(2)Tanı:

Usturanın ucundaki salyangoz gibi kaymak ve sürünmek…

İşte bu, albayı tarafından gizli olarak verilen görevdeki öldürmesi gereken Albay Kurtz’ un tek düşüydü. Herkesin içinde var olan, kırılma noktasını aşmıştı söylendiğine göre; karanlığına gömülmüştü ve insanlık-dışı davranıyordu. Ona ulaşmak için henüz tetiğin beyni yakan sıcaklığıyla samimileşmemiş olan birkaç askerle, savaşı boydan boya bir elektrik kablosu gibi kıvrılarak kat eden, doğrudan Kurtz’e giden bir nehirde yoluculuk yapması gerekecekti. Bu gidişhat üzerinde ölüm artık bir gündelik sıçma işlemine dönüşmüştü; önceki yaşamlarında pazar günleri kiliselerinde kafiyeli dualar eden bu askerler, şimdilerde ahlaklarından ishal olmuşlardı. Ve şehitliği de yeni yetme bir romantiğin ‘dünya barışını benimsediği’ gibi benimsemişlerdi.

Tıpkı onlar gibi bir zamanlar makül bir delikanlı olan Kurtz ise, zeki ve baba yadigarı bir meslek tadında askerlik yaşamında mükemmel bir düzeye ulaşabilecek bir adamken, cephede fiziksel olarak sakat kalmaktansa, ilk önce ruhsal olarak savaşı alt-etmeye kalkışmıştı. İşte bu yüzden silinmesi gerekiyordu; yoksa kısa zaman içinde karanlığın kalbinden elde ettiği güçle tüm nehirlere kan akıtacaktı.

Kayıp adam ise niyahet bataklığını yarıp, bir-çeşit özgürlüğe kavuşabileceği düşüncesiyle görevi kabul etmişti: “Başka ne yapabilirdim ki zaten.”

Ancak o da, bu adamla karşılaştığında ne yapacağını kestiremiyordu, dosyasını okudukça da iyice bir çıkmazın içine giriyordu; böylesine bir asker nasıl olur da cehennemin liderliğine oynardı.

Bomba etkili dalgalarda surf, Wagner müziği eşliğinde psikolojik-savaş yaratısında köy yıkımları, düşman cesetlerinin üzerlerine -ölüm kalitesine göre- bırakılan iskambil kağıtları; Vietnam’ın, savaş disiplinini es geçen imzasını taşıyordu.

Mermi renginde olan kaosun içindeki tüm ‘etlerin’ zihin bölmeleri, aynı mermilerin patlarken ortaya çıkardığı parlaklığın arasında tıpkı bozuk bir koşu bandında koşmaya çalışan insanlar gibi debeleniyorlardı; hiçbir yere varamıyorlardı, ancak çıldırmış komutanlarının verdiği görevler, algılarında titreşimler yaratıyordu; o, öylesine bir adamdı ki, bağırsaklarını bir kapla tutan bir düşmanı takdir edip, ona su vermek isterken, bir anda duyduğu ünlü surfçü Lance’in -kayıpadamın askerlerinden- adıyla her şeyi unutuveriyordu ve en sevdiği koku, sabahları napalm kokusuydu.

Mastürbasyon çağlarının henüz kıvamını koruduğu dönemlerinde, hayatın neşeli bir kısmını görebilmeleri için ordu tarafından gönderilen ve yapay bir samimiyetle kendilerine dans eden playboy kızları, bir süre sonra kendilerinden geçip üstlerine çullanmalarına sebep oldu. Tehlike, kızların apar topar, hazırda duran helikopterlerle gönderilmeleriyle son buldu. Ancak kızlardan birinin yılın güzeli olması sanki yılın savaşına bir göndermeydi; ne de olsa bütün açlıklar tokluğun doruğuna oynuyordu. Buna bağlı tatmin olasılığı da giderek kayboluyordu.

Bunlara rağmen bir süre sonra kayıp-adamın fırsatçılığı, mürettabatına zorda kalan playboy kızlarıyla kısa süreliğine bir cinsel deneyim kazandırmıştı. Dikkat çekici olan, askerlerden Lance -sörfçü olan- kızla birlikte olmak yerine, bir yandan onun içinde gözden kaybolmaya başlayan saflığının anlatısını dinlerken bir yandan da kızın yüzünü kamuflaj renklerine boyuyordu. Bunun tek bir açıklaması vardı; Lance savaşı içine çekmeye başlamıştı. Çok geçmeden tüm ciğerlerine ve gözlemlerine bulaşacaktı.

