. Babası Harold Carrington tekstil işindeydi ve annesi Mairi Moorhead onun içini dışını İrlanda folklorik öğeleriyle doldurmuştu. Ailesi toplum içinde yükselmek isteyen insanlardı ve Carrington bundan ne kadar iğrense de ailesi onu bahçelerde insanlara göstermekten haz alıyordu.

Bize böyle yürümek öğretildi.” diyor Carrington, incecik parmaklarını masa örtüsünün kenarında gezdirirken; “Tek düşünebildiğim başımdaki tacımın ne kadar acıttığıydı.

Sürrealist sanatçı çok erken yaşta resim çizmeye ve boya kullanmaya başladı. “Ailem resim yapmamı umursamazdı. Sanırım bunun beni sokaklardan alıkoyduğunu düşünürlerdi.” diyor muzip bir şekilde. Maalesef ailesinin onu bu konuda yüreklendirirken, resim yapmanın zararsız bir eğlencenin ötesine geçeceğini tahmin edememişti. Carrington 19 yaşına bastığında kendini resme kaptırmıştı.

Kendimi sürrealist olarak düşünmedim. Kendimi hiçbir şey olarak düşünmemeye çalıştım. Hepimizin egosu var, biliyorsunuz.

Londra’da sanat eğitimi alırken Carrington, bir akşam yemeğinde Max Ernst ile tanıştı. Ernst, o zaman 46 yaşındaydı ve ikinci evliliğini yapmıştı, bunun yanı sıra da dünyanın en tanınmış sanatçılarından biriydi. Büyülenmiş bir şekilde Carrington, öfkeli ailesini arkasında bırakarak ve bildiği her şeyi terkederek onunla kaçtı. Çift Paris’e ve Carrington’ın “Sürrealizm’in Müdürü” dediği André Breton’un başını çektiği, aralarında Man Ray, Paul Eluard, Marcel Duchamp ve Joan Miró’nun da olduğu sürrealistler grubunun kalbine yerleşti. Carrington o günleri şöyle hatırlıyor: “Çok fazla parti düzenlenmezdi ama kafelerde buluşup her şeyi tartışırdık.

Genç Carrington, bulduğu her partiye gitmişti. Birinde kendini çıplak bulurken, birinde İngiliz hardalı ile tabanlarının boyandığı oluyordu. Misafirlerine bir gece önce uykularındayken kaflarından kestiği saçlarını kullanarak yaptığı omletlerle meşhur olmuştu. O asla sürrealist olmak için çabalamadı, ama resmettiği fantastik yaratıklar ve canlı mobilyaları hareketin özünü açıklıyordu. “Kendimi sürrealist olarak düşünmedim. Kendimi hiçbir şey olarak düşünmemeye çalıştım. Hepimizin egosu var, biliyorsunuz.” diye anlatıyor durumu.

Paris’teki partiler Ernst’in sinirli eşi Marie-Berthe Aurenche’nin, Carrington ve Ernst’i şehrin dışına kovalayana kadar devam etti. Aşıklar gizlice Fransa’nın güneyindeki Saint Martin D’Ardeche kasabasına kaçtı ve Carrington orada küçük bir çiftlik evi satın aldı. “Ah, Provence…” diyor Carrington, “Ben orada çok mutluydum. Çalıştım, resim yaptım, şarap yaptım.

Paris’ten gelen sürrealist arkadaşlarının rutin hale gelen istilaları dışında huzur dolu bir hayat geçirdiler. Ernst ve Carrington birbirlerinin resmini yaptı, birlikte çalıştı ve birbirleri için alter-ego yarattılar. Ernst’in Loplops’u ve Carrington’ın Rüzgarın Gelini hala eski çiftlik evinde yaşıyor, neyse ki Ernst’in heykeli ön duvarın karşısında. İkilinin yaratıcılığı, Ernst Naziler tarafından toplama kampına alınınca sona erdi.

