Futuristika: Kaos ve sinema hakkında: Güzide Futuristika! yazarı Barış Safran, “Kaos ve Sinema” başlıklı yazı dizisinin üçüncü bölümünde sinema ve şeytan ilişkisine yakından bakmaya devam ediyor. Yazar, yine sinema üzerinden çıktığımız yolculuğa kitaplardaki şeytanlardan başlıyor ve bizi Hollywood semalarına Shakespeare’in replikleriyle taşıyor. Milton’ın davasından Arkadaşım Şeytan’la Mazhar Alanson ve arkadaşlarına selam ediyoruz ve tabi ıslak Prag sokaklarında ille de Goethe, ille de Faust! Her arşivde yerini bulması gereken bir inceleme daha… “Öyleyse kaos her şeydir…”

Her ne kadar, “kaos ve şeytan” ilişkisi dendiğinde ilk akla gelen “Laplace’in Şeytanı” olsa da, yazı dizimizin önceki bölümünü okuyanlar, arada kurulabilecek bağlantıların çok daha ufuk açıcı olabileceğini hatırlayacaklardır. Laplace’in Şeytan’ı, sabırsızlıkla beklediğimiz ve henüz filmi çekilmemiş olmasına rağmen burada bahsetmekten kaçınmayacağımız Adam Fawer’ın Olasılıksız adlı çok satan romanının da ana temasını oluşturur. Laplace’in deterministik düşüncesine göre, eğer evrende herhangi belirli bir andaki mevcut tüm koşulları –bu anı başlangıç olarak kabul ettiğimizde- bilebilecek bir canlı olsaydı, etki-tepki prensibi sonucu ve neden-sonuç ilişkisi gereği gelecekte olacakları da bilebilirdi. Zira kaotik davranışın gözlemlenebildiği doğrusal olmayan dinamik bir sistem zamana-bağlı değişkenler arasındaki ilişkilerin doğrusal olmadığı bir sistemdir. Bu sistemler üç tip dengeye sahiptirler. Bir yandan, bir değişim sonrası değişkenlerin etkisini azaltan negatif geribildirimlerle sistem yönlendirildiğinde, bu sistem her zaman başlangıç konumuna gelir. Bu, ilk tür dengedir: İstikrar.

Diğer yandan, sistem, değişkenlerinden birisinde yapılan özgün değişimi güçlendiren pozitif geri bildirimlerle yönlendirildiğinde, küçük değişiklikler katlanarak büyüyerek patlama noktasına gelirler. Patlama noktasına gelmiş bir istikrarsızlık durumunda, sistemin nerede tam bir çöküşe gideceğini tahmin etmek güçtür. Bu ikinci tip dengedir: Patlayıcı istikrarsızlık.

Son olarak, birbirleriyle çekişen etkilerin, yani “başlangıç değişimini destekleme ve istikrarsızlığı artırma eğiliminde olan pozitif geribildirimlerle, orijinal değişikliği azaltan ve istikrarlığı artırma eğiliminde olan negatif geribildirimlerin”, aynı anda var oldukları durumlarda, yeni ilginç bir durumla karşılaşırız. İlk olarak, sistem zamandan bağımsız istikrarlı bir dengeye ulaşabilir. Ayrıca sistemin dönemsel olarak önceki pozisyonuna geri geldiği dönemsel bir stabilite (istikrar) de görebiliriz.

Son olarak, sistem davranışını daha karmaşık bir durumda bulabiliriz. Bir tarafta, davranış tamamen kararsız olabilir ve kararlı bir gürültü yaratabilir. Diğer bir taraftan ise garip çekici olarak adlandırılan garip biçimli bir yüzeyin içinde yer alabilir. Bu durumda, başlangıçtaki şartlara hassas bir bağımlılık vardır, yani başlangıçtaki küçük bir değişimin beklenmedik ve önemli bir etkisi olabilir.

Bu nedenle (başlangıç koşullarına hassas bağımlılık nedeniyle), doğrusal olmayan dinamik sistemlerin hareketi, uzun dönemde tahmin edilemez. Bu davranışın kaotik olduğu söylenir. Bu söz konusu kaos durumu aynı zamanda sınırlı istikrarsızlık olarak adlandırılır. Buna karşılık Laplace’in varsayımı, tüm koşulların belirlenmesi imkânsız olduğundan tamamen teorik olsa da, en azından teoride bugüne ait tüm bilgiye sahip olan ve gelecekte olacakları öngörebilen işte bu tanrımsı canlı, zamanla Laplace’in Şeytan’ı olarak anılmaya başlanmıştır.

Bir bilim insanı olarak determinizm ve öngörülebilirlik üzerine, teorik ve biraz da spekülatif bir varsayım öne sürerken şeytan sahibi olan Laplace’in düşüncesinde determinizm ile öngörülebilirliğin aynı şey oluşu ve evrendeki her şeyin belirlenebilir olması, bilimsel kurallardan ziyade dinsel alın yazısı ifadesini anımsatmaktadır. Çağrışımlara gebe bir başka durum da, geleceği öngörebilen şeytanın Laplace’in başına kalması durumunun, on yedinci yüzyılda, Kutsal Kitap’ın Yaradılış bölümünü ve insanın cennetten kovuluşunu yeniden yazan John Milton’u hatırlatmasıdır.

