‘Eleven a.m.’, 1926, Edward Hopper

‘Birden karşıma, lambasıyla ‘bir oda’ çıkıverdi, neredeyse içimde elle yoklayabileceğim bir oda. O anda odanın bir köşesiydim, ne var ki, pencerenin kepenkleri varlığımın farkına varıp kapandı. [1] Rilke

Evin veya odanın sınırlayıcı tanımlarında ilk göze çarpanın kapatma unsuru olduğu göz önüne alındığında,[2] Rilke’nin şikayetinde haklı olduğu iddia edilebilir. Çünkü bireyin kılıfı olan mekan, sınır olgusunu üretir. Bu metinde bahsedilen anlamda ise sınır, ‘mahremiyet’ olgusunun belirleyicisidir. Oda veya iç mekan, bünyesine bireyi kabul ettiğinde, kendi mahremini de üretmiş olur. Çünkü  mekan, kişiye, kişi de mekana dönüşmüştür.

Mekan, kişiyi–kişi de mekanı-  temsil ederken, ikisi de yeniden icat edilir. İcat edilmiş insan ve mekan adeta birbirinin içine geçmiştir.

‘Biz onların içinde olduğumuz ölçüde onlar da bizim içimizdedir.’[3]

O halde, özellikle de modern insanın ‘kendine ait bir oda’ya ihtiyaç duyması oldukça doğaldır. Çünkü modern insan-yalnız, hiçbir sisteme bağlı olmak istemeyen insandır. Sığınabileceği, kaçabileceği tek yer, varlık/mekan, artık (…) bir ev, daha somut, yatak odasıdır.[4]

Peki ya kadın? Modern dünyayla birlikte konuşulmaya başlanan kadın, evin de ana bileşenidir. Çünkü neredeyse tarihin başlangıcından beri eve aittir, ona yakıştırılmıştır. Ayrıca evin içindedir. Ev de –kişileştirilecek olunursa- içindekini kabullenmiştir, onu saklamıştır. Kadının saklanmışlığı ise, onu premodern dünyada ‘görünür-görünmez’ kılar. Yani görmek isteyene ‘görünür’, başını çevirene ise ‘görünmez’. Oysa kadınlık, saklanmamaya, korunmamaya bağlıdır. Kapı açılıp, kadınlık koruma altında bir uğraş olmaktan çıkarılmalıdır.[5]

‘Düşsel planda kadın son derece önemlidir; gerçek yaşamda ise tümüyle önemsiz.’[6]

Kadın, düşsel planda son derece önemlidir çünkü herhangi bir erkek yazarın metninin olmazsa olmazıdır. Gerçek yaşamda ise görünmezliğinden mütevellit önemsiz olduğu ileri sürülür-dü. Tam da bu noktada, Virginia Woolf,  kadının ‘olmayışına’ ve ne koşullarda var olabileceğine değinir.[7] Belli ki bu yüzden Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sı, (1928) yazılmasının üzerinden hatırı sayılır bir zaman geçmesine rağmen modern dünyada etkili olmaya devam etmektedir.

Erkeklerin sorduğu ‘Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız’ sorusunu cevaplayan ‘Kendine Ait Bir Oda’ aracılığıyla, Woolf, kadınlar için –daha doğrusu yazmaları için- bir oda ve yeterli gelir ister. Bu araştırma kapsamında üzerinde durulacak istek ise yazma ve ‘kendine ait bir oda’ olgusudur.

İnsanların kendilerini ifade etmek için yazmak istedikleri kabul edilip hareket edildiğinde, yazmak için gerekli mekan arzusu ortaya çıkar. Peki insan neden yazmak için kendisine ait bir oda arar? Bu arayışın nedeni muhtemelen ‘dışarı’ya (dış dünyaya) yabancılaşma isteğidir. Çünkü yazmak, aslen yabancılaşmaktır. İnsan, -burada kadından bahsediyorum- yazmak için kendisine bile yabancı olmak ister. Kadının kılıfı olan iç mekan da bunu sağlar. Oda, kişiyi zamandan ve kendisinden ayırıp onu özgür kılar.

Ya kendine ait bir oda edinme lüksü olmayan biri… Odası olmayan, mahremiyetine müdahale edilmiş kişi, yalnız kalmak, dışarıyı ve başkalarını duymamak için geceyi bekler. Sessizliği bekler. Belli ki çoğu kişinin ilhamla özdeşleştirdiği gecenin yaptığı tek şey, ‘diğerlerinin’ uyumasını beklemektir. Anlaşılan o ki, ‘küçük ölüm’ uyku, konuşmayı sekteye uğrattığından potansiyel yazara şans tanır. Bahsi geçen potansiyel yazarlar ise, elbette ki kadınlardır. Ataerkil toplumların ‘odasız’ veya ‘odalarını’ paylaşmak zorunda kalan kadınları, bu koşullarda yazabilir mi? Woolf perspektifinden bakıldığında bu durum epey sorunlu gözükmekte. Çünkü Woolf’a göre, mahremiyeti korunmayan bireyin yazması ya da ‘dişi Shakespeare’ olması pek mümkün değil.[8]

Bu imkansızlığın yarattığı sorulardan biri de, kadın yazmıyorsa ne yapıyor sorusudur. Bu sorunun görselleştirilerek açıklanması ise Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sından yola çıkarak hareket eden iki genç kadın sanatçı -Gözde Başkent ve Hatice Karadağ- sayesinde mümkün.

