Fotoğraf: Pınar İlkiz "Balkon Güzelleri" - Öykü: Pervin Yıldırım

[col-sect][column]“Hüzün koymuşlardı avcuna, bir tutam kına yerine…”

Yine belirdi aynı cümle! “Hüzün koymuşlardı avcuna bir tutam kına yerine…” Bu sahipsiz cümle, zihninin içinde dönüp duruyordu. Aslında bir yerden hatırlıyor gibiydi bu cümleyi ama bir türlü çıkaramıyordu…

Halbuki yazmaya başladığı son öyküye odaklanması ve onu bir an önce bitirmesi gerekiyordu. Saatlerdir bilgisayarın başında boş gözlerle ekrana bakıyordu. Şu cümle bir terk etseydi zihnini, her şey daha kolay olacaktı.

“Hüzün koymuşlardı avcuna bir tutam kına yerine…” Lanet olasıca cümle yine yankılandı zihninde. Öfkeyle ayağa kalkıp yazı masasına, bir yumruk indirdi.

“Defol git!” diye bağırdı. Masanın üzerindekiler zıplayarak eski yerini almış, ancak eli çok acımıştı. Sessizlik…

Derin bir nefes alıp tekrar masaya oturdu. O sırada içerde, salonun kapısının açıldığını duydu. Korku dolu bir şaşkınlık yaşadı. Evde kendinden başka kimse yoktu! Kedi, diye düşünüp rahatlayacaktı ki, onu az önce dışarı çıkardığını hatırladı. Ayrıca Usta, yani kedisi kendinden beklenmeyecek sesler çıkarırdı tamam da, daha önce kapalı bir kapıyı açtığı hiç görülmemişti.

Kendini toparlayıp, salona bakmaya karar verdi. Eline, kendini koruyabileceği bir şey alıp almamak konusunda tereddüt yaşarken köşedeki büyük şemsiyeyi fark etti. Babasının eski şemsiyesi. Odada, bu amaçla kullanabileceği tek şey bu şemsiye idi. Onu almak üzere sessizce yerinden kalkarken, yıllardır köşede sessizce bekleyen bu şemsiyenin sonunda bir işe yarayacağını düşünüp, kendince bir teselli hissetti.

Odadan çıkıp sessizce salona yaklaştı. Evet, kapı açılmıştı. Hem de ardına kadar. Oysa bu kapının önceden kapalı olduğuna emindi. Demek, içerde gerçekten biri vardı… Kalbi hızla çarpmaya başladı. Ya elindeki bu külüstür şemsiyeyi gerçekten kullanması gerekirse? Ya şemsiye işe yaramazsa; ya da gerçekten işe yararsa? Her ihtimalin, canını sıkabilecek sonuçlar doğuracağını fark etti. Acaba kapıyı açıp evden çıkıp gitse, daha mı iyi olurdu? Şemsiye ile biraz dolaşıp geri gelirdi. İçindeki ses “Saçmalamayı kes!” diye bağırdı. “Gir ve gerekeni yap!”. “Söylemesi kolay tabii!” diye cevap verdi içindeki sese. “Öyle derinlerde bir yerlerde gizlenip komut vermesi kolay! Gel sen gerekeni yap da, göreyim!” Ve ekledi… “Ama yapacak başka bir şey de yok galiba…”

Sessizce salonun kapısına yanaştı. İçeri doğru kafasını uzattı. O da ne? Kafasını uzatması ile çekmesi bir oldu. Şaşkınlıktan dona kalmış bir vaziyette, içerdeki görüntüyü düşündü. Salondaki kanepede, üzerine geleneksel kına gecesi kıyafeti giymiş bir kız oturmaktaydı. Başı, kırmızı bir örtüyle kapalı…

“Çıldırıyor muyum acaba?” diye düşündü. Hırsız filan olsa tamam da… Bu da, nereden çıkmıştı şimdi? Zihninde aynı cümle parladı. “Hüzün koymuşlardı avcuna, bir tutam kına yerine…” İşte! Lanet cümle geri gelmişti! Tabii ya! Bu görüntünün, bu cümleyle bir alâkası olmalıydı. Böyle düşünmek onu biraz rahatlattı. Kafasını tekrar uzatacak cesareti buldu. Odaya tekrar baktığında, kıpırtısız vaziyette oturan kına gecesi kıyafetli kızın elinden uzanan ipi fark etti. Elleri bu kalın iple bağlanmış gibiydi. Kafasını hemen geri çekti. Bu görüntü, zihninde bir ışık yaktı. Bu görüntüyü çok iyi biliyordu sanki… Evet! Bu, içerde oturan; hikâyelerinden birinin kahramanı idi! Uzun yıllar önce yazdığı bir hikâyenin! Şu lanet, tekrarlanan cümle de, o hikâyenin bir cümlesi idi. Neydi o öykünün adı?…  Neydi?…  Kafasını uzatıp tekrar bakarken aklına geldi: “Kördüğüm!” Tam bunu hatırladığında kız yok oldu. Korkuyla irkildi. Gözlerini açıp kapatarak tekrar baktı. Evet, salon boştu!

