(4)Hisset:

Karşılamayı yapan savaş-foto muhabiri, yaptığı açıklamaya göre, Kurtz bir savaş- şairiydi ve tüm yargılamalara rağmen asla deli olamazdı; bununla beraber sürekli, çok büyük bir adam olduğunu ve yaptığının asla kelimelerle tarif edilemeyeceğinden bahsediyordu. Bunun yanında durmadan etrafın fotoğraflarını çekiyor ve tarihi kıyametin kayıtlarını tutuyordu.

Mürettabattan olan Şef ise, teknedeyken olaya daha objektif bir yaklaşımda bulundu: “Eskiden şeytani bir yerde öldüğümde ruhumun cennete gitmeyeceğine inanırdım, ama şimdi… siktir; nereye giderse, gitsin umurumda değil; yeter ki burası olmasın.”

Ardından kayıp-adam, Şefe, Lance ile saat 10:00′ a kadar dönmedikleri takdirde hava saldırısı emrini vermesi gerektiğini söyleyerek, Kurtz’ un ‘ağzına’ doğru yürümeye başladı. Işin sonunda ya kendi bataklığından çıkacaktı ya da sonsuza dek orada kalacaktı.

Çok geçmeden kıyametin askerleri tarafından alınıp, Kurtz’ un karşısına; yavaş bir ölüm gibi kokan, sıtma ve kabuslarla dolu olan bir odaya getirildi. Tüm bu yolculuğun sebebi olan Kral, şimdi kendisine yüzünü karanlığa gömen bir cehennemden sesleniyordu; yarı-tanrı imajına bürünerek kendi mitolojisini yaratıyordu: “Gerçek bir özgürlüğün neye benzeyeceğini hiç düşündün mü? Başkalarının ve kendi yargılarından kurtulmak?”

Resim no 11; Kralın başı dünyaya hızla yanaşmakta olan bir göktaşının pürüzsüz tarafını gösteriyor; başını huzur veren bir suyla yıkıyor ve gölgeye vuran kayıp-adamın başı ise bu manzarayı sessizce izliyor.

“Sen bir çıraksın, bakkalın alacağını toplamaya geldin.”

İşte bu sözle, Kral, kayıp-adama, onun ne bir asker ne de bir katil olduğunu söylüyor. Kendisi ise, olacakları tahmin edemediğinden, kendini sessizliğe bırakıyor. Ertesi gün, bir aslan kafesinin içine konup, tutsak ediliyor.

Kurtz’ un metodlarını anladığını veya en azından yaptığı şeye, tüm ruhuyla saygı duyduğunu anlatmaya çalışan savaş-foto muhabirinin, ikinci kez Kralı tanımlaya çalıştığı ve dert yandığı an: “Orada bir şeyler oluyor, adamım. Ne var biliyor musun, senin bilmediğin bir şeyi biliyorum. Adamın kafası yerinde ama ruhu rahatsız; evet. O ölüyor bence, bütün bunlardan da nefret ediyor; eminim. Ama… Bu adam… Yüksek sesle şiir okuyor tamam mı? Ve o ses… ses… Hala hayattasın çünkü seni seviyor. Senin için planları var… Ona yardım edeceksin… Sen edeceksin. Hem o öldüğünde, onun için ne diyecekler? Çünkü o öldüğünde bütün bunlar da bitecek. Bunlar bittiğinde de o ölecek. Arkasından ne diyecekler? İyi bir adamdı mı? Bilge bir adamdı mı? Planları vardı mı? Zekiydi mi? Saçmalık! Onlara gerçeği ben mi anlatacağım; bak bana; Olmaz!.. Sen!”

Bu yakarıştan sonra artık işler her zamankinden daha karanlık ve yorucu olmaya başlıyordu. Bunun en önemli kanıtı, saat 10:00′ u geçtiği için isteksiz şekilde hava saldırısı emrini vermeye hazırlanan Şefin kafasının Kurtz tarafından kesilip, kayıp-adamın kucağına bir bildirge gibi atılması oldu.

Kayıp-adamın benliğini, tüm çekiciliğini yitirmiş şişman bir kadın gibi ezen kabusları, fazlalaşmış ve bir düzenden çıkmıştı.

Bu yüzden, bu imaja uzaktan bakıldığında, yüzü yabancı (uzaylı) bir canlıyı andırıyor. Olayları ne kadar ‘dışardan’ ve acı çekerek izlediğinin görsele taşınmış hali.

