Futuristika: Kaos ve sinema hakkında: Bir süredir şiirleriyle haşır neşir olduğumuz Futuristika ailesinin yeni üyesi Barış Safran, “Kaos ve Sinema” başlıklı yazı dizisinin ilk bölümü olarak Truman Show filmini inceliyor. Yazar, sinema üzerinden çıktığımız yolculukta (ya da içinde kendimizi bulduğumuz türbülansta) bizi Hollywood semalarından Platon’un mağarasına indiriyor, Prometheus ateşiyle aydınlanan Paris sokaklarında düş ile gerçek arasındaki ince çizgiyi sorgulatıyor. Her arşivde yerini bulması gereken bir inceleme… “Öyleyse kaos her şeydir…”

Yıkan ve yok eden ölümsüz ruha güvenelim.
Çünkü yalnız o, hayatın anlaşılamaz ve sonsuz yaratıcı kaynağıdır.
Yıkma tutkusu aynı zamanda yaratıcı bir tutkudur.

Mikhail Bakunin – Devlet ve Anarşi

Yüzyıl başındaki öncü akımlardan, sanatın nasıl olması, neye hizmet etmesi gerektiğine ilişkin manifestolardan (bildiri, toplumsal bir hareketin siyasal inanç ve amaçlarının ifadesi) gruplaşmalardan sonra günümüz sanatçıları, akıl, bilinç ya da düş gücü dediğimiz şeyin, en az insan kadar güvenilmez ve belirsiz olduğunu anladılar. Böylece, dünya ile dünyayı kavrayan ve yorumlayan akıl, kültür, bilinç ya da düş gücü arasına kesin bir sınır çekmekten ve olumsuz bir dünya karşısında düş gücüne sığınmaktan vazgeçtiler.

Siyasal alanda insanlığı iki dünya savaşıyla yüz yüze getiren “akılcı” düşünce ve her türlü “sistem” ve “düzen” anlayışı, özellikle insanlığın son büyük ütopyası Sovyetler Birliği’nin de baskıcı bir diktatörlüğe dönüşerek çökmesiyle ağır bir darbe aldı. Yüzyılın ikinci yarısında akılcılığa, nesnelliğe tepki olarak yeniden öznelliğe, toplumsal kaosa eşlik eden bireysel kaosa dönüş görüldü. Günümüz sanatçıları kendi içlerindeki ve dünyadaki kaosu yadsımak yerine benimsemeyi ve kaosun doğurabileceği yeni kendiliğinden örgütlenme olanaklarından yararlanmayı tercih ediyor. Çünkü evrende, toplumlarda, insanlarda ve başta dil olmak üzere insana özgü kurumlarda kaosla düzenin birlikte varolduğunu, bunların birbirini dışlamadığını biliyoruz artık. Ama elli yıl öncesine kadar düzene kavuşmak için kaosu yenmek gerekir sanıyorduk. Kaos-düzen, kadın-erkek, doğa-uygarlık, doğu-batı, sömürgeler-batı gibi ikili karşıtlıkların birbirini dışladığını, birbirine düşman olduğunu ve bunlardan birinin ötekine üstün olduğunu düşünüyorduk. Bugün bu üstünlüğün bir kurmaca, bize doğalmış gibi benimsetilen bir yanılsama olduğunu biliyoruz. Bunların birlikte, eşdeğer, eşzamanlı olarak varolduğunu, birbirlerine engel olmadıklarını, birbirlerini beslediklerini, varsıllaştırdıklarını biliyoruz. Görmezden gelinen kadınlar, köleler, çocuklar, hayvanlar ve sömürge halkların; en az erkekler, özgür insanlar, yetişkinler, egemen uluslar kadar değer taşıdığını, düzenden sapmaların düzene canlılık ve gelişme potansiyeli kazandırdığını biliyoruz.