Hatırlayacağımız gibi, her ne kadar yazar, “Yitirilen Cennet” adlı kitabın giriş bölümünde “Tanrı’nın insanları cezalandırmakla iyi bir şey yaptığını savunmayı amaçladığını” söylese de; birçok şair ve eleştirmen, Tanrı’nın neredeyse kötü kahramana dönüştüğü bu büyük yapıtta Milton’ın gerçekte Şeytan’dan ve kaostan yana olduğunu ileri sürmüştür. Buradan da anlaşılmaktadır ki, kaos, yaratma süreci ya da sanatçının zihninden kaynaklanan bazı başlangıç koşulları nedeniyle ve özel yaşam, kültürel birikim gibi etkenlerin de katkısıyla, sanat yapıtları için de kaçınılmaz bir durumdur.

Bir başka ifadeyle, bir yazar, ressam ya da yönetmen bile denetleyemez bir metni, resmi ya da filmi oluşturan öğelerin, yani dilin, renklerin ya da görüntülerin nasıl davranacağını. Anlamı, hangi değişkenlerin, ne zaman ve nasıl oluşturacağı bilinmez. Bu nedenle yapıt, yaratıcısının bile ayırtında olmadığı örtük bilgiler taşıyabilir. Çok yakın zamanlara kadar yaratıcı tanrı konumunda görülen sanatçı, kendi beğenisi ve amaçlarıyla yapıta belli bir belirlenimcilik getirirken, başlı başına kaotik bir dizge sayılabilecek dil ve zihin, yapıta özgürlük ve belirsizlik kazandırır. Krallığı savunmak amacıyla roman yazdığını söyleyen Balzac’ın bir kralcı değil, insan ruhunun kaotik derinliklerini yansıtan bir yazar olarak tanınması, John Milton’la birlikte, bu sürecin öngörülemezliğini ortaya koyan örnekler arasındadır.

Aşağıda değineceğimiz gibi, Shakespeare’in bugünkü okurları, Freud, Marks ya da kaos kuramları ışığında yeni anlamlar yükleyebilir oyunlarına. Dolayısıyla sanat yapıtları da kaotik dizgeler gibi dinamik, akışkan, değişken ve öngörülemez süreçlerdir ve “belli yasalara uyan kuralsız davranış” olarak nitelenebilecek kaotik davranışlar gösterirler. Düzenle rastlantı, basitlikle karmaşıklık bir arada olabilir. Bu gerilim, kaosla düzeni bir arada içeren, yaratıcı ve yeni açılımlarla zenginleşmeye yatkın yapıtların yaratılmasını sağlar.

Nasıl ki John Milton’un kitabında Şeytan, son derece soylu bir kahraman ve doğurgan bir kaos öğesi olarak öne çıkıyorsa, Şeytan’ın Avukatı filminde yazarla aynı adı taşıyan ve Al Pacino’nun canlandırdığı karakter de en az onun kadar karizmatik ve kaotiktir. Ancak bana sorarsanız bu konudaki efsane, yönetmen Alan Parker’ın zenciler, blues, vodoo büyüleri, şeytan ve şeytana tapmak gibi konuları biraraya getirerek oluşturduğu ilginç filmi Şeytan Çıkmazı’nda, Robert De Niro’nun Louis Cypher (hadi orasını deşifre edelim, “Lucifer”) rolündeki karizmasıdır ve sinema tarihine “lanetli harflerle” yazılmış durumdadır.

Usta aktörün uzun tırnaklar ve karanlığı delen bakışlarla nasıl göründüğünü merak ediyorsanız, öncelikle filmi izlemeli ve izlediklerinize daha derin anlamlar katabilmek amacıyla, bir önceki yazımızda bahsettiğimiz Lucifer’le ilgili aşağıdaki inanışı hatırlamalısınız: Yehova Şahitleri, Şeytan’ın aslında gerçek bir insan olduğuna ve mükemmel ruh özelliklerine sahip olarak yaratıldığına inanır. Ancak Âdem ve Havva’nın tanrı Yehova yerine kendisine inanmalarını sağlamaya çalışmasıyla Şeytan’a dönüşmüştür. Lucifer adı verilmiştir. Lucifer cennette kendisine yasaklanan meyveyi yemesi için Havvayı kışkırtmış ve onu meyveyi yerse tıpkı tanrı gibi olacağına inandırmıştır. Yehova Şahitleri bu dünyayı Şeytan’ın yönettiğine inanır.

