Kült Neşriyat

[Futuristika! – Barış Yarsel]Şöyle başlayalım: “Yalnızca bir dergi değil, vicdani bir tavır” diye nitelediğiniz Gonzo Corpus namlı avantgard dergiden Kült Neşriyat’a dönüşmek nasıl hasıl oldu? Gonzo Corpus günleri nasıldı?

Kamil Savaş: Yayınevi fikri, Gonzo Corpus kurulmadan çok daha önce de vardı. Ama pek cesaret edemedik. Belki henüz çok genç olmamızdan, belki de tembellikten kalkışmadık. Gonzo Corpus, 2010 yılında Kovanağzı’nda bir apartman dairesinde kuruldu.  Birlikte bir şeyler yapmamız gerektiğini düşünüyorduk. Nihayetinde hiçbir ideolojiye çanak tutmayacak, akademik paradigmaya sıkışıp kalmayacak, objektiflik kaygısı gütmeyen, dahası objektifliğin tamamen karşısında olan -adını Gonzo gazeteciliğinin öznel tarafından alan- ve yazarlar neyi dert ediyorsa, neresinden bakmak istiyorsa, hangi üslubu kullanarak yazmak istiyorsa o üslupla -tamamen öznel- yazılar yazacağı elektronik bir dergi tasarladık. İki sayının ötesine geçer mi diye düşünürken, kısa sürede ve gönüllülük esasıyla bir araya gelen iyi bir ekip tarafından -nitelikli ya da değil- altı sayı ve beraberinde birçok elektronik kitap yayınlanmış oldu. Gonzo Corpus’un istediğimiz noktaya gelip gelmediği, istediğimiz niteliğe ulaşıp ulaşmadığı tartışılır elbette. Ben kendi adıma ulaşamadığını düşünüyorum. Yine de bizim açımızdan çok önemli bir deneyim olduğu kesin. Kült Neşriyat’ın kurulmasına karar verme aşamasında da, kurulma aşamasında da Gonzo Corpus’un etkisi yadsınamaz, yadsınmamalı. Öncelikle, Gonzo Corpus’un bize verdiği cesaret ve Gonzo Cemiyeti’nin teşviki Kült Neşriyat’ın kurulma aşamasında en önemli etkenlerdendir. Kurulmasına karar verildikten sonra, süreci hızlandıran şey ise bilgisine ve fikrine başvurduğumuz herkesin “çok zor bu iş, hiç kalkışmayın” demesi olmuştur.

“Vicdani tavır” meselesine gelince, bu bizim en çok önemsediğimiz konuların başında geliyor. Aslında özeleştiri yapmak gerekirse -ki gerekir- Gonzo Corpus’ta bu vicdani tavrı tam olarak görünür hale getiremediğimizi düşünüyorum. Bu sebeple Kült Neşriyat içinde bu tavır daha belirgin, daha görünür hale gelecek. Zaten başından beri tasarladığımız, etliye sütlüye karışmayan, kitaplarını basıp bunları pazarlamanın yollarını aramaktan başka bir şey yapmayan, kitapları ürün, okuru da müşteri gören bir yayınevi değil; dert edindiği meselelerle ilgili kendine ait fikri olan ve bu fikirleri de samimi, açık bir şekilde paylaşan bir yayınevi olmaktır.

“Nietzsche’yi kızdırmamak lazım. Basacağımız işler, o yaşasaydı, bıyık altından destekleyeceği cesurlukta ve uçuklukta işler olmalı”

Kült Neşriyat, bir yanıyla “Butik yayıncılık” kavramına yakın duruyor. Diğer yandan, yer altı yayın anlayışına da selam veriyor. Sınırlı sayıda basılan, özel tasarım kitaplar “boşluğa yakın duranlar için” birer fetiş nesnesi gibi. Sizin motivasyonunuzun, uyarılmanızın, çabanızın nedenleri nelerdir?