Bilgisayarın gelişmesiyle kaosun biçimi, düzene dönüşme yolları ve geometrisi belirlendi ve sonunda geç de olsa bilim dünyasınca kabul edildi. Edebiyat, sanat, felsefe gibi temel kültür alanlarındaysa yaşamın ve insanın temelde kaotik olduğunu söyleyen ya da sezdiren yapıtlar bin yıllardır ilgiyle okunuyor. Dahası, büyük yazarların kimi zaman istemeden, bilmeden, düzeni savunduklarını sanarak ya da düzeni savunuyormuş gibi yaparak kaosun çekiciliğine kapıldığı da biliniyor. Günümüzde kaos ve bu kavram etrafındaki çeşitli terimler artık edebiyat, sanat ve genel olarak kültür alanına girdi. Bilimin ve kültürün bugün ulaştığı teknik ve ideolojik düzey, kaosla düzenin birlikte varolduğunu, birbirine dönüştüğünü ve bu karşılıklı ilişkinin yıkıcı değil yapıcı ve yaratıcı sonuçlar verebileceğini ortaya koyuyor.

Düzeni temel alan ve bütün değerlerini bunun üzerine kuran Batı kültürü içinde sanat, enformasyon kuramından alınma bir deyimle her zaman “parazit” yapan, kaosun varlığına ya da olanaklarına dikkat çeken, bunu yapamadığında en azından düzenin tutuculuğunu, köhneliğini eleştiren marjinal bir kültür alanı olagelmiştir. Sanatçı da, inandığı sanat anlayışı uğruna neredeyse özünden geçen ödünsüz kişiliği, yerleşik yaşama ve yaratma biçimlerine kafa tutuşuyla başlı başına kaotik bir öğe olarak görülebilir.

İnsanlığın rastlantıyı, çoğulculuğu ve karmaşıklığı da içeren yeni bir doğa anlayışına doğru ilerlediğine inandıklarını belirten Prigogine ve Stengers, “Order Out of Chaos” (Kaostan Düzene) adlı kitaplarında, öz-örgütlenme kavramı çerçevesinde, insana doğayla yeni bir bağlaşma (bir şey yapmak için birbirine antlaşma veya sözleşmeyle bağlanma, anlaşma, uyuşma) içine girmeyi, doğayı hizaya sokmak yerine karşıtlıkların birliğine uyum sağlamayı öneriyorlar. Sayısal formüllere ağırlık veren Batı geleneğiyle, kendiliğindenci ve öz-örgütlenmeci bir dünya görüşüne sahip Çin geleneğinin bir gün birleştirilebileceğini umduklarını söylüyorlar (bu noktada “kervanı yolda düzmek” deyimiyle Türk kültürünün Çin geleneğine daha yakın olduğu düşünülebilir). Bu yazarlara göre kaosbilimin doğaya, yaşama ve sanata getirdiği yeni bakış açısı, düzenle düzensizlik arasında bir çatışma ya da çelişme değil, bir alışveriş ve birliktelik olabileceğini göstermesidir.

Yaratma süreci ya da sanatçının zihninden kaynaklanan kaosa gelince: Özel yaşam, kültürel birikim gibi etkenlerin de katkısıyla ressam ya da yönetmen bile denetleyemez bir filmi ya da resmi oluşturan öğelerin, yani anlatım dilinin ya da renklerin nasıl davranacağını. Anlamı, hangi değişkenlerin, ne zaman, nasıl oluşturacağı bilinmez. Bu nedenle yapıt, yaratıcısının bile ayırdında olmadığı örtük bilgiler taşıyabilir. Çok yakın zamanlara kadar yaratıcı-tanrı konumunda görülen sanatçı (bu noktada Truman Show’da Ed Harris’in canlandırdığı tanrı-yönetmeni hatırlatmanın tam sırasıdır), kendi beğenisi ve amaçlarıyla yapıta belli bir belirlenimcilik (her olayın başka olayların gerekli ve kaçınılmaz bir sonucu olduğunu ileri süren öğreti, gerekircilik, determinizm) getirirken, başlı başına kaotik bir dizge (bir bütün oluşturacak biçimde birbirine bağlı öğelerin bütünü veya bir ilkeye veya dünya görüşüne göre düzenlenmiş düşünceler, bilgiler, öğretiler bütünü, sistem) sayılabilecek dil ve zihin, yapıta özgürlük ve belirsizlik kazandırır.

