(1)Gör:

Henüz kameranın ötesindeyken başlayan, filme hazırlanış süreci:

Görüntü, kayıp adam için karanlık tarafından bir çilingir disiplininde hazırlandı.

Anahtarın oturması gereken delik, yavşak bir bataklık gibi kendine gelen bu sıcak metalı karşılayıp, onu yozlaşan duygularına paralel şekilde yavaşça içine gömdü. Belirsizliğin içinde hayvanların ilkellik ve katıksızlık ile -ikisi de aynı yargının evlatlarıdır- tanrısal bir sarhoşlukta avlanan sesleri, hala kulakları olduğunu sandığı duyu organlarını acı duymasını sağlayarak gıdıklıyordu. Ve işte tam bu sırada, tüm mitolojilerin yegane düşü olan Dev-Yılan, belirsizliği bakire bir vajinayı deler gibi geçti ve arkasında, tüm bu boşluğun ortadan kaldırdığı yer çekimine yenik düşen kan baloncuklarını özgür bırakarak yaklaştı.

Ağzını açtı: Saf, renk cümbüşü, ayin yöneticisi ve güneşin ailesi -yıldızları, onlardan doğmamız için doğuran kendisidir-; ve kayıp adamı Son’ dan sonra gelen ve sadece krallığa bakmaya yeltenebilen insanların yürüdüğü patika için hazırladı. Düş, odaya alevle taşındı.

Kayıt:

Napalm bombalarının gösterişli düşüşleri, dünyasal cehennemin aydınlığını adamın derinliğinde tazelerken, helikopterler vermeleri gereken huzursal serinlikten öte, anıları daha da kızıştırarak, bir sonraki çıldırış için ortamın gerginliğini artırıyorlardı. Palmiye ağaçları, öldürdüğü düşmanların esnasında başka bir boyuta gönderilen çocukluk anıları gibi yanıyordu. Geçmişinin neşeli detaylara sahip anlarını da aynı yangında yitiriyordu. Mavi gözleri, saçından akan teri cangılda yağan bir yağmur gibi nitelendiriyordu.
Tavandaki pervane ise otel odasındaki bir nesneden çok, acının betimlemesi olmayı üstleniyordu.

Viski, bir arının iğnesine benzeyen melankolinin kokusunu taşıyordu içinde; acılarında rahatsız edici şişikler meydana getiriyordu. Çevrede, hiçbir şey sadece genel-geçer kavramıyla ‘ruhlanmıyordu’. Ancak karısının hayatındaki varlığı, boşanma kağıdını gördüğü zaman ki kadar sahte olmamıştı.
Güneş, parlaklığıyla onu rahatsız edip uyandırıyor ve bir hiçliklike karşılaşmasını sağlıyordu. Bu hiçlik ise tıpkı büyük-küçük balık mücadelesinde olduğu gibi, onu daha büyük bir hiçliğin içine doğru çekiyordu; ve hücrelerine tecavüz etmesi için azgın sülükler gönderiyordu.

Bazı şeyler savaştan önce ve bazı şeyler ise savaştan sonraydı; bu ikisinin arasındaki zaman ayrılığı, aslanın avının üstüne atlamasıyla, dişlerini boynuna geçirmesi arasındaki fark gibiydi; bu mesafe, doğanın, basit insan beyninde gezinen en yüksek dozdaki felsefeyi bile zorlanmadan parçalayabileceği, o karanlık dişlerinin boyutundaydı. Bunun ötesinde tüm gizli-güzelliğiyle kaos vardı.

Duvarların içi, cepheden dönerken paçasına yapışmış olan askerlerin hayaletleriyle doluydu. Kendisini bırakmayan bu çekik gözlü lanetliler, duvarları kendi karakerinin boğuculuğunda daha fazla acı çeksin diye üstüne itiyorlardı.

Cangılın çağırısı, becerilmeyi arzulayan savaşma dürtüsü, yumuşamış ve şiddetin yokluğundan zayıf kalmış bir bünye için tek çare, aynadaki çirkin yansımayı doğaçlama bir danstan doğan yumrukla kırıp, ormandaki törene katılmaktı.

Kısa bir sunum olarak beliren kan, bakışlarında ‘Dracula’ nın söylemiyle ara-sıra unuttuğu yaşamı hatırlattı ve ağlamaya başladı.

İyimserliği çağırıştıran çarşaf ise üstüne püskürttüğü düşüncelerle lekelenmişti.

Hiçbir oda-hizmetçisi ne kadar uğraşırsa uğraşsın, artık beyazlığın içine işleyen kanın özündeki felsefeyi çıkartamazdı.

İşte şimdi tüm altyapı hazırlanmış ve ruhsal bataklıktan çıkış için, evrene bildirge gönderilmişti.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page