Bu esnada Kral, avcuyla hızla yakaladığı sineği bir süre tuttuktan sonra tekrar özgür bırakıyor ve şiir okumasına başlıyor:

“İçleri boş adamlarız
İçleri doldurulmuş adamlarız
Birbirimize yaslanırız
Samanla doldurulmuş kafa parçalarımız.
Heyhat! Kurumuş tınımız,
Birlikte fısıldadığımız
Suskuncadır ve anlamsız
Kuru çimdeki rüzgâr misali
Ya da kırık cam üstündeki
Sıçanların ayaklarıdır kuru mahzenimizde.

Biçimsiz şekil, renksiz gölge,
Kötürüm olmuş güç, devinimsiz el hareketi;
Ölümün öbür Krallığı’na
Geçip gidenler doğrudan bakışlarla…”

Ancak şiir, gazetecenin söze karışması ve diyalektik hakkında demeç vermesiyle bölünüyor: “Adamın söylediklerini anlıyor musun? Bu diyalektik; en temel olan. 1′ den 9′ a, belkiler yok, varsayımlar, ondalıklar yok. Kesirlerle uzaya gidemezsin, uzayda yolculuk yapamazsın. Neyin üstüne ineceksin? Çeyreğin mi? Üç bölü sekizin mi? Buradan Venüs’ e falan gittiğinde ne yapacaksın? Bu diyalektik, bu fizik tamam mı? Diyaletkik mantık der ki, sadece sevgi ve nefret vardır. Birini ya sever ya nefret edersin.”

Kıyametin doğuş esnasında onunla günlerce özgür bir şekilde kaldığı halde, asla ne olacağını tahmin edemediğini öğrendiği anda, aslında Kurtz’ un neler olacağını bildiğini de sezmiş oldu. Buraya gelmeden önce, düşünmüştü; Kralın gözlerinin içine baktığı an onu öldürmesi gerektiğini bilecekti ama gözlerinin içindeki karanlık ölümü kendisinden görmesini engelliyordu; henüz o derece uzaklara bakamıyordu. Ama Kurtz öyle değildi, parçalanmıştı; uzaklara gitmişti; her şeyden çok uzaklara: Ailesinden, kendisinden ve geride bıraktığı askerlerinden. Nha Trang’ daki generallerin verdiği emirleri, o an kendisinin gördüklerini gördükleri takdirde verip vermeyeceklerini merak etti ama düşündü ki, muhtelemen daha da baskıcı olurlardı. Çünkü buradaki durum, herhangi bir askeri hareketten fazlası, herhangi işlenen bir suçun da ötesindeydi. Bu yüzden yapılabilecek tek şey, onu öldürmekti ki bu bile olanları ortadan kaldırmaya yetmeyecekti. Çünkü mesele felsefikti ve felsefe asla ortadan kaldırılamazdı. Ancak üstüne cahil bir şekilde saldırılabilinirdi; tıpkı generallerin kayıp-adamın yapmasını istediği gibi. Belki Kurtz öldürelecekti ancak karanlık var-olmaya devam edecekti.

Kurtz’ un konuşması sırası gelmişti: “Dehşeti gördüm; senin de gördüğün dehşeti. Ama bana katil demeye hakkında yok. Beni öldürmeye hakkın var; bunu yapabilirsin. Ancak beni yargılayamazsın.
Dehşetin.. ne olduğunu bilmeyen.. insanlara, gerekeni kelimelerle tarif etmek imkansız.
Dehşetin bir yüzü var ve onunla dost olmalısın.

Ahlaki şiddet ve dehşet senin dostundur. Eğer değillerse korkulması gereken düşmanlarınıdr; gerçek düşmanlar…

“Özel kuvvetlerde olduğum zamanları hatırlıyorum. Sanki bin asır önceydi.

Birkaç çocuğa aşı yapmak için bir kampa gitmiştik… Çocuk felci aşısını yaptıktan sonra kamptan ayrıldık… Yaşı bir adam ağlayarakbize yetişti… Ağlıyordu; konuşamıyordu. Oraya geri döndük. Kampa gelip bütün aşılı kolları kesmişlerdi. Kesik kolları yığmışlardı… Küçük kollardan oluşan bir yığın…

“Hatırlıyorum da… Aynen bir büyük-anne gibi ağladım… Dişlerimi sökmet istedim; ne yapacğımı bilmiyordum. Ve hatırlamak istiyordum; asla unutmak istemiyorum.

Derken farkına vardım: Sanki alnımdan bir elmas kurşunla vurulmuşum gibi. Sonra düşündüm: Tanrım bu olaydaki deha, böyle bir şeyi yapabilmek için gerekli olan irade: Kusursuz, gerçek, eksiksiz, kristila gibi berrak.

Ve bizden daha güçlü olduklarını farkettim; çünkü buna dayanabiliyorlardı; bu adamlar tüm yürekleriyle savaşıyorlardı. Bu adamlar cani değildi, aileleri vardı ve onları seviyorlardı. Ama aynı zamanda bunu yapabilecek güçleri de vardı.