Filmi izlemeyenler ya da hatırlaması gerekenler için kısaca bilgi verelim: Truman Show’da, kendi halinde 30 yaşında genç bir sigortacı olan Truman Burbank’ın çok sıradan ama düzenli bir hayatı vardır. Hemşire olan karısıyla biraz da bir oldubitti sonucu evlenmiş, hayatı boyunca yaşadığı yer olan küçük Amerikan adası Seaheaven’ın dışına çıkmamıştır. Babası gözlerinin önünde denizde boğulduğu için sudan korkuyordur, bu yüzden deniz yolculuğuna da çıkamaz. Bir sabah evinden çıkıp işine gidecekken caddenin ortasına düşen bir ışık spotunun onun tüm hayatını değiştirecek bir dizi olayın başlangıcı olduğunu tabi ki anlayamaz. Kaos teorisi kavramlarıyla konuşacak olursak, o andan itibaren Truman’ın hayatında türbülans, kaotik bir süreç başlamıştır. Türbülans, her ölçek düzeyinde ortaya çıkan bir düzensizliktir; büyük burgaçlar içindeki küçük burgaçlardır. Türbülans istikrarsızdır. İleri düzeyde sönüm özelliği vardır; enerjiyi akıtır ve sürtünme yaratır. Türbülans, gelişigüzelleşmiş hareket demektir.

Düzgün bir akış nasıl değişip türbülans olmaktadır? Bilim tarihi boyunca bu soruyu açıklamaya yönelik pek çok teori geliştirildiyse de son olarak Ruelle ve Takens, türbülansa ilişkin olarak yaygın kabul gören “garip çekiciler” olarak adlandırdıkları alternatif bir teori geliştirmişlerdir. Garip çekici, modern bilimin en güçlü buluşlarından biri olan faz uzayında yaşamaktadır. Özellikle enerjilerini dağıtan dağıtıcı sistemlerde kaotik gelişim, garip çekiciler olarak adlandırılan farklı ölçeklerdeki yapıların etrafında örgütlenebilmektedir. Kaostan yeni bir düzenin oluşması sırasında, açıkça rasgele olan davranış belirli bir alana “çekilir” ve bu alanın sınırları içinde kalır. Çekici, kaos içinde açıkça görülemeyen bir düzen yaratır. Çekici alanının içinde sistem davranışı oldukça kompleks ve istikrarsızdır. Ancak bu karmaşıklık dikkatlice gözlemlendiğinde, aslında organize olduğu ve daha büyük ölçekte gözlemlenen şeyi daha küçük ölçekte ürettiği fark edilebilir. Garip çekiciler, fraktal nesnelerdir. Görünümleri düzgün eğriler ya da yüzeyler biçiminde değildir. Tam sayı olmayan boyutlara sahiptirler. Öyleyse, oldukça doğrusal bir seyir izleyen Truman’ın hayatını kaosa sürükleyen garip çekici nedir? Belki de başından beri Truman’ı yaşadığı sakin ve huzurlu hayatında rahat bırakmayan “merak” duygusudur.

Yazının başında bahsettiğimiz, yaşam ve insanın özünde kaotik bir yapıda olduğuna dair tarihin başından beri süregelen söylem düşünüldüğünde Truman Show, Platon’un mağarasıyla bile ilişkilendirilebilir.

Platon’un mağara alegorisiyle durumu özetlemek çok kaba kaçacaktır, en azından benim için öyle, zira bu kadar yüzeyselliğe hiç gerek yok. Ancak insanın kendi doğası bu denli ikircikli mi derler, kompleks ya da kaotik mi derler, ne derlerse derler, bizzat bu filmde anlatılan duruma uygundur insanın yapısı. Bir kere insanı insan yapan asli olguları iyi irdelemeliyiz; hani üzerinde çok sık durduğumuz; Prometheus, ateşi (tanrıların elinden) ve kadın’ı bir şekilde insanoğluna ulaştırabildi ya, işte o zaman altın çağ bitivermişti. Yani insanın yaşamında acı, aşk, düşme, has mukabele kalkma söz konusu olmaya başlamıştı.

İnsan o ana kadar hasbelkader sürdüre geldiği yaşamında bu ani değişimle başkalaşmış mıydı? Bence hayır. Zira insan bu sefer gerçekten insan olmuştu. İnsanın tek yönlü, hep mutlu, hep sorunsuz yaşamının insanın özüyle hiçbir alakası yoktur. İnsanın yaşamında inen ve çıkan yol bir ve aynıdır ya da güneş her gün yenidir. O halde insanın insan olması için hem ateş, hem karşıt öğe kadın zorunlu bir şekilde olmalıdır, bunlar olmadığında onun yaşama biçimini insancıl bulmak olanaksızdır. Hatasız, sorunsuz bir insan; gecesiz gündüz kadar anlamsızdır, tanımsızdır, tanımlanabilirse bile insancıllıkla alakasızdır. Truman’ın yaşamasında da benzer şekilde Hesiodos’un Theogonia’sında anlattığınca insanoğlunun (o dönem ne yaşadıklarını bilmediğimizden hala insan diyoruz ama söz konusu düşün sistematiği ve Yunan inancına göre; altın çağı yaşayanları tam manasıyla insan değillerdi).