Angel Heart orijinal isimli 1987 yapımlı bu doğaüstü gerilim filminde ise New York’ta, basit bir özel dedektif olan Hary Angel (Mickey Rourke) Ocak 1955’te bir gün esrarengiz bir adam tarafından kiralanır. Louis Cypre adındaki bu adam (Robert De Niro) ondan birini bulmasını isteyene kadar Hary, tehlikeli işlerle uğraşmaz, çoğu zaman sıradan takip etme gibi işlere bakar. Bir başka deyişle, o ana kadar Hary’nin hayatına kozmos hâkimdir. Louis Cyphre onu, Johnny Favorite isimli eski bir şarkıcıyı bulmak için tutar. Favorite, II. Dünya Savaşından sonra kaybolmuştur ve hastaneden hala çıkmadığı raporu olsa da aslında ortalıkta yoktur. Harry Angel ilk başta olayı araştırır fakat olayla ilgili kişilerin hepsi bir bir öldürülmekte, daha doğrusu, aranan kişiye dair bilgi aldığı herkes vahşice katledilmektedir.

Kozmosun bittiği, kaosun başladığı bu noktadan sonra Angel işi bırakmak ister fakat Cyphre daha fazla para vermeyi teklif edince işi tekrar kabul eder. Şeytan, bir önceki yazıda incelenen Şeytan’ın Avukatı’ndakiyle aynı şekilde ve bir kez daha, günümüz insanını en zayıf noktasından yakalamıştır. Çağımızın dini para işini görmekte ve şeytanın kaotik düzeni ve Deleuze ve Guattari’nin durdurulamaz makinesi kapitalizmin çarkları bu öyküde de işlemektedir. Ve ayrıca unutulmamalıdır ki, kibrin şeytanın en sevdiği günah olmasının yanında, açgözlülük de yedi ölümcül günahtan biridir.

Yedi ölümcül günah, kaos, şeytan ve sanattan bahsetmişken, ortaçağ sonlarında yaşamış olan ressam Hieronymus Bosch’tan ve eserlerinden bahsetmemek olmaz. Zira bu dönemde ressamlar genellikle azizlerin, meleklerin ve İsa’nın resimlerini yaparken, Bosch, insanın ve yaşamın kaotik doğasını ve kim bilir, belki kendi iç dünyasını, günümüz gerçeküstücülerine taş çıkartacak bir betimlemeyle ortaya koydu. Oysa o dönemde Hıristiyan dünyasında ikili karşıtlıklara dayanan son derece katı bir düşünce biçimi geçerliydi ve kozmosu temsil eden Tanrıya karşı çıkacak her unsur, Şeytan’ın güdümündeki kötülük güçlerinin tarafındaydı. Hatırlayacağımız gibi, insan zaten sonsuz huzur ve mutluluk içinde yaşadığı cennette rahat durmamış ve kendisinden saklanan bilgiye ulaşmak için yasak meyveyi yemiş ve ceza olarak kaotik bir dünyaya sürülmüştü.

Çağındaki bu genel inanışa rağmen, Cehennem, Zevk Bahçesi, Yedi Ölümcül Günah gibi başlıklar taşıyan Bosch’un tablolarını, çarpıtılmış bedenleriyle korkunç ve zavallı insanlar, düşsel ve gerçek hayvanlar ve garip aygıtlar dolduruyordu. Bu karmaşık resimlerinin neyi ve neden bu biçimde anlattığının sırrı bugün bile çözülemedi ama her çağın insanı bu resimlerde kendi toplumunu, kendi yaşamını, bireysel ve toplumsal yaşamın doğrusal olmayan kaotik resmini buldu.

Bir insanın doğumundan ölümüne yaşamıyla ya da toplumların evrimiyle örneklendirebileceğimiz kaotik sistemlerin özelliklerinden biri olan başlangıç durumuna hassas bağımlılıkta, sıfır noktasında sistemin durumunda meydana gelen çok küçük bir değişiklik, kendisinden sonra gelen, zamanla üstel biçimde büyüyen bir değişikliğe yol açar. Esasen, başlangıç koşullarına hassas bağımlılık gösteren sistemlerin matematiksel analizi son derece güçtür ancak temel felsefesi, basitçe “çok küçük bir neden, çok büyük bir etki yaratır” şeklinde özetlenebilir. Bu durumun (küçük nedenin büyük etki yapmasının) oluşması için sıfır noktasında olağan dışı koşulların bulunması gerektiği düşünülebilir ancak aslında bunun tam tersi doğrudur. Birçok fiziksel sistemin başlangıç durumuna hassas bağımlılık göstermesi rastlantısal başlangıç durumunda geçerlidir.

Bu karmaşık resimlerinin neyi ve neden bu biçimde anlattığının sırrı bugün bile çözülemedi…

Kaos teorisyenleri, karmaşık sistemlerin farklı türden çekici öğelerin etkisi altına girebileceğini ifade etmişlerdir. Bunlardan bazıları, sözgelimi istikrar bozucu dalgalanmalara karşı koyan olumsuz geri-iletim halkalarının bir sonucu olarak bir sistemi -“Lorenz çekicisinde” olduğu gibi- denge durumuna ya da dengeye yakın bir duruma çeker. Lorenz çekici bir sistemi tamamen yeni şekillenmelere doğru savurma eğilimini taşır. Bu durum, bir sistemin aslında birbiriyle çekişen bağlamları tanımlayan farklı başvuru noktası dizilerinin etkisi altına nasıl girebildiğini ortaya koyar. Böylece sistemin ayrıntılı davranışı hangi bağlamın ağır bastığına bağlı olur.

