Yalnız bir avuç lav serinletir dilimi
Ve bir tutam dikenle yenilenecek midem

– Yarım kalmış bir şiirden

Yakın tarihinde çeşitli “insan haksızlıkları” durumlarıyla karşılaşan ve günümüzde varlıklarını umulmayan -veya umulan- anlarda tekrar belli eden, nitelik olarak birbirine benzer bu tip problemlere kerelerce muhatap bir toplumuz. Birikimleri darbeler, krizler ve üzerlerinde hala tartışılan toplumsal facialarla sık sık darmadağın edilmiş bir toplumun kaderine dair yadırganması abes, doğal bir sonuç bu.

Bu sonuçların öncesi ve sonrasına dair kafa yoran çeşitli yazar, araştırmacı ve akademisyenler tarafından kriz dönemlerindeki çatlaklık durumları irdelendi. Azımsanmayacak miktarda araştırma, edebi eser, sinema ve belgesel filmleri hazırlanmış olsa da bu yapıtlar, ortak hafızasını acılara yurt etmekten korkan yığınların içindeki dünyayı hakkıyla titretemedi. Bunu bir duyarsızlık ya da ortak hafızasını bir acı mezarlığı yapmaktan kaçınma, umursamama yoluyla gelişimlerine devam etme eğilimi olarak tanımlayabiliriz. Peki, bu çıkarım sadece bizim toplumumuzun yaklaşımına mı dair ya da bu eğilimler sadece insanımızın yüreğinde mi filizleniyor? Elbette hayır…

Gözlerimizi dünya üzerinde gezdirdiğimizde toplumların genelinin bu utanç mühürleri karşısında duyulanlara dair tepkilerin pek farklı olmadığını görüyoruz. Bu durumun kılavuzluğunu yapansa yalın bir tutarlılık ve itinalı bir tahlil düzleminde kendini okutan, sarsıcılığıyla alanındaki en önemlilerden olan Kate Millett’in, “Zulüm Politikaları” adlı eseri.

Kitapla üzerine yazılmış bir makale ya da “insan haksızlıkları” meselesine emeğini ve zekâsını yoğunlaştırmış bir arkadaşımın tavsiyesiyle ulaşmadım. Kitap, kitapyurdu’ndan –amiyane tabirle- ucuz kitap düşürme çabalarımın herhangi birinin ardından elime geçti. Herhalde pek dikkat çekmediğinden yayınevinin (Metis) sarı etiket (kelepir) listesine girmişti. Elbette daha önce tecrit, hapishane ve işkenceye dair bazı filmler izleyip, bazı edebi eserler okumuştum ama asıl çarpıcı olup sarsıntısını hissetmem gerekenler sinema ve edebiyatın akıcı sürükleyiciliğinde kaynayıp gitmişti.

Oysa Millett’in araştırmacılığındaki tahlil yeteneği kitaba daha ilk sayfalarda okuyucuyu empatiye zorlayan bir şuur katmış. Kitabın atmosferi etrafınızda soluklanmaya başlar başlamaz sayfalar iki güçlü el gibi yakanıza sarılıyor. Soljenitsin’in “İlk Çember”inin kahramanı İnnokenti Volodin’in kapkara macerasıyla Stalin diktatörlüğünün telaşını paylaşıyoruz.

Primo Levi “Bunlar da insan mı?” adlı tokadıyla Nazi kamp düzeninin utanç verici acımasızlığını bir avuç demir eriyiği yapıp yüzümüze akıtıyor. Henri Alleg’in başına gelenler; “Medeniyet’in beşiği!” Fransa’nın, Cezayir savaşı buhranıyla ne kadar barbarlaşabildiğini gözler önüne seriyor. Ardından Anglosakson ırkçılığının İrlanda ve Güney Afrika’da ne kadar cüretkârlaştığını görüp “Guantanamo ve Ebu Gureyb” kültürünün kökenlerinin nerede olduğunu acıyla kavrıyoruz.

Fransız askerleri ve öldürdükleri Cezayirli direnişçiler
Sarsıcı bir empatinin hediyesi bu kavrayış bize ne öğretiyor peki, Kate Millett’in çabası neye mal oluyor? Zulümle tahakkümün, bir ideoloji ya da bir rejim meselesinden çok daha ayrı bir şey olduğunu öğreten kitapta, gücü eline almışların, hukuk ve toplumsal kontrolle terbiye edilmedikleri zaman kendi toplumlarının ve dünyanın başına ne gibi işler açacaklarını kanlı canlı örnekleriyle görüyoruz.

Eğer vatandaşlık erklerinizi, şuurunuzu, aklınızı, tarihinizi ve geleceğinizi güç sarhoşu olmuş bir diktatör ve onun oligarklarına verdiğinizde koruyuculuğuna sığındığınız hukukun nasıl anlamını kaybedip bir benlik öğütecine dönüştüğüne şaşıyorsunuz.

Başroldekilerin isimleri bazen Hitler, bazen Stalin olurken, bazen de karşımıza “kirli dünyada en medeni” olduğunu iddia eden bir devletin ismi karşımıza dikiliyor. Zulüm araçları dünyanın farklı bölgelerinde ve farklı toplumlarında boy gösterse de hepsinin karanlığı aynı ölçüde ürküntü veriyor. Zulmün bayrağının rengi olmadığına dair bilimsel bir ispat adeta bu kitap; insan şuuruna yerleştirilen soyut bir uyarı çipi…

Eğer bu ve benzer çipleri “anlamak istemezliğin” alacakaranlığına sokarsak tanrı kılıklı canavarların bizim ve diğerlerinin yavrularını nasıl yediğini görüyor, tarihin nasıl rezil bir kemik çöplüğü haline geldiğini anlayarak utanıyoruz.

En garibi de şu. Bu gün Irak’ta, Çin’de, Afrika’da aynı zulmün bir devlet politikası hakkında devam ettiğinin farkındalığı üzerimizde ve bir parçasını paylaştığınız yeryüzünde, özdeş benliğe sahip olduğumuz başkalarının bu acıları hak edecek neler yapmış olduklarını düşünüyoruz. Şu anda birileri gulaglarda, kamplarda modern teknolojinin kendilerine sunmuş olduğu olanakları eline almış acımasız sorguçların karşısında, alçalıştan başka bir anlamı olmayan uğursuz bir işkenceye hazırlanıyor. Belki bu kitabın en büyük kazanımı verdiği bu şuur… Kendinizi kitabın içindeki kafeslerde hissederken, özgürlük ve yaşanasılığın kıymetini unutmuşlar için minik bir meblaya büyük bir sarsıntıyla yenileniyorsunuz.

Yeryüzünde daha çok zulmedilip, bunlar üzerine daha çok kitap yazılacak. Önemli olan bir insan olarak bu zulmün varlığından hicap duyup, kendinizin ve toplumunuzun bu zulme giden yolları kapama çabasını unutmamamız gerektiğini aklımızdan çıkarmamak.

Karakterler o kadar canlı ki… Zulüm politikaları bireyin her an bir İnnokenti ya da Henri Alleg haline gelebileceğini öğretmesiyle güzel.