Aynı Theogonia’da Hesiodos “Khaos’tu hepsinden önce varolan.” der.Hesiodos’un Theogonia adlı yapıtının başında Khaos kavramı yer alır. Yapıtta tanrıların ortaya çıkışı ile iktidar kavgaları anlatılırken, aslında içinde yaşadığımız evrenin temel kurucu öğeleri olarak karşımıza çıkan yeryüzünün, dağların, mağaraların, denizlerin, ırmakların, içinde kuşların uçtuğu hava boşluğunun, gökyüzü ile gök cisimlerinin ortaya çıkışının öyküsüdür anlatılan. Bir başka deyişle bu öykü, khaos’tan kosmos’un doğuşunun ve ortaya çıkışının öyküsüdür. İnsan doğasına, filme ve Truman’ın yaşantısına dönecek olursak, tasasız, sevine-coşa geçen süreç bir gün bir şekilde sonlanmalıydı elbette.

Tarih boyunca insanın cennet tasarımlarını bir düşünün; asla insana ait bir yaşama biçimi olmaz o hayallerde. İnsanın bu yaşamında ne varsa, orada yoktur ya da insanın, kendisini mutlu olarak tarif edebildiği bir yaşama biçiminde ne varsa o cennette vardır veya tersten bakarsak, cennete benzer bir yaşamda olanlarla, cehennemde olanlar tam terstir. Eğer insanın mutluluğuyla alakalı türetebildiği, varabildiği hoş sonuç cennet tasarımı ise, o halde bu yaşama biçimine mutlu diyebilmek imkânsızdır. Yaşadığımız yer mutluluğu algılayabildiğimiz bir yer değildir. Ama, aması var, insana özgüdür. Yani insanın yapısı altın çağı insanının yaşamasına uygun değildir, o halde bu dünyada dertsiz, tasasız insan olamayacağı gibi; bir cennet tasarımı örneği olan Truman’ın televizyondaki yaşamı da insana özgü bir yaşam değildir. Sonuç olarak insanın yaşamı çift yönlüdür; ona mutluluk ve mutsuzluk hâkimdir, bu yüzden bu yaşama biçimi trajiktir. Truman işte bu trajikliğin peşine düşüyor filmde. Zira insan olması lazım, Christoph’un dünyasında belki, normal hayattan daha az acı çekmektedir. Belki de o bunun bilincinde bile değildir ama o doğasının onu iteklediği yere gitmek zorundadır, o sınırı zorlayıp trajik olanın peşine düşmelidir.

Truman’ın hayatı aslında bir televizyon dizisidir. Truman’ı doğumundan beri tüm dünyada yaklaşık 30 yıl boyunca milyarlarca kişi izlemiştir. Çevresindeki herkes, ama her sabah gazetesini aldığı bayiiden tutun en yakın arkadaşı hatta karısına kadar herkes birer oyuncudur ve rolleri her sabah senaryo halinde ellerine gelmektedir. Truman’ın 30. yaş günü gelmiştir ve artık dünyasının Seaheaven’la sınırlı kalmasına tahammül edememektedir. İşte tam da bugünlerde “Truman Show”un kurucusu, yönetmeni ve kendisini bir nevi tanrı konumuna yerleştirmiş Christoph’un istemediği bir takım terslikler üst üste yaşanmaya başlar. Yapay bir kasaba olan Seahaven’daki gökyüzünün yırtılıp Truman’ın evinin önüne düşen bir ışık spotuyla birlikte başka aksaklıklar da yaşanır. Sadece Truman’ın tepesine yağan yağmur, arabasının radyosuna karışan garip telsiz sesleri ve günlük programının dışında davrandığında çevresindeki insanların garip davranışlarını fark etmesi gibi… Böylece Truman giderek bilinçlenecek ve akla hayale sığamayacak kadar büyük bir medya oyununun içinde olduğunu anlayacaktır. Mücadelesi de işte tam bu noktadan itibaren başlar.