Sistemlerin bu şekilde kendilerini nasıl dönüştürebildiğini açıklarken, kaos teorisyenleri bir sistemin içinde bulunduğu dengeden bir “kaos eşiği” durumuna “itilmesi” halinde meydana gelen olayları kavramaya özellikle ilgi duymuşlardır. Burada sistemin karşısına daha çok farklı geleceklere yönelen “yol kavşakları”nı andıran “çatallaşma noktaları” çıkar. Böyle noktalarda sistem içindeki enerji, farklı sistem durumlarına doğru öngörülemez sıçramalarla kendi kendini örgütleyebilir. Eski baskın çekici öğe, enerjiyi ve istikrarsızlığı dağıtabilirse, potansiyel değişiklikler eriyip gider ve sistem eski durumunun bir çeşidine döner. Buna karşılık yeni bir etkiler dizisi üstün konuma geçerse, enerjileri yeni bir şekillenmeye doğru “çekebilir”.

Çatallaşma noktaları ve bunlara eşlik eden “çekici öğeler” her zaman doğrusal olmayan, karmaşık bir sistem içindeki gözükmeyen potansiyeller içinde var olurlar. Bunlar kendi kendini örgütlemeye ve yeni biçimin evrimine yönelik potansiyellerin sinyalini verir. Ne var ki sistemin evriminin yolu tamamen öngörülemez niteliktedir; çünkü karmaşıklık ve doğrusal olmayan yapı nedeniyle, önemsizmiş gibi görünen değişiklikler açığa çıkarak büyük etkiler yaratabilir. Filmde de, ortaya ilk çıktığı andan itibaren kaosa işaret eden Cyphre, şimdi bir kez daha Hary’nin aklını parayla çelerek kaosa doğru çatallaşma sürecini başlatmıştır.

Sistem düşüncesi ve kaos teorisi açısından bakıldığında, bir sistemin bir durumdan başka bir duruma dönemsel katlanma süreci ya da çeşitli dönemsel değişkenler arasındaki bir araya gelişte değişme olduğu zamanki ayrışma vasıtasıyla geçtiği bilinmektedir. Bu değişim bir doğrusallığı takip etmez fakat aniden farklılık arz eden biçimde meydana gelir. Bu sürece paralel bir şekilde filmde de, verilen ipuçlarını değerlendiren Angel, hedefine doğru ilerledikçe bir takım doğaüstü olaylarla karşılaşır. Bu konuda kaos kuramıyla önemli benzerliklerden biri, ilk yazıdan beri bahsettiğimiz garip çekerler denilen ve kaotik bir dizgeyi kendisine çekerek kaotik devinimi başlatan etkenlerin varlığıdır. Strange Attractors (Garip Çekiciler) kitabında garip çekerlerin yazın alanında roman ve oyun kişilerine de uygulanabileceğini ileri süren Harriett Hawkins, bu kişilerin taşıdıkları kötülük gizilgücüyle son derece etkileyici oluşlarına dikkati çeker.

Kötülük gizilgücüyle şeytanın, doğrusal olmayan dinamik bir sistem olarak ele alınabilecek insan yaşamının ya da toplumsal olayların kaosa doğru çatallanmasında, kaos eşiğini geçmesinde ve türbülansa temel bir figür olarak, tıpkı hayattaki kaosun açıklanmasında olduğu gibi, yazarlarca ve yönetmenlerce kullanıldığından ve şeytanın kahramanı oynadığı en önemli eserlerden birinin, Goethe’nin Faust’u olduğundan bahsetmiştik. Sinema ile edebiyatın kesiştiği noktada Goethe’nin bu unutulmaz eseri de sanatta Ekspresyonizm’in çıkışta olduğu bir dönemde, 19.yy’ın sonlarında doğan ve akıma kısa sürede ilgi duyan F. W. Murnau tarafından sinemaya aktarılmıştır.

1. Dünya Savaşı yıllarında savaşa katılan, hava kuvvetlerinde görev yapan Murnau daha sonra savaşla ilgili çeşitli propaganda filmleri çekti. Bu ilk dönem filmlerinin büyük çoğunluğu şu an kayıptır. Dünya Savaşı ile birlikte hızı kesilen Ekspresyonizm ise 1. Dünya Savaşı’ndan sonra farklı bir boyut kazandı. Savaştan yenik çıkan bir ülkenin insanlarının geçirdiği ağır psikolojik şok, yoksulluk, işsizlik gibi öğeler üst üste gelince, Ekspresyonistlerde içinde bulundukları toplumu eserlerinde betimlemekten geri durmadılar. İnsanların çektikleri sıkıntılar, ülkenin sefaleti, bu ağır durumun insanları gittikçe bir canavara çevirmesi, bu akıma mensup sanatçıları da derinden etkiledi. Bu etkilenmeyle birlikte, insanların ruhsal ve psikolojik durumlarını derinlemesine inceleyen, korku filmlerine yöneldiler.