Rahat bir nefes aldı. Acaba, son zamanlarda kullanmaya başladığı depresyon ilacının yan etkisi miydi bu? Tabiii ya, çıldırıyor olamazdı ya! Ama, doktor ona sıkı sıkı tembih etmişti; “Bu ilaç günde bir kez alınacak, kafanıza göre doz arttırılmayacak ona göre!…” diye. Orada uslu bir çocuk gibi başını sallamış, ancak eve geldiğinde ilacı kafasına göre kullanmıştı. Hatta son zamanlarda günde üç taneye kadar çıkarmıştı. Halsizlik, uyku filan yapıyor ama rahatlatıyor da diye düşünüyordu. Demek, epey ileri gitmişti.

Tekrar diğer odaya geçti. Şemsiyeyi bırakıp, bilgisayarın karşısına oturdu. Artık, şu lanet cümleden de kurtulduğuna göre, öyküsünün sonunu yazabilirdi.

Aklına hiçbir şey gelmiyordu… “Bir ilaç daha mı alsam?” diye düşünürken, içerden bir ses duydu. Korku ile kulak kabarttı.

Sanki evde bir şey dolanıyormuş gibi sesler geliyordu. Garip kıpırtı sesleri… Panikle aklından yazdığı bütün öyküleri geçirdi… Öykülerin kahramanlarını… İçini bir telâş kapladı. Ya, o yazdığı saçma sapan fantastik öykülerden birinden garip bir yaratık çıkıp gelmişse… Ya, öykünün adını hatırlayamaz ise… Ki, bu kafa ile büyük ihtimalle hatırlayamayacaktı. Keşke yazarken daha dikkatli olsaydım diye düşündü. İyi de kimin aklına gelirdi ki, yazdıklarının canlanacağı?[/column]

[column]Yukarı doğru bakıp, o hapları bir daha leblebi gibi yutmayacağına yemin etti. Ses yaklaşıyordu.

Hatta bu durumdan kurtulursa ilacı bırakacağına… Ses daha da yaklaştı.

Ve fırsat buldukça, hayır kurumlarında gönüllü olarak çalışacağına… Ama fayda etmedi.

Ses iyice yaklaşmıştı. Kalbi deli gibi atmaya başladı. Gözlerini kapatıp, elleri ile başını koruyarak bilgisayarın üzerine kapandı.

Ses odaya girmişti. Kalbi her an yerinden fırlayacakmış gibi atıyor, her an üzerine bir darbe bekliyordu. Ayaklarına bir şey sürtündü. Korkuyla irkilip yere devrildi. Ama hâlâ gözlerini açmaya cesaret edemiyordu. O an kulağına bir martı sesi geldi. Şaşkınlıkla gözlerini açtı.

Karşısında bir martı duruyor, tüm sevimliliği ve şaşkınlığı ile gözlerinin içine bakıyordu. Martı ile birkaç saniye bakıştıktan sonra korkusu şaşkınlığa dönüştü.

Martı, onu inceledikten sonra arkasını dönüp, tekrar içeri doğru yöneldi. Martının bir kanadı yoktu! Ebediyen yürümeye mahkûm bir martı! Şaşkınlığı hüzne dönüştü.

Ayağa kalkıp, evin girişinden içerideki odalara doğru yürüyen tek kanatlı martının arkasından baktı. O sırada evin kapısında, Usta’nın miyavlama sesi duyuldu. Martı geri dönüp, şaşkınlıkla kapıya baktı. Usta’yı içeri alamazdı. Bu martıyı biran önce, geldiği yere göndermeliydi. Kapıya doğru bakarak; “Hayır oğlum, git biraz daha dolaş!” dedi. Bu kedinin hiçbir zaman söz dinlediği görülmemişti gerçi. Usta, inatla kapıyı tırmalamaya başladı. O ise, düşüncelerini toparlamaya çalışıyordu.

Martı masum gözlerle ona baktı tekrar. Yazdığı hikâyelerin hiç birinde tek kanatlı bir martı olmadığına yemin edebilirdi… Öyleyse, bu martıyı nasıl geri gönderecekti? “Bilmiyorum!” dedi öfkeyle. İçindeki ses, “yazdıklarında değilse, yazacaklarındadır belki…” diye fısıldadı. Şu ses bazen kabalaşıyordu filan ama bazen de muhteşem tespitlerde bulunuyordu. Tabii ya! Onu, yazdığı öykünün sonuna ekleyebilirdi. Ya, fazlalık gibi durursa? Hem, şimdi ne alâkası vardı ki bu öykü ile tek kanatlı bir martının? Ama öyküden ziyade, martının gönderilmesi önemliydi şu anda. Üstelik bugüne dek yazdıklarının da muhteşem öyküler olduğu söylenemezdi. Aralarına bir vasat öykü daha katılsa kıyamet mi kopardı?

Bilgisayarın başına oturdu. Martı da onu takip etti. Kendi kendine bu şirin kuşa ısındığını hissetti. O yüzden, onu kapıyı tırmalayan Usta’ya yem etmeden göndermeye karar verdi.

Derin bir nefes alıp, yazmaya başladı.

…Adam, kadına ne söyleyeceğini bilemedi. Ne söylese gitmesini engelleyemeyeceğini hissediyordu. Hüzünlü gözlerini yardım istercesine denize çevirdiği sırada bir ses duydu.  Uzaktan küçük, paytak adımlarıyla bir martı onlara doğru yürüyordu. Adam, martıya dikkatle