Halil Duranay: Türkiye’de son dönemlerde çok özgün yayınevleri kuruluyor. Hatta tematik yayınevleri de epey öne çıkmaya başladı. ‘Butik yayınevi’ tanımını mainstream işler yapan yayınevleri de kullanıyor. Aslında  pop kitaplar ve best seller işler de sıklıkla butik yayınevlerinden çıkıyor. Biz, kendimize, dar bütçeli bağımsız yayınevi demeyi yeğleriz. Başından  beri ticari bir kaygı olmadı yaptıklarımızda. En basiti, dağıtıcı ağına girmedik. Satış noktalarını biz belirledik ve onlarla birebir bağlantı kurup derdimizi anlattık. Türkiye pazarında ‘gerilla pazarlaması’nı denemeye çalışıyoruz -ya da Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya- Buna rağmen, kısa zaman içinde de bizim düşündüğümüzden çok daha iyi sonuç aldık. Hal böyleyken, kitabın tasarımından kağıdına kadar her konuda hassas davranıyoruz. çıkan iş zaten kısıtlı bir çevreye gidiyor. O halde o işin özel kılınması  gerekiyor. Sınırlı sayıda, numaralandırılarak basılıyor işler ki şimdi olmasa bile ilerde ‘kült’ vasfını yerine getirsin, yayınevi de isminin hakkını versin diye. Motivasyon meselesinde ise biz alıp kütüphanemize koyacaksak o kitap kataloğa giriyor. Bizim okumayacağımız bir iş neden basılsın ki? Bir de Nietzsche’yi kızdırmamak lazım. Basacağımız işler, o yaşasaydı, bıyık altından destekleyeceği cesurlukta ve uçuklukta işler olmalı[ Güler].

‘9cm.’ namlı şiir kitabı güzel bir çalışma. Türkçe şiire de, bu şekilde, yer verme planlarınız var mı? 

K.S,: 9cm. ve ona benzer, hacim olarak küçük kitaplar öteden beri aradığımız, istediğimiz kitaplardı. Çünkü bu tür kitaplarda -özellikle şiir ya da fragmansa bu- metinle kurulan ilişki daha verimli hale geliyor. Böylesi bir durumda -bir süre, ondan kurtulana kadar- o metinle yaşamak, metni bozup yeniden kurmak, onu manipüle etmek, bütünü üzerinde düşünüp onu kendine yontmak, benimsemek, özümsemek, yazarı ortadan kaldırıp tamamen kişisel bir deneyim yaşamak mümkün hale geliyor. Bu yalnızca 9cm. için geçerli değil. Efemeraları da bu şekilde değerlendirmek gerekir.  Bazen beş sayfalık, bazen bir sayfalık, bazen tek fragmanlık, bazen tek şiirlik, bazen tek cümlelik efemera parçalarının yayınlanacak olmasının sebebi de budur. Bazı metinlerin -şiir, fragman ya da her ne ise- yalnızca bir cümle de olsa bu, yeterince düşünülmesi için fırsat ve izin vermek gerekir. Bazı metinlerin, ilgili ya da ilgisiz, sayfalar dolusu yazının arasında kaybolup gitmesine izin vermemek gerekir. Bazı metinlerin kitap olabilmesi için yanına başka metinler eklenmesine gerek yoktur, eklenmemelidir. Bazı metinler, hacim olarak ne kadar küçük olursa olsun, ciltler dolusu kitaba sığmayacak şeyler anlatabilir, sezdirebilir. Çeviri ya da Türkçe; şiir ya da fragman, bu türden ilişki kurulabilecek her metin 9cm. içinde yer alabilir, alacak da.

“Tüm şehri tımarhaneye tıkın. Sevgili kız kardeşler, uluyan tanklar, hermafrodit şarkılar, elmas çölleri, yalnızca tek bir hayatımız olacak ve her gün gördüklerimiz palazlanıp daha da kaypaklaşacak. Sevgili kız kardeşler, Monte Albán'a uzanan teleferikler. Kemerlerinizi sımsıkı bağlayın çünkü cesetler buharlaşacak.”
“Tüm şehri tımarhaneye tıkın. Sevgili kız kardeşler, uluyan tanklar, hermafrodit şarkılar, elmas çölleri, yalnızca tek bir hayatımız olacak ve her gün gördüklerimiz palazlanıp daha da kaypaklaşacak.
Sevgili kız kardeşler, Monte Albán’a uzanan teleferikler. Kemerlerinizi sımsıkı bağlayın çünkü cesetler buharlaşacak.”

“Yazmak, ontolojik farkındalığın en hacimli halidir” mottosu için şunu sormak isteriz: Böyle bir farkındalık, tam da şu zamanlarda, neden gereklidir? Elif  Şafak’ın iki dilde twitter yayını yaptığı günümüzde?