Eğer böyle altı tümen adamım olsaydı, buradaki sıkıntılarımız biterdi.

Ahlaklı adamların olmalı, hem dürüst olacak, aynı zamanda da, en ilkel, öldürmek için içgüdüleri kullanabilecek olan. Duygusuzca, merhametsizce; yargılamadan; bizi bozguna uğratan yargılarımızdır. Oğlumun yapmaya çalıştığım şeyi anlamayacağından endişeleniyorum ve eğer öldürüleceksem Willard, yaptığım ve yapmaya çalıştığım her şeyin ona anlatmanı istiyorum.”

Kral, son metnini imzalamış ve ‘tahttan indirilme ayini’ için hazırlıklar başlamıştı.

Kayıp-adam, bataklığının çıkışını görüyordu. Orada ve kendisini bekliyordu; ışık kirli ve silikti ancak varlığını tıpkı sönmekte olan bir yıldız gibi hissettiriyordu. Kral da kendisini bekliyordu. Artık karanlığın o ana dek toparlanmış tüm varlığı tek bir noktada birleşecekti ve devasa bir enerjiye dönüşecekti.

Generaller bunu istiyordu; artık zerre kadar umursamasa da, Kurtz bunu istiyordu, en önemlisi, Cangıl bunu istiyordu; emirlerin geldiği asıl merkez de zaten orasıydı.

Son kez dalışa geçti kayıp-adam ve nefesini tutarak yüzeye doğru yol aldı. Bataklıktan çıkmak için sadece bir hakkı vardı ve özgürlüğün kalıcı olması için ‘cinayeti’ gerçekleştirmesi gerekiyordu. Diğer kabile ise kendi bayramını kutluyordu; yaşam çığlık çığlığa devam ediyordu; törenleri için gerekli olan hayvanı bağlamışlardı; birazdan kesecekleri. Ölüm ve doğum paralel şekilde gerçekleşecekti; hiçbir insan zekası böylesine bir oluşumun önüne geçemezdi. Işık göründü; başını çıkardı; özgürlük kendisine Kral’ın yüreğinden çağrı yapıyordu.

Bir kartal imajında dikildi ölümün karşısına:

İçeri sızdı, bekçiyi alt-etti:

Kurtz son kez devletin yargısına saldırıyordu, sonra başını döndü ve ‘değişime’ baktı.

Dıştaki varlıklardan biri, olacakları sezdi ve cinayetin gerçekleşmeden önceki alanına yöneldi.

Kutsal kılıcın darbelerini yedikçe, değişime ve doğuma yer vermek için yok-oluşun içine daha da fazla girdi ve yaklaşmakta olan gök-taşını andıran başı sonunda, dünyaya yeniliği getirmek için yanaşmaktaydı. Barış geliyordu ve bu ancak dışarıdan dehşet verici bir sahne olarak izlenebiliyordu.

Bir yandan bayram devam ediyordu; bunun için gerekli olan hayvanı neşe içinde kurban ediyorlardı. Yine dışarıdan bakınca asla sezilemeyecek olan sevinç ve yaşama olan bağlılık duyguları içlerinde devasalaşıyordu.

Kral, ölümün öbür krallığına geçerken, dehşeti
tekrar hissetti ve bakışlarını sabitledi.

Yeni kral insanların arasına çıkmak için hazırlanıyordu ancak tüm bu değişim, ona o ana dek gördüğü tüm kabuslardan da fazlasını getirmişti; çünkü işin içinde yeniden doğum vardı ve yeni doğum yeni bir güç sağlardı. Yapacağı ilk hamle, yaşamının yeni zamanında güneşin doğuşunu nasıl izleyeceğini belirleyecekti. Dışarı çıktı.

Insanlar, karşısında eğildi; kime baktıklarını çok iyi biliyorlardı çünkü eski kralın ölümü yüreklerine saniye saniye işlenmişti; şimdi ise yenisini selamlıyorlardı. Vereceği emirleri bekliyorlardı. Kendini bulmuş-adam ilk hamlesini yaptı ve silahını bıraktı ve insanlar da ona uydu. Yeni güneşin doğuşu mermilerin ucuz kokuları olmadan karşılanacaktı. Ancak savaş devam edecekti, her zaman ettiği gibi. Tüm düşünceleri ve eylemleri ayakta tutan zıtlık ilkesi varlığını sürdürecekti ancak artık silahlar olmayacaktı.

Insanlarını, cehennemlerinden ayrılıp, cennetlerine taşınmaları için kendi topraklarında bıraktı.

Üstündeki bataklık kokusu artık gitmişti, yargılardan bağımsızdı. Her şey, yargıdan bağımsızdı.
[autoviewer=127,600,800]

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page