1920’ler böylece Golem, Dorian Grey, Dr. Jekyll and Mr. Hyde, Faust, Nosferatu gibi hikâyelerin revaçta olduğu bir dönemi müjdelemiş oldu. Dönemin siyasal ve sosyal olayları, bir akımı alıp, adeta evrimleştirmişti. Ekspresyonizmin etkisindeki sanatçılar, bu hikâyelerin kahramanlarını, aynı zamanda yaşadıkları toplumdaki insanlarla özdeşleştirip, Ekspresyonizmin biçimsel özelliklerinden de yararlanarak, kusursuz bir soyutlama yapmayı başardılar. Savaştan sonra 1920’lerde yeni yeni toparlanmaya başlayan film stüdyoları Dr. Cagliari’nin de başarısıyla Alman Ekspresyonistlerine karşı bir ilgi duymaya başladılar. Bu dönemde Murnau da sırasıyla Nosferatu (1922), Phantom ve elbette yazımıza konu olan Goethe’nin Faust’unu (1926) beyaz perdeye aktarır. Goethe, 60 yılda tamamladığı, deneyimlerini ve dünya görüşünü eserin her diyaloğuna yansıttığı bu ölümsüz eserinde, insan ve şeytanın baştan çıkarıcılığını anlatıyordu. Aslında her insanın içinde, baştan çıkarılmaya hazır bir yan olduğunu, âlim Doktor Faust’un hikâyesiyle anlatıyordu.

Murnau’nun Faust yorumuna geçmeden önce, biraz Goethe’nin Faust’una değinmekte fayda var. Goethe küçüklüğünde, Latinceden Yunancaya, resimden müziğe, mitolojiden edebiyata kadar birçok alanda özel dersler almıştır. Bu dersler ileride onun çok yönlü kişiliğinin de temelini oluştururlar. Goethe, ilk gençlik yıllarından beri doğaya aşıktır, aynı zamanda çok romantiktir. Bilimselliği hiçbir zaman elden bırakmaz, toplumsal olaylara ihtiyatlı yaklaşır. Faust’ta bu ihtiyatlı ve duyarlı yaklaşımın çocuğudur. Henüz birliğini tam anlamıyla sağlayamamış, insanların farklı yönlerde kendi ihtiyaçları çerçevesinde hareket ettikleri bir dönemde, Goethe eserini kaleme almaya başlar. Eserini hiçbir zaman bir kitap olarak düşünmez, o sadece hikâyesini anlatır. İki cildi bulan ve son cildini ölümünden kısa bir süre önce bitirdiği, yazım aşaması altmış yılı bulan eser, bu yüzden bu kadar uzun sürede tamamlanır.

…içinde iyi ve kötünün organik bir bağ kurduğu bütünsel bir yaşam formu…

Doktor Faust, dünyadaki zamanını sürekli okuyarak, araştırarak, kendini bilime adayarak geçirir. En iyiyi bulmak içinse birçok insana da zarar vermekten çekinmez. Faust iyice yaşlanmasına ve dünyadaki her insandan daha çok şey bilmesine rağmen, ruhlar âleminin bilgisine ulaşmak ister. Şeytan (Mephisto) ise, onun bu durumundan yararlanarak, onu kendi tarafına çekebilmek için, Tanrı ile bir iddiaya girer. Doktor Faust’un Mephisto ile karşılaşması da böyle başlar. Faust’un bilgisi ve deneyimi ona bir türlü huzur vermemekte, onu öbür dünyanın gizemlerine götürmemektedir. Mephisto ise Faust’un istediği her şeyi yapabileceğini söyleyerek, bu bilgini kandırır. Önce Faust’a gençliğini geri verir, daha sonra da ona aşkı verir. Fakat sonuç yine Faust’un mutsuzluğuyla noktalanır.

Bu klasik hikâyede Goethe’nin romantizmini görmek hiç şaşırtıcı değil aslında. Geçmişinde de yalnız kalamayan, sürekli bir sevgili bulan, sevgisini göstermekten çekinmeyen Goethe, karakterini de romantikleştirmiştir. Faust’un gençliği de Goethe’nin yaşadığı dönemin klasik bir insan tiplemesidir. Bencildir, aşkı uğruna her şeyi yapar, aşkı uğruna gerektiğinde en yakın yardımcısını bile satmaktan çekinmez. Onun karşısındaki Mephisto’da karanlık olan bir çağın, bir dünyanın dışavurumu gibidir. Faust’u kandıran aslında sadece Şeytan değil, aynı zamanda içinde yaşadığı toplumdur bir anlamda. Faust ve Mephisto aslında ayrıksı görünen yanlarına rağmen, tıpkı dönemin insanları gibi, içinde iyi ve kötünün organik bir bağ kurduğu bütünsel bir yaşam formudur. İkisi de birbirlerini tamamlarlar.