Tekne, içindeki geleceğin tedirgin edici vizyonu altında ezilen algılarla birlikte, kendini savaş dahil hiçbir konuda tekrarlamayan nehrin üzerinde akarken, bir yandan da metallerden oluşan gövdesiyle, bu çelimsiz ruhlara korunak oluyordu.

Gece, güneşin dikkatini batıdaki sorunsuz huzur bölgelerine çekerken, doğudaki mekan için bombalardan bir şölen hazırladı.

Beynine asidi işleyen Lance ise, çoktan gerçeği sanrıyla harmanlayarak kendine bir karnaval hazırlamıştı. Tekneden yayılan kurtuluş sinyallerine, ışığa tıpkı karşı cinstenmiş gibi yapışan sinek ve böceklerin duygusunda koşuşturan askerler, ona, karnavalda gördüğü her şeyi denemeye kalkan çocukları anımsatıyordu. Ve kulaklarının arasında, masumane çocukluğundan kalan tüm o neşeli sesler çınlıyordu. Belki de askerlerin yöneldiği, tekne değil; etrafı kendi dünyasında daha çok tanıdıkça, gözlerinde büyüyen parıltıydı.

İzleyicinin sürekli gözü önünde olan, kayıp-adam ise, biçare şekilde, ancak en derinlerde anlam kazanan bakışlarıyla bombaların tecavüz ettiği köprüyü izliyordu.

Ortamı, dünyanın kıç deliği olarak tanımlayan o bir asker, kendisine seslendiğinde, orada tanınıyor olmaktan ürpermiş olsa da, asker olduğunu anımsadığında tekrardan görevini hatırlamıştı. Duyguları artık iyice, şap karıştırılmış bir yemeğe benziyordu.

Özellikle Lance, gösterişli bir askere dönüşmüş kişiliğiyle, kendisini yapay eğlencenin içine koyduğunda, devasa bir yaşamın merkezinden çıkan ve yüzlerini birkaç saniyelik aralarla kesen ışık hüzmeleri çoktan devreye girmiş ve bu kalabalık kadrodaki yerini almıştı. Patlamalar, bağırtılar, eğlence görünümlü siperler ve birçok detay kendisini eğlendiriyordu. Karnavalların vazgeçilmezi olan, oyunların başındaki teşvik edici adamın sesi ise birçok yerden geliyordu.

Ardından dalışa geçtikleri siperde, gitar solosu ortamı kısa süreliğine psikadelik bir konser havasına soktu. Az ötede olan, artık düşman kavramından uzaklamış ve bir intikam yaratığına dönüşmüş olan çekik gözlü adam, kırık İngilizcesiyle küfür ediyordu. Ve işte o sırada, müzik dinmiş, kayıp-adam ışık hüzmelerinin etkisi altında, bir kararır, bir aydınlanırken, yabancının varlığını topraktan silmek için bir ‘savaş peygamberi’ çağrılmıştı:

Hedefin varlığı, o ana dek ilk başta vatansever bir duyguda olan ama öldürdüklerinin sayısı, birlikte olduğu kadınların sayısını katlayınca, ruhunda açılan yaradan çok daha yakındı. Öyle ki yabancının ettiği tüm küfürler sanki kendi düşüncelerinden yükseliyordu. Depresif tanrısından aldığı kutsal füzeyi, silahına yerleştirdi ve arkadaşlarının başındaki ağrıyı dindirdi.

İçindeki isyan, artık dudaklarında sadece gülümseme olarak beliriyordu. Ancak kayıp-adam çok iyi biliyordu; mermilerin toprakta yağmurdan daha çok görüldüğü bir sahnede, askerin kahkahasındaki acı, hiçbir romantik şairin duygusuyla kıyaslanamazdı.

Bundan sonra anlamak için ilerleyecekti; hissediyordu, kendisiyle beraber diğer adamlar da kırılma noktasına yaklaşıyordu.

Yine de tek gerçek, ileride onu bekleyen ölümcül ‘Kral’ Kurtz’dü. Bir şekilde devrilmesi gerekiyordu… Bir şekilde.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page