Carrington aylarca tek başına kaldı, çok nadiren Ernst’e fırça ve boya götürmesine izin veriliyordu. Ernst’in yaşayıp yaşamayacağını bilmeyerek yemek yemeyi kesti. Kusmak için portakal suyu içti ve spazmlarının yaşadığı acıyı azaltmasını umdu.

Fiat marka küçük arabalarıyla Fransa’dan kaçan Parisli arkadaşları tarafından kurtarıldı. Carrington birkaç franka evi bir komşusuna sattı, beslediği kartalını serbest bıraktı ve Madrid’e gitti. “Hitler yüzünden Avrupa’dan ayrılmam gerekiyordu. Naziler sürrealistleri hiç sevmiyordu.” diyor Carrington.

Daha sonra, gayet dürüstçe, Madrid’e giderken yolda gördüğü cesetleri, şehre vardığında askerler tarafından toplu tecavüze uğramasını ve gittikçe delirmesini anlatmıştı. “Siyasi bir karmaşanın ve kavurucu sıcağın ortasında, kendimi Madrid’in dünyanın karnı olduğuna ve bu sindirme organını sağlığına kavuşturmam gerektiğine inandırdım.” diye yazmıştı günlüğüne. Bunun bir kısmını Britanya Büyükelçiliği’nde tercüme ettiğinde, Carrington akıl hastanesine kaldırıldı ve nöbet geçirmesine yol açan Cardiazol’a aşırı dozda maruz kaldı; çıplak ve sarsılmış bir şekilde günlerce yatağa bağlı kaldı.

Haber İngiltere’ye kadar ulaştı ve Carrington’ın ailesi, dadısına bir denizaltıyla giderek kızlarını getirmesini söyledi. Ama onun eve dönmeye hiç niyeti yoktu. Tuvaletin camından çıkarak kaçtı, bir taksi çevirdi ve kafası karışık bir şekilde hayatına şekil verecek kararı aldı. Şoföre, “Beni Meksika Büyükleçiliği’ne götür.” dedi.

Orada Paris’te bir ya da iki kez karşılaştığı Picasso’nun arkadaşı Meksikalı bir şair olan Renato Leduc’u buldu. Leduc ona acıdı ve Carrington Meksika vizesi alabilsin diye ikili evlendi. Çift, New York ve Mexico City’de bir yıl boyunca evlilik hayatını denedi.

Renato birlikte yaşamak için imkansız biriydi.” diyordu Carrington sigarasından bir nefes alırken, “Çıkıp giderdi günlerce de gelmezdi, bana da nereye gittiğini söylemezdi. Ben de biriyle karşılaşana kadar aynısını yaptım.

O birisi Emerico Weisz’di. Daha sonra evlenip iki çocuk yaptığı, basın fotoğrafçısı olan Yahudi bir Macar’dı. Orada Remedios Varo ve Kati Horna gibi sanatçı arkadaşlar edindi. Frida Kahlo’nun bir keresinde “Avrupalı Fahişeler” diye tanımladığı üçlü çok yakınlaştı ve çocukları birlikte büyüdü.

Bütün bu süre boyunca Carrignton stüdyosunda resim yapmaya devam etti. Fransa’da masallardan ve İrlanda kültüründen esinlenerek resmettiği aynı yaratıklara hayaletler, Maya kültürü ve yeni evinin piramitleri de eklendi. Kelt mitolojisinin öğeleri, Tibet Budizmi, Kabbala da onun kazanında kaynıyordu.

1950′lerde Carrington tek kitabı The Hearing Trumpet’e başladı. Bu Nisan’da da (2009) kitaptaki sakallı ve biraz bunamış kahramanı Marian Leatherby gibi 92 yaşına bastı. Onların garip hareketleri ve hayata dair garip düşünceleri garip bir şekilde aynı, sanki Carrington onun geleceğini hep biliyordu.