Murnau’un Faust uyarlamasına geçersek; Murnau’nun uyarladığı eserin en çok Faust ve Mephisto arasındaki karşıtlıklara ve yatkınlıklara yoğunlaştığını söylemek yanlış olmaz. Ekspresyonizmin karanlık ve gotik atmosferi, Faust’un aşk hikâyesinde de kendini gösterir. Marguerite’in saflığı ve içten sevgisi bile, filmin tümüne sinen Mephisto’nun korkutucu hayaletinin etkisinde, saflığını yitirir. Faust tasviri ise, her ne kadar Goethe’nin romantizmini gösteren bazı sahneler olsa da, Mephisto ile yakınlıkları ile dikkat çeker. Faust ve Mephisto birbirine çok yakın iki karakter gibidir. Filmin hemen başında Faust yaptığı anlaşmanın vehametini anlasa da, bundan o kadar keder duymaz, onun yerine kendi bencilliğinde gençliğinin tadını çıkarmaya başlar. Nihayet beklenen son geldiğinde ise, tipik bir insan gibi pişmanlığının fayda etmediğini anlar. Yine de kendi bencilliğinden dolayı kurban ettiği Marguerite sayesinde, Mephisto’nun kanatlarından kurtulmayı başarır.

Şekilsel özellikler olarak Alman ekspresyonizminin doruk noktalarından biridir Faust. Işık geçişleri, kullanılan kapalı mekânlar, mekanların içindeki deforme olmuş şekilsel yapılar, şehrin karanlık atmosferi, Mephisto’nun tedirgin edici yansıması, insanı ürperten gölgeler…

Kaos teorisindeki iterasyonlara (tekrarlamalar) paralel olarak Faust da, farklı dönemlerde pek çok kez çeşitli yönetmenlerce sinemaya aktarılmıştır. Bunların en başarılılarından biri, yönetmenliği animasyon sinema türünün en büyük ustalarından biri olarak kabul edilen Çek yönetmen, Jan Svankmajer’in üstlendiği 1994 yapımı filmdir. Tim Burton ve Terry Gilliam gibi dünyaca ünlü yönetmenlere ilham kaynağı olan sürrealist yazar, yönetmen ve tasarımcı Jan Svankmajer, kuklacı olarak başladığı kariyerini canlandırma sinema alanında sürdürmüş ve dünyanın bu daldaki en önemli isimleri arasına girmiştir. Kukla karakterlerle gerçek oyuncuları bir arada kullandığı bu “Faust” uyarlaması ise kariyerine kukla ustası olarak başlayan Svankmajer’in en önemli filmlerinden biridir. Filmde kendine özgü fantastik bir dünya kuran Svankmajer izleyiciyi tedirgin edici ama olağanüstü bir yolculuğa çıkarır.

Filmlerini çoğunlukla bir çocuğun perspektifinden bakarak ortaya koyan yönetmen, bu filmde, ses efektleri kullanma konusunda da sıra dışı bir yöntem izliyor. Zira usta yönetmenin seyirciyi rahat ettirmek ya da huzurlu birkaç dakika geçirtmek gibi bir kaygısı yok. Yönetmen, bu filmde stop motion tekniğini hem canlı karakterler hem de kuklalar üzerinde kullanıyor. Goethe’nin hikâyesinin kaotik yapısına uygun olarak, bahsettiğimiz her iki Faust uyarlaması da biçimsel anlamda da doğrusal olmayan bir seyir izlemektedir. Bu son derece etkileyici şeytan ve kaos öyküsü, sinema sanatı var oldukça ve kaosun önemi ve sunabileceği olanaklar giderek daha fazla anlaşıldıkça, daha pek çok iterasyona malzeme olacak gibi görünmektedir. Fraktal yapıların farklı ölçeklerde kendine benzerlik göstermesine paralel olarak Faust hikâyesi de bütçe anlamında farklkı ölçekli projelerde kendini tekrarlamaktadır.

Zaten Şeytan Çıkmazı da nihayetinde bir Faust yorumudur. Faust’ta başarılı çalışmalarıyla insanlığı, kendisinin sebep olduğu felaketlerden koruyan doktoru elde etme konusunda tanrıyla (Adem’le Havva’dan beri kaçıncı) “bir kez daha” bahse giren ve doktoru elde etmek için insani zaaflarını kullanan Şeytan (Mefisto), Şeytan’ın Avukatı filminde, genç avukatın reddedemeyeceği kadar yüksek miktarlarda para teklif ediyordu. Şeytan Çıkmazı’nda ise olayla ilgili cinayetlerden sonra işi bırakmak isteyen Angel’ın Cyphre daha fazla para vermeyi teklif edince işi tekrar kabul etmesi, yine aynı konuya işaret eder. Polisin suçu kendi üzerine atmasından korkan Angel, güçlü bir kaotik kişilik olan müşterisi Cyphre’e ve tüm diğer kaotik öğelere rağmen para için görevini yerine getirmeye çalışır…

Goethe’nin Faust’u dışında, Shakespeare’in Hamlet, Macbeth, Fırtına, Othello ve Kral Lear başta olmak üzere tüm yapıtları, güçlü krallıkları bir anda yıkıma uğratan kaotik öğelerle ve kaotik kişiliklerle doludur. Zaten o dönemde Rönesans’la birlikte neredeyse günümüzdekine benzer bir kaosu kucaklama ve sanatta ve yaşamda her olanaktan yararlanma eğilimi gelişmiştir. Othello’da Iago, bütün altüst oluşu yaratan etkendir. Antonius ve Kleopatra’da Roma imparatorları ve generalleri, Kleopatra için, ya da hep bir kaotik güç olarak algılanan aşk için, imparatorlukları gözden çıkarır. Oyunun sonunda, gerçek utkunun dünya imparatoru olmak değil, böyle bir kadını sevmiş olmak olduğu duyumsatılır. Günümüzde ise bu kaotik gücün (aşkın) yerini, iki filmdir incelediğimiz üzere, para almış gibi görünmektedir.