Bu mücadelede, Truman’ın baş düşmanı ve bir anlamda da medyatik babası ve Seaheaven’da geçen her şeye müdahale edebilmesi nedeniyle (doğa olaylarına bile) tanrı gibi konumlanmış olan program yaratıcısı Christoph’dur. Truman’la arasındaki ilişki açısından film, muhteşem bir tanrı-kul eleştirisidir aynı zamanda. Özellikle Christoph’un filmin sonunda söylediği sözler ya da fırtına sahneleri tanrı ile insan arasındaki ilişkiyi kendi bakışından çok güzel bir şekilde özetlemiştir. Filmin birçok okuması olanaklı olduğu halde, dini alt metni belki de en yoğun olandır. Christoph’un isminden tutun da, yaşadığı yere (gökte yani), filmde geçen her türlü diyaloğuna kadar buram buram anti-relicist bir yaklaşım vardır. İnsanın kendi kaderini kendisinin çizdiğini delicesine vurgularken, medyayı, kapitalizmi ve insan ilişkilerini psikolojik, sosyolojik ve antropolojik ve pek çok farklı yönden eleştirmekten de hiç mi hiç geri kalmaz. Bu eleştiriyi de en acımasız şekliyle yapar.

Ed Harris’in başarıyla canlandırdığı Christoph karakteri yaptıklarını sanat ve gerçekliğin en ideal buluşması olarak görürken, şovunu dünyanın en önemli medya buluşu olarak görüyor. Nasıl görmesin ki, elektronik donanımlarla yüklü dev bir kubbeye daha bebekken aldığın bir çocuğu yerleştirirsin, her gün rol yapan 3000’in üstünde bir oyuncu kadrosu ile bir nevi hapsedersin ve etrafa 5000’in üzerine minyatür kameralar yerleştirirsin. Truman uyurken bile yalnız değildir artık. Çünkü dünya onu izliyordur. Christoph’un canlandırdığı tanrı-sanatçı hatta bilim adamı, siyasetçi arketipi, tarih incelendiğinde gerçek hayatta da sıklıkla karşılaşılan bir örnektir. Tüm bir modernizm tarihini bu çerçeveden incelemek olanaklıdır. Örneğin, bilim tarihinde, Kuhn’un da belirttiği gibi, bilim adamlarının doğru sonuçları elde edebilmek amacıyla tüm koşulları kontrol altına alma çabaları, modern dönemlerde geçerli bilim yapma yöntemi olan ampirizm-pozitivizmin en temel ilkelerinden biridir. Bu durum, yine kaos teorisinde, LaPlace’in Şeytanı metaforunda doruk noktasına ulaşır. Fransız matematikçi Pierre-Simon Laplace, 18. yüzyılın sonlarında hazırladığı ve o günden bugüne kadar felsefe, fizik ve kimyanın da aynı sorunsala dahil olmasını sağlayan deterministik tezinde, günün birinde evrendeki tüm yasaların bilindiğinde gelecekteki tüm olayların öngörülebileceğini söylemişti. Zaman içerisinde bilim adamları evrendeki tüm yasaları bilen ve geleceği görebilen bir bakıma tanrıya denk gelen bu varsayımsal varlığa LaPlace’in Şeytanı adını takmışlardı.