…Hitler yüzünden Avrupa’dan ayrılmam gerekiyordu. Naziler sürrealistleri hiç sevmiyordu…

Hala yarı dünyada yarı dünyanın dışında yaşıyor. “Zaman ve mekan mevhumumu yitirdim.” derken bir hoşnutsuzluk sezilmiyor sesinde, “Zaman kadar mekanı kaybetmedim. Garip şeyleri hatırlıyorum.

O, duvarlarının dışında ne olduğunu hep çok merak etmişti. Gazeteleri okuyor ve olmayan sağduyusu ile siyaseti anlamaya çalışıyor: “Milyonlarca ve milyonlarca insanın, kendisine “hükümet” diyen, hastalıklı bir beyfendiler toplamına riayet ettiğini anlamak imkansız.” Her hafta dışarda yemek yiyor ve her ne kadar soyut sanat onu ikna edemese de düzenli olarak galeri açılışlarına gidiyor: “Iyk, hep daha da büyüyor sanki. Ben küçük şeyleri severim.

Carrington kendisine bir bisküvi daha alırken, okyanusun diğer tarafında onun profilini bir kademe daha yükseltecek hazırlıklar yapılıyor. Manchester sergisine ek olarak Chichester’deki Pallant House Galerisi gelecek yıl için Carrington, Varo ve Horna’nın işlerinde oluşan bir sergi hazırlığı yapıyor. Bütün bu telaş onu pek de endişelendirmiyor: “Birisi neden benimle ilgilensin ki? Ben sadece yaşlı bir kadınım.

Dünyanın en güçlü hayal güçlerinden birine sahip olması, kuşaklar boyu sanatçılara ilham kaynağı olması ve sürrealizm ile son bağlantı olarak anılmasına rağmen Carrington’da kendi halinde bir mütevazilik var. “Ticaretle ilgilenmediği sürece, herkesin ilginç bir hayatı vardır.” diyor sanatçı.

Anarşinin Melekleri: Kadın Sanatçılar ve Sürrealizm, 26 Eylül 2009′da Manchester Sanat Galerisi‘nde idi. Sürreal Arkadaşlar ise Haziran 2010′da Chichester’de Pallant House’ta açılıyor.

Sürreal kız kardeşler: Leonora’nın “garip” sanatçı arkadaşları

Remedios Varo (1908-1963)

Ressam Varo, Leonora Carrington’ın en yakın arkadaşıydı, onunla Meksika mitolojisini ve gizli saklı şeyleri keşfetti. İspanya’da doğan Varo, hayatının çoğunu Meksika’da geçirdi ve fantastik peri masalı sahneleri ile akıl karıştıran mimari labirentler çizdi.

Lee Miller (1907-1977)

Miller Amerikalı bir model ve fotoğrafçıydı ve mesleğini Man Ray’e çıraklık ederek öğrenmişti. Daha sonra ise Vogue’un ilk ve son savaş fotoğrafçısı oldu. Hitler’in intihar ettiği gece Miller, onu banyosunda fotoğraflanıyordu, asker botlarına Nazi toplama kamplarından bulaşan çamur, Hitler’in yerdeki matını kirletiyordu.

Frida Kahlo (1907-1954)

Meksika doğumlu Kahlo, bir keresinde André Breton kendisine öyle olduğunu söyleyene kadar sürrealist olduğunu bilmediğini söylemişti. Omurgasının arka kısmında gelişim kusuruna bağlı doğuştan olan açıklık, çocuk felci ve bir otobüs kazası yüzünden sorunlar yaşayan Kahlo, otoporte resimlerinde genelde acısını betimliyor. Kahlo, duvar ressamı Diego Rivera ile evlendi ve Leon Trotsky ile çalkantılı bir ilişki yaşadı.

*Röportaj: Rachel Ricard Straus ve Ruth MacLean – Çeviren: Pınar İlkiz

1 Görüş

Görüş bildirin

gerekli

gerekli

şart değil