…şehrin karanlık atmosferi, Mephisto’nun tedirgin edici yansıması, insanı ürperten gölgeler…

Macbeth’de cadılar, kralına bağlı cesur Macbeth’i, bir anda cinayet planları yapan bir alçağa dönüştürür. Yine Milton’a dönersek, şiirsel ve etkileyici konuşmasıyla Havva’nın önünde yeni ufuklar açan Şeytan, onu günah işlemeye yönelten bir garip çekerdir. Falling Angel (Düşen Melek) isimli William Hjortsberg’in yazdığı eserden yola çıkarak çekilen ancak arada birçok fark bulunan filmimizde de Şeytan bizzat var olmasına rağmen, tıpkı Yaradılış hikâyesinde Havva’nın oldukça önemli bir role sahip olması gibi, bu hikâyede de, tahmin edersiniz ki mutlaka bir kadın parmağı olmalıdır. Zira film daha ziyade Mickey Rourke ve Robert De Niro ile hatırlansa da, kadroda iki ilginç kadın oyuncu var: Siyahî Lisa Bonet, Cosby Show’da Doktor Huxtable’ın büyük kızı Denise’i canlandırarak şöhret olmuştu. Charlotte Rampline ise, yeteneğini rahatça sergileyebileceği türden iddialı rollere tam da bu dönemde geçiş yapmaktaydı.

Yazının bu noktasında, filmi izlemediği halde bu kısma kadar okumuş olanlara son bir uyarı da bulunmak gerekmektedir. Yazının devamını okuduğunuzda filmin tadı tamamen kaçabilir.

Uyarıdan sonra tekrar filme dönecek olursak, Angel’ın olayla ilgili araştırmaları gittikçe ilginçleşmeye başlamaktadır. Hatta bir süre sonra Harry kendisini voodoo ve satanizm’in dünyasında bulur. Angel, bu adamı araştırdıkça ve bir takım esrarengiz olaylara karıştıkça aradığı adamın aslında kendisi olduğunu anlıyor. Dolayısıyla Lisa Bonet’in kendisini sürüklemiş olduğu günah ise ensest ilişki olmaktadır. Hımbıl ve korkak kocası Adem’den daha yürekli ve daha akıllı Şeytan’la birlikte tanrısal bilgiye ulaşmak için yasakları çiğneyen ilk kadın figürü olarak Havva’nın kaosun safında yer alması gibi, Lisa da Hary’yi kaotik bir çıkmaza sürükleyecektir.

Tek cümleyle özetleyecek olursak, bir adamın peşinde olan bir dedektifin öyküsünü anlatan Şeytan Çıkmazı, özellikle sürpriz finali ve zekice işlenmiş ilginç noktaları ile dikkat çekmektedir. Aslında Louis Cypre da (ya da “Lucifer”) şeytanın ta kendisidir. Şeytan, ateş ve ışık kaosu; çekim kuvveti, toprak ve insan düzeni oluşturur.

Türkiye’den bir Faust uyarlaması olan Arkadaşım Şeytan’da, Ali Poyrazoğlu’nun canlandırdığı Şeytan karakteri de Russel’ın Kötülük serisindekine benzer biçimde, günümüzün şeytanlaşan insanları arasında adeta masum kalan bir melektir. Bana göre, Faust esprisi bağlamında, senaryosu ve taşıdığı özgünlük açısından yapılmış en güzel Türk filmlerinden biridir. Ali Poyrazoğlu’yla birlikte Mazhar Alanson’un da oyunculukları son derece başarılıdır. Her ne kadar Atıf Yılmaz’ın amacının ürkütücü bir film çekmek olmadığı anlaşılsa da, böylesine komik bir sonuç beklendiğini de sanmıyoruz doğrusu. Bu nedenle Balzac ve Milton’un başına gelenlerin bir benzerinin Atıf Yılmaz için de geçerli olabileceğini tahmin edebiliriz.

Buradan tekrar, kaotik geometri ve birbirini tekrarlayan iterasyonlarla filmi oluşturan öğelerin, görüntülerin nasıl davranacağını yönetmenin belirleyemeyeceği, çünkü sanat yapıtlarının kaotik dizgeler olduğu sonucuna döneriz. Bunun nedeni başlangıç koşullarına hassas bağımlılıktır. Tekrar edecek olursak, kaosa doğru çatallanma ve küçük etkenlerin büyük sonuçlara yol açması, kaotik dizgelerin başlıca özelliklerindendir. Bu anlamda, “Hadi kızlar, bakalım kim beni daha çok seviyor?” diyen Kral Lear’in aptallığı ve kardeşlerinin yaltakçılığı karşısında, Cordelia’nın dürüstlük gösterip, “hiçbir şey” söylememeye karar vermesi, Desdemonia’nın yere düşen mendili, hemen tüm Shakespeare oyunlarında, küçük etkenlerin büyük sonuçlara yol açtığı çatallanma noktalarıdır.