Benzer şekilde, dünya siyasetinde Hitler, Stalin, Mao gibi daha pek çok tarihe damga vurmuş liderin hayatı incelenerek tanrı arketipi ile olan ilişkileri analiz edilse, ilginç sonuçlar ortaya konabilir. Ancak gerçek hayat bir noktadan sonra tanrısal düzene uygun hareket etmekten vazgeçer ve kaosa doğru eğilim gösterir. Bu noktada tanrının eseri olan dünyada türbülans süreci başlamıştır. Bilim adamının bilimsel araştırmasının sonucu beklediği gibi gerçekleşmemiş, geçerli bilimsel teoride anomaliler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu noktadan sonra süreç önceden tahmin edilemez bir nitelik kazanır. Sanat dünyası açısından, krallığı savunmak amacıyla roman yazdığını söyleyen Balzac’ın bir kralcı olarak değil, insan ruhunun kaotik derinliklerini yansıtan bir yazar olarak tanınması bu sürecin öngörülemezliğini ortaya koyan örnekler arasındadır. Shakespeare’in bugünkü okurları Freud, Marks ya da kaos kuramları ışığında yeni anlamlar yükleyebilir oyunlarına. Dolayısıyla sanat yapıtları da kaotik dizgeler gibi dinamik, akışkan, değişken ve öngörülemez süreçlerdir ve “belli yasalara uyan kuralsız davranış” olarak nitelenebilecek kaotik davranışlar gösterirler. Düzenle rastlantı, basitlikle karmaşıklık bir arada olabilir. Bu gerilim, kaosla düzeni birlikte içeren, yaratıcı ve yeni açılımlarla zenginleşmeye yatkın yapıtların yaratılmasını sağlar. Truman Show’la başlangıcını yaptığımız Kaos ve Sinema yazı dizisinde incelenen sinema filmleri, öncelikle konu ve senaryolarının kaos kavramıyla ilgisi göz önünde bulundurularak yazı konusu yapılmaktadır ancak sinemanın başlı başına bir sanat dalı olduğu ve çok farklı ve çeşitli ifade olanaklarına (sözgelimi kurgu) sahip olduğu gerçeği de göz ardı edilmemektedir.

Modernizm, sadece kendini değil, bütün dünyayı bunalıma sürükleyen karakteristik ilke ve idealleriyle, modernlik sonrası dönem için kaotik bir zemin hazırlamıştır. Hayatın her alanında etik, estetik, sosyo-politik, teknolojik ve bilimsel tesirlerini tecrübe ettiğimiz bu kaotik dönemde, postmodernite bize, sistematik-söylemsel bir çözüm vazetmiyor. Bilakis bunalımı daha da derinleştiriyor ve aslında bunalımın varlık ve oluş sorusuyla ilgili olduğunu ihsas ettiriyor. Metinsel kültür bunalımından, görsel bunalım kültürüne geçişin en önemli işaretlerinden biri olan sinema da postmodern kaosun anlamı buharlaştıran gelişimine eşlik ediyor. Batı’nın bilim ve düşünce tarihinin eleştirisini yapan modernizm karşıtı düşünürlerin öne çıkardıkları temel kavramlardan hareketle, sinemanın gelişim tarihinin yeniden ele alınması, günümüzde zamana hakim olan (post) apokaliptik terörün etik, estetik, fenomenolojik ve ontolojik boyutlarının anlaşılmasına katkı sağlayabilir.

Yönetmenin “Bu bir yaşam: Ne senaryo, ne suflör.” diye algılamamızı etkilemeye çalıştığı açılış sahnesinde, Truman’ın aynadaki yansımasına ve o yansımanın yönetmenine, “Yapamayacağım, bensiz devam etmeniz gerekecek.” yanıtından itibaren biz modern çağın “özgür” bireylerinde kimlik krizleri depreştiren senaryosuyla sarsıcı bir filmdir karşımızdaki. “Bir şirketin evlat edindiği ilk insan” olan Truman, Hollywood’da inşa edilmiş, dünyanın Çin Seddi’nden sonra uzaydan görülebilen tek inşası olan bir kavanoz dünyada yaşamını her şeyden bihaber sürdüren bir adamcağızdır senaryoya göre. Modern insanin en saf halini (her iki anlamda da) yansıtması ve bir kültürel tüketim nesnesi olarak yaşamlarımızın gerçekliği yanında, kurmaca öykülerin hayli kısır kalmasıdır. Çünkü nesne yani Truman; gerçektir, yaşadıkları gerçektir: en usta oyuncunun başaramayacağı bir doğaçlamayı sergilemekte; en maharetli yönetmenin bile biçimleyemeyeceği mükemmellikteki bir rolü; bizatihi kendisini oynamaktadır. Bundan daha iyi “şimdi ve burada” örneği bilen varsa söylesin. Bu saflığı pekiştiren hatta daha da derinleştiren şey ise onun (senin, benim) kuşatılmışlığıdır.