H.D.: İnsan kendi varlığının farkındaysa ve bunu yazarak kanıtlıyorsa, o zaman gerçek varlıklarla replikaları birbirinden ayrıştırmak gerekir. Böyle bir farkındalığın en büyük işlevi de sanırım bu. İlhan Berk, yazmayı “cehennem” olarak görür. Blanchot, ‘Yıkım Yazısı’sında şöyle der: “Yazarın biyografisi öldü, yaşadı ve öldü.” Bataille da Nietzsche için: “Nietzsche kanıyla yazardı” der. Yazma işi madem bu kadar hayati bir mesele, o zaman esas yazıyı safsatadan ayrıştırmak, kendine okur diyenin en büyük vazifesidir. Ustalardan biri, bir gün, muhabbet sırasında bir alıntı -yanılmıyorsam Leibniz’den- yapmıştı: “Bu kadar kitap bizi barbarlığa götürecek.” Şimdi bu lafı anıyorum. Bu kadar safsata ve kağıt israfı, bizi barbarlığa getirdi bile. Herifçioğlu iki kelimeyi bir araya getiremiyor ama Deleuze tartışıyor ve biz bunu eleştiremiyoruz. Hatta saygı duyuyoruz. Romantizme kadar, sanatın en büyük belası olan ‘patronaj sanatı’ da bugün yine sanat ve edebiyatın üzerine çökmüş durumda. Adam gibi işler için ekonomik, dolayısıyla da politik bir vesayete ihtiyaç var. Tabii ki kimseyi suçlayamazsınız. Neticede yazarak, çizerek Türkiye’de bağımsız olarak geçinmek, yaşam sürdürmek imkansız.

21. yüzyılda ontolojik bir mesele yüzünden ölen/ölecek birileri olduğunu düşünüyor musunuz? 

K.S.: Ontolojik mesele yüzünden ölen birine hiçbir çağda rastlanmamıştır ve 21. yüzyılda da rastlanmayacaktır. Çünkü “Ontoloji öldürmez, sakat bırakır.” Ontoloji yüzünden, Nietzsche denli, şakaklarını patlatarak sakat kalan kimse olmamıştır. Nietzsche, ontoloji yüzünden kendisini öylesine sakatlamıştır ki ontik olarak kendini ortadan kaldırmıştır.

Nietzsche kendini öldüremezdi, çünkü ontik olarak varlığına son vermişti. Varolan olarak bir varoluşa değil, varolmayan olarak bir varoluşa sahipti. Salt varoluş. Ölüm ontik bir meseledir, ontolojik değil. özellikle Heidegger’de, yalnızca ontik olanın sonu olarak görülmez. Yaşamın içinde, yaşama dahil, yaşamı etkileyen, düzenleyen bir olgu olarak görülür ve insanın zamansallığına vurgu yapar. Ama yine de burada da insanın ontik varlığının sona ereceğinin farkında olmasının ortaya çıkardığı duygu durumu söz konusudur.

Hiçbir çağda olmadığı gibi bu çağda da ontoloji yüzünden ölecek kimseye rastlamayacağız. Sakat kalacak kimselere rastlar mıyız emin değilim ama Nietzsche denli beynini parçalayacak ve bu yükü sonuna kadar taşıyacak birine rastlayabileceğimizi sanmıyorum. Bu yüzyıl tam ters istikamette ilerliyor: Ontik varlığımızı sonsuza kadar sürdürebilmek için tüm gücümüzle çalışmak, varoluşun ağırlığından da olabildiğince uzağa kaçmalıyız. Dünyaya ait olmak, dünyada kalmak, ontik olarak sonsuzluğa kavuşmak, ölümsüz olmak için çabalıyoruz, koşturuyoruz ve tüketiyoruz. Bütün bu hengamede ontolojik meseleleri unutmuş, ağırlığından kurtulmuş oluyoruz.

Likantropi’de (Halil Duranay, Likantropi : 21. yüzyıl mı? Beytambal Galsın, Kült Neşriyat 2012)  “Varolmak korkunçtur” deniyor. Orta Çağ’da da, Hristiyanlık’ın sistemli baskısının etkisiyle azınlıktaki paganların arasında, inançlarını koruma refleksiyle oluşan kurtlaşma hikayeleri aktarılmıştır. 21. yüzyılda ‘kurda dönüşmek üzere komaya girme’ durumundan yola çıkarak, tüm modern/post-modern geçişlerinin ötesinde, bu çağdan nefreti körükleyen olgular size göre nelerdir? 

H.D.: 20. yüzyıl için korku çağı deniyordu. Neticede iki büyük savaş yaşandı ve insan kitlesel yıkımla bu kadar içiçe geçti. 21. yüzyılda ise durum daha da sapıtmıştır. Kendi kimliğimizi tanımlamakta artık ciddi sıkıntılar çekiyoruz. Yeni çağın eklektik kimlikleri için “kimliğimsiler” demek sanırım en doğru şey. Daha iki ay evvel, yine kıyametin kopacağına bel bağladılar. Tabii ki sonuç yine insanlık trajedisi, hayal kırıklığı. Ben, temel sıkıntıyı modernizm -modernite, modernizasyon hepsi bu tanının içinde kol kola yürüyor- olarak görüyorum. Modernizmin ilerlemecilik mefhumu hala sağ ve toplumun ileriye yönelik hedeflerini biçimlendiriyor. Aslında hiçbir şeyin ilerlediği falan yok. Sürekli yinelgen olarak dönüp dolaşıp aynı çıkmazlara, ayn problemlere varıyoruz. Sonuçta, umut ettikçe, bekledikçe hayal kırıklıklarımız artıyor. Bu da bizi daha ürkek ya da daha saldırgan hale getiriyor. Totalitarizmin her alanda tepemizde olması da bu ürkeklik ve saldırganlığın kaçınılmazlığının bir sonucu. Kurt adama dönüşmek de bu saldırganlığın alegorilerinden biri, bir tür umutsuz direnme fantezisidir.  Huxley’in kehanetinde bulunduğu “Güzel Yeni Dünya” şimdi dimdik karşımızda ve biz onun bir parçasıyız. Bunun için de hepimiz korkuyoruz ve hepimiz saldırıyoruz. Dolayısıyla nefretin körüklenmesi başka aygıtlarca yapılmasına gerek yok, nefret hep bizimle deviniyor. 

“Totalitarizmin her alanda tepemizde olması ürkeklik ve saldırganlığın kaçınılmazlığının bir sonucu. Kurt adama dönüşmek de bu saldırganlığın alegorilerinden biri, bir tür umutsuz direnme fantezisidir”

Kağıtlar başlığı altında efemeralar, kağıtlar ve ayrıca ‘Elektrik Betikleri’ ismiyle yazınsal parçalar duyurdunuz. Bu çalışmalarda okuyucu nelerle karşılacak?

H.D.: Elektrik Betikler altında pdf. ya da e-kitap gibi işlerden ziyade, farklı planlar peşindeyiz.  Dijital fotoğraflar ya da başlı başına bir kitap olacak. Başka dijital ortamlar bu başlığın hedef projeleri. Bu projelerin bir kısmı, sanırım yıl bitmeden, yavaş yavaş okuyucuya ulaştırılacak. Efemeralar da ise farklı boyut ve hacimlerde, özel kağıtlara hazırlanmış yine numaralandırılmış, el yapımı metinler yayınlanacak. Hatta özel cilt ve baskı teknikleri için harekete geçtik bile. Misal ilk baskılar arasında Sabah ve Gece İçin Notlar “Zift Gibi Panfle” adında bir efemera parçası yayınlandı ve sadece yirmi kopyanın on yedi tanesi, müptelasının beğenisine sunuldu. Türkiye’de tabii ki kağıt koleksiyonculuğu uzun yıllardır var ama bizim efemeralar sırf koleksiyon metin yaratmaya odaklı. Neticede dünyada bağımsız yayınevlerinin bir çoğunda efemera yayını yaygın bir uğraş. Umarım Türkiye’de de bu kültürü daha geniş kitlelere yayarız. 

Aram Saroyan’ın ‘Minimal Şiirler’ çevirisi heyecan verici. Her ne kadar artık minimalist şiiri bırakmış olsa da güzel bir okuma sunuyor. Saroyan için Allen Ginsberg’in şiirlerine bakıp “Tembel misin, nesin?” dediği rivayet edilir. Saroyan’ı seçmenizin nedeni neydi? 

H.D.: Saroyan çağdaş şiir için önemli bir figür ve minimal şiirler onun en özgün, deneysel biçiminin sonuçlarıdır. Ginsberg rivayeti doğruysa, iyi ki de tembel davranmış. Saroyan, minimal şiir konsepti dahilinde, özellikle 70’lerde, epey şiir kitabı yayınladı ve bunların bir çoğunun baskısına bugün ulaşmak çok zor. Ama dürüst olmam gerekirse, Saroyan’ı seçmemizin en büyük sebebi, müthiş mütevazı ve gerçekten kendini yazıya adamış bir adam olmasıdır. Kitap için yazışma sürecimizde çok özel bir dostluk kurduk Saroyan’la. Ben Saroyan’ın minimal şiirlerinin çoğunu daha evvel çevirmiştim ve arkadaşlar arasında fotokopi olarak dağıtmıştım. Yayınevi fikri gündemde olduğundan beri de Saroyan mutlaka basılacaklar arasındaydı. Bizim bastığımız Minimal Şiirler, yazdığı bir çok minimal şiir kitabından bir seçkiydi. Ama şunu söylemek lazım, bu kitap Kült’ten çıkan tek Saroyan kitabı olmayacak. Yeni minimal şiir kitapları için Saroyan’la anlaştık bile. Belli aralıklarla Türkçe’ye kazandırılacaklar. 

Oswald de Andrade’den çevrilen ‘Yamyam Manifestosu’nu sonda sormak istedim. Kitap, “Shakespeare yenir mi?” sorusunun cevabını veriyor. Öte yandan nefis bir milliyetçilik ve kolonileşme eleştirisi. Türkiye’nin bir Yamam Manifestosu olsaydı, hangi kavramdan yürümesi gerekirdi? 

H.D.: Türkiye’nin Yamyam Manifestosu yazılacaksa, evvela “iki yüzlülükten” başlaması gerekecek. Çünkü Türkiye’nin en ağır sorunu budur, kendi payıma. Bundan dolayı, birbirine bağlı sosyolojik, ekonomik, kültürel ve politik bulanıklıklar ve çıkmazlar yaşıyoruz. İdeolojik veya pragmatik ne varsa, bireysel ve kollektif olarak, bu iki yüzlülüğü layığıyla yaşıyor. Daha doğrusu artık zemini iki yüzlülük var ediyor. Türkiye’de olan biten konusunda ise sessiz kalan ama huzursuz bir kesim var. Genç adamlar ve kadınlardan söz ediyoruz. Türkiye’nin asıl yamyamları onlar. Tüm bağlardan kendilerini arındırmış, kendi içlerinde ya da kendi çevrelerinde, kendi Türkiye’lerini yaşıyorlar. Ama uyuşmazlık şurada: Bu insanlar ve çoğunluk arasında hatırı sayılır bir uzaklık var ve sanırım bu uzaklık çok da kolay homojen bir birlikteliğe kavuşamayacak. Çünkü iyice ayrışmış durumda. Belki de, burada devreye Futuristika! tayfası, Gonzo Corpus ve diğer kar amacı gütmeyen, düşünce üreten yazı-çizi ekipleri devreye girmeli. İki kutup arasında bir tür ara nokta bulmayı sağlamalılar. Yoksa boşluk daha da büyüyor.

Yayına hazırlananlar neler?

Latin Amerikalı Yeni Dadacılar: Infrarealistler’in kurucu metninden, uzun yıllar gönüllü sürgün olarak İngiltere ve Fransa’da yaşamış Kıbrıs asıllı bir Türk şairin ölmeden evvel yazdığı son şiirlerden, çok kimlikli bir Portekizli şairin ‘insan İsa’nın yeniden çocuk oluşu’ üzerine yazdığı şiirlerden tutun; radikal feminizmin öncü mottosunun dile getirildiği ilk metne, hayatı sefalet içinde geçen ve açlıktan ölen deli bir Rus’un varoluşa meydan okuduğu absürd ve hiççi not defterine, deneysel sinemanın tanrıçasının sinema ve sanatı tartıştığı kitabına, doom müziğin mistik ve dini kökenlerini araştıran bir  incelemeye kadar geniş bir yayına hazırlananlar listemiz var. Şubat ayı içinde yeni kitaplar okuyucuyla buluşacak.

Bunların yanı sıra -şimdilik kısaca İ.E.C. diyelim- Blanchot’nun gölgesinde sürdürdüğümüz yeni bir dergi hazırlığımız var. Onunla ilgili detaylar da sanırım Mart gibi ilan edilecek.

Bütün ontolojik farkındalara selamlarımızla!

Bizden de selamlar.