Fırtına (Türbülans) oyununda temel öğe olan atmosfer, başlıca kaotik dizgelerden biridir. Batılı aklın, bilimin ve düzenin temsilcisi Prospero ile adanın kaotik doğası ve gerçek kralı Caliban arasındaki çatışma, Fırtına’yı kaos-düzen (kozmos) çatışmasının en iyi örneklerinden biri yapar. Bugün sömürgeler ve sömürgeciler arasındaki karşıtlık olarak da yorumlanabilen bu oyun, kaosu düzenin tam karşıtı gibi gören alaycı anlayışların kölelik ve sömürgeciliği böylesine tartışmasız benimseyebilen insanlığın bugün de aynı kafayı taşıdığı sürece neler yapabileceğini düşündürmesi açısından büyük önem taşır. Oyunun sonunda, karanlığa ait olduğunu söylediği Caliban’ı artık kendisine ait olarak gördüğünü söyleyen Prospero, oyun boyunca iyiliği ve kötülüğü, kendi sanatını, kızını, suçlu kardeşini ve Caliban’ı benimseyerek ve düşmanlarını bağışlayarak zenginleşir.

Doğrusal olmayan dinamik sistemlerde
, kaosa doğru ayrışma (çatallanma) süreci vasıtasıyla değişimin adım adım izlenebilmesi gibi, biz de film boyunca gelişmeleri adım adım izleriz. İçinde Lucifer ismi, Cyphre soyadı, Mickey Rourke’nin aynaya bakamaması, ara sıra gelen asansör sahnesi gibi ilginç noktalar barındırmakta olan filmin senaryosunu ise Alan Parker hazırlamıştır. Film, film-noir ve korku türünü de barındırmaktadır. Gişede fazla başarılı olamayan ve eleştirmenleri ikiye bölen film, piyasaya sürüldüğünde fazla başarılı olunca kült film kategorisine yerleşti. Peki Şeytan Çıkmazı’nı tüm zamanların en ürkütücü, en gerilimli filmlerinden biri yapan temel unsur ne?

Hiç şüphe yok ki
, izleyiciyi de başkişi ile birlikte çıkmaza sürükleyen kurgusu. Sürpriz bir finale doğru ağır fakat emin adımlarla ilerleyen bu kurgu mantığı, son yıllarda çok sayıda popüler filmde karşımıza çıkıyor. Yönetmen Alan Parker, Geceyarısı Ekspresi ile ilgili olarak ülkemizden hayli tepki görmüş bir isim. Fakat gerek bu filmle, gerek Birdy ile sinemaseverlerin gönlünde tartışmalı bir taht kurmayı bildi. Ayrıca, Mickey Rourke’un en iyi performansını bu filmde sergilediği konusunda neredeyse herkes hemfikir. Öyleyse daha önce izlememiş olanların mutlaka, daha önce izlemiş olanların ise bu yazıyı okuduktan sonra bir de kaos teorisi perspektifiyle bir kez daha izlemelerini tesviye ederek bitirelim dizinin bu yazısını. Kaosun hayatlarımıza yaratıcılık, şans ve nice fırsatlar getirmesi dileklerimizle, görüşmek üzere.


Kaynaklar

*Bulutsuz, S., “Kaostan Kaçanlar, Kaosla Coşanlar”, Mantık, Matematik ve Felsefe II. Ulusal Sempozyumu: Kaos, 21-24 Eylül 2004, Assos, Çanakkale, 2004
*Gleick, J., Kaos (Çev. F. Üçcan), Tübitak Yayınları, Ankara, 2000
*Goethe, Johann Wolfgang von, Faust, Timaş Yayınları, İstanbul, 1999
*Morgan, Gareth, Yönetim Ve Örgüt Teorilerinde Metafor, Çeviren : Gündüz Bulut, Mess Yayınları 1998
*Ruelle, D., Rastlantı ve Kaos (Çev. Deniz Yurtören), 7. Baskı, TUBITAK, Ankara, 1996
*Shakespeare, adı geçen oyunları
*Thiétart, R. A. ve B. Forgues. (1995). Chaos Theory and Organization. Organization Science, Vol.6.No.1, January-February

Web

*Safran, B., Kaotik Edebiyat ve Sinema, Garip Çekici, 23 Temmuz 2007
*Safran, B., Aşkın Türbülansı ve Garip Çekici, Garip Çekici, 12 Haziran 2007
*Safran, B., Laplace’in Şeytan’ı, Garip Çekici, 28 Aralık 2008
*Yayın Akışı, Faust
*DivXPlanet, Forum, Nosferatu (1922) ve Faust (1926)
*Sinema, Şeytan Çıkmazı
*Sinemalar, Şeytan Çıkmazı
*Vikipedi, Şeytan Çıkmazı
*Cinefan, Şeytan Çıkmazı

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page