Truman bir prototiptir, özel olarak döllenmiş bir yumurtadır, annesinin rahminde bile özeli olamayan bir toplum ucubesidir ama bizim ucubelerimizden bir tek farkı vardır: hiç kaybetmediği saflığı. Kendisi için çizilen rolü habersizce oynamaktadır, her şey ne kadar da kusursuzdur, taşlar yerli yerindedir sanki. Bir gün birisi çıkar ona anlatmaya çalışır bu hayatın aslında ona ait olmadığını: susturulur o birisi. Bir gün bakmakla görmek arasındaki farkı anladığında, kendince kusursuz olanı yarattığında o da farkına varır. Yapay dünyasının tanrılarının yarattığı yapay fırtınalar bir fayda vermez, o kıyıdan çok uzaklaşmıştır artık iş işten geçmiştir. Spot ışıkları kapanır. Babasıyla aslında hiç görmediği deniz kıyısında gezerken şöyle demiştir: “Baba büyüdüğümde cesur bir denizci olmak ve tüm dünyayı boydan boya dolaşmak istiyorum.” İzleyen düşünür, belki bir iki damla süzülür göz çukurlarından aşağı, gözyaşları yapay olabilir mi?

Kendi küçücük dünyasını gerçek dünya sanan Truman, zaman içinde aslında etrafında olan biten her şeyin bir tekrardan, yaşadığı dünyanın ise bir kurgudan ibaret olduğunu anlar. Ancak bu kurmaca dünyanın içinden çıkmak hiç de sandığı kadar kolay değildir. Günde 24 saat 5000 kamerayla hayatının her anı gözetlenen ve naklen yayınlanan bir insan olarak Truman, hayatını sarmalayan bu yalan dünyadan kurtulabilmek için korkularının üzerine gitmek, güven içinde olduğu bir dünyadan gerçek dünyaya açılan kapkara bir kapıdan geçerek kendisini bekleyen belirsizliğe adım atmak zorunda kalacaktır. Filmin son sahnesinde yönetmen Truman’ın (ve tabii ki izleyicinin) aklını çelmeye çalışır. Ed Harris’in canlandırdığı karakter, yani Truman Show’un yönetmeni, Truman’a “Dışarıda içerdekinden daha fazla bir şey yok, hatta içerde daha fazlası var, burada güvendesin.” der. Ama Truman içine kapatıldığı hapishanede kalmayı tercih etmez tabii ki. Bu yönüyle, dünyayı değiştirmek için farkındalığın ve iradenin öneminin altını çizen bir filmdir kanımca.

24 saat kameralarla gözetlenmesek de, içinde yaşadığımız şu dünyanın bizim için uydurulmuş-kaydırılmış bir kurgu alem olduğunu düşünürsek, “Bu kurguyu değiştirmek sizin elinizde.” diyor film bize. Verdiği tüm mesajlarla başta kapitalizm olmak üzere ciddi bir Hollywood ve popüler kültür eleştirisi yapıyor Truman Show. Kader, irade, özgürlük ekseninde felsefi okumaya da imkan veren senaryoya sahip film, yöneten yönetilen ekseninde sosyo-politik çağrışımlara sebep olacak çarpıcı diyaloglara da sahiptir. En küçük ayrıntısına kadar yaşamını kurguladığı Truman’a haksızlık yaptığı suçlamasına maruz kalan yönetmenin “Ona bir cennet yarattığı, gerçek hayattaki her türlü suçtan, suçludan, tehlikeden arınmış bir ortamda konforlu ve güvenli bir yaşam sağladığı…” cevabındaki “iyi niyetli yönetici” pozunda, halklarına “güvenlik ve konfor” sağladıkları iddiasıyla onların özgürlüklerini gasp eden liderlerin gölgesini görmek mümkündür.

Aslında iyi niyetlidirler; bireyin güvenliğini ve konforunu sağlama çabasından gözlerine uyku girmiyordur, her şey “Trumanlar” içindir. Truman’ın, yarattığı sahte güvenlik ve konfor cennetinin dışına çıkmasını engellemek için küçüklüğünden itibaren bilinçaltına “deniz korkusu” yerleştiren yönetmenin şahsında, bizi bazı politikalarına ikna etmek için küçüklüğümüzden itibaren oluşturdukları korkularımızdan yararlanan modern zaman tiranlarının prototipini görmek mümkündür. Filmde Truman’ın başına geldiği gibi, gerçeğe ve kaderimize yelken açmaya karar verdiğimizde işte bu önceden bilinçaltımızda kurgulanmış korkularımızı depreştirip geri dönmeye zorlayacak suni fırtınalarla karşılaşacağımızı biliyoruz. Truman’a her şeyin bir oyun olduğu gerçeğini fısıldayan sevdiği kız hakkında kurgucuların verdiği hüküm ise ürperticidir: “İnanma, o bir şizofren”. Bu noktada, günümüzün en önemli düşünürlerinden Deleuze ve Guattari’nin kapitalist sistemle ilgili olarak söyledikleri “yalnızca şizofrenlerin sistemin dışında kalabileceği” tespitini hatırlamamak mümkün değildir.