Gözde Başkent, ‘Kendine Ait Bir Oda’ sergisi

‘Resim gözümde, ama ben, resmin içindeyim.’[9]

Lacan terminolojisindeki bu cümle, Başkent ve Karadağ’ın eserlerindeki kadının rolünü açıklar nitelikte. Temsilin saf bir kimlik yanılsaması olabileceği gerçeği[10] göz ardı edilirse, Woolf algısında kadının, bu iki sanatçının yapıtlarında temsil edildiğini kabul etmek mümkün olabilir.

Kadınlığın bir uğraş olma durumunun şimdi bile hala geçerliliğini koruması, kadınlık uğraşının makinelerinin (ütü, dikiş makinesi) sanatçıların ‘iş’lerinde yer almasıyla karşılık bulur.

Hatice Karadağ, Kendine Ait Bir Oda sergisi
Hatice Karadağ, Kendine Ait Bir Oda sergisi

Özellikle Karadağ’ın kadın-emek-kapitalizm kavramlarını irdeleyen çalışmalarında[11] domestik hayat bileşenleri iyice açığa çıkar. Karadağ’ın çalışmalarında, kadınların yüzlerinin olmayışı ise, kadının görünmezliğine yapılan bir vurgu niteliğindedir. Ancak Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sını yol haritası olarak kabul eden sanatçılar, salt bu sergi aracılığıyla bile kadını görünür kılmakta.

Daire Sanat Galerisinin, iki ‘oda’ vererek ağırladığı sanatçılar, kadını, emeği, domestik yaşam araçlarını, domestik yaşamı (evi) kompozisyonlarında kullanarak Virginia Woolf okuyucusuna ‘Kendine Ait Bir Oda’ sunuyor. Bu sayede, okuyucu, ‘gösteren’ (sanatçılar) aracılığıyla ‘gören’ konumuna geçmekte. Woolf’un ruhu bile duymadan yapılan bu gösteri, okuyucudaki skopofili arzusunu ortaya çıkarıp, onu adeta ‘Arka Pencere’[12] aktörüne dönüştürür.

Arka Pencere filminden bir sahne

Arka Pencere aktörüne dönüşen okuyucu-izleyici artık Woolf metninin izdüşümünün betimlenişini ya da yeni bir izdüşüm yaratımını kavrayacaktır. Sanatçıların bu görselleştirme tutumuyla, okuyucuyu zorla izleyiciye dönüştürdüğü ya da hayal gücünden alıkoyduğu söylenilebilir. Ancak bu pek de haklı bir eleştiri olmayacaktır. Çünkü mekan –burada bahsedildiği anlamda, ‘oda’- yaşamaya kararlıdır, gösterilse de gösterilmese de…

Hatice Karadağ-Gözde Başkent, Kendine Ait Bir Oda sergisi

[1]Gaston Bachelard, Uzamın Poetikası, (Çev. Alp Tümertekin), (İstanbul, İthaki Yayınları), 2008

[2] Hande Tulum, ‘Seyfi Arkan Mimarlığında Modernliğin Örtülü/Örtük İmgesi Olarak “ Ev”: “Yitik Yuva” Dan “Konut” A  Geçiş(Genlik)Ler,’ yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2012

[3] Gaston Bachelard, Uzamın Poetikası, (Çev. Alp Tümertekin), (İstanbul, İthaki Yayınları), 2008

[4]  Serol Teber / Homo Sapiens’in Kendine Mekan Arayışı Serüven, Bir Anatomi Dersi: Ev, Cogito, 18,  (İstanbul, YKY) 1999

[5] Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda, (Çev. Suğra Öncü), (İstanbul, İletişim Yayınları), 2012

[6] Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda, (Çev. Suğra Öncü), (İstanbul, İletişim Yayınları), 2012

[7] Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda, (Çev. Suğra Öncü), (İstanbul, İletişim Yayınları), 2012

[8] Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda, (Çev. Suğra Öncü), (İstanbul, İletişim Yayınları), 2012

[9] Slavoj Zizek, Ahir Zamanlarda Yaşarken, (İstanbul, Metis), 2012

[10] Bülent Tanju, ‘İstanbullaşmak’ Sergisi, Salt, 2011

[11]“Kendine Ait Bir Oda” Sergisi 20 Eylül-20 Ekim Arası Daire Galeri’de, Http://Bantmag.Com/News/?P=18351

[12] Arka Pencere,  Skopofili Yaratımı Açısından İkonik Bir Filmdir ; Jeffries (James Stewart) Ayağını Kıran Bir Muhabiridir. Sıkıntıdan Komşularını Fotoğraf Makinesi İle İzlemeye Başlar Ve Zamanla İnsanları İzlemek Tek Eğlencesi Olur.

[13] Sergi, Daire Sanat’ta 20Ekim’e Kadar Sürdü.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page