Truman’ın kendisine ait olduğu iddia edilen yaşamından trajikomik bir şekilde tünel kazarak kaçmasından sonra, 30 yıllık yayının “Teknik bir arıza, lütfen bekleyin.” denilerek kesilmesinin, demokrasilerin, özgürlüklerin rafa kaldırıldığı “Politik bir arıza oldu, lütfen beklemede kalın.” anonslarını çağrıştıran bir yönü de var. Yönetmen, korkularını aşmayı başarmış bir şekilde suni fırtınayla mücadele ederek yoluna devam eden Truman’a hüzünle bakar ve sorar; “Truman, where are you going?

Gerçeğe, elbette ki gerçeğe, her türlü sürprize açık, kaotik, özgür, kaderinin efendisi olacağı gerçek dünyaya.

Sadece aktörü olmayacağı, yönetmenliğini de üstleneceği gerçek hayatına, kendi kaosuna…

Filmden Unutulmaz Alıntılar

Truman Burbank
-Olur ya sizi göremem, şimdiden: iyi günler, iyi akşamlar ve iyi geceler.
-Beynime hiç kamera koyamadın.
-[Meryl mutfak aletleriyle tehdit ederken] Ne yapmak istiyorsun? Rendelemek mi, dilimlemek ya da doğramak mı? Birçok seçeneğin var.

Diyaloglar

Genç Truman: Ben kaşif olmak istiyorum, tıpkı Büyük Magellan gibi.
Öğretmen:[Haritayı gösterek] Geç kaldın, burada keşfedilecek yer yok!
*
*
*
Truman: Lauren? Di mi? Kitabın üzerinde öyle yazıyor.
Lauren: Lauren. Evet, evet doğru.
Truman: Ben de Truman.
Lauren: Evet, biliyorum. Bak Truman, seninle konuşmama izin verilmedi, anlıyor musun?
Truman: Tabi, anlayabiliyorum. Ben hayli tehlikeli biriyim.

Kaynaklar
*Bulutsuz, S., “Kaostan Kaçanlar, Kaosla Coşanlar”, Mantık, Matematik ve Felsefe II. Ulusal Sempozyumu: Kaos, 21-24 Eylül 2004, Assos, Çanakkale, 2004
*Gleick, J., Kaos, Tübitak Yayınları, Ankara, 2000
*Gökberk, M., Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1996
*Kuhn, T. S., Bilimsel Devrimlerin Yapısı (Çev. Nilüfer Kuyaş), 6. Baskı, Alan Yayıncılık, İstanbul , 2003
*Ruelle, D., Rastlantı ve Kaos (Çev. Deniz Yurtören), 7. Baskı, TUBITAK, Ankara, 1996
*Porush, D., “Fictions as Dissipative Structures: Prigogine’s Theory and Postmodernism’s Roadshow”, Chaos and Order: Complex Dynamics in Literature and Science, ed. N. K. Hayles, Chichago, The University of Chichago Press, 1991
*Prigogine, I. ve I. Stengers, “Order Out of Chaos: Man’s New Dialogue with Nature”, New York, Bantham Books, 1984
*Şentürk, R., Postmodern Kaos ve Sinema, İz Yayıncılık, İstanbul, 2007

Web
*Safran, B., Aşkın Türbülansı ve Garip Çekici, Garip Çekici, 12 Haziran 2007
*Safran, B., KAOS: HİÇLİK Mİ YOKSA TANRILARIN TANRISI MI?, Garip Çekici, 01 Temmuz 2007
*Safran, B., Kaotik Edebiyat ve Sinema, Garip Çekici, 23 Temmuz 2007
*Safran, B., Laplace’in Şeytanı, Garip Çekici, 28 Aralık 2008,
*Wikipedia – Truman Show
*Sinema.com – Truman Show
*Sinema.com- Truman Show Medyatik Bir Dram
*EkşiSözlük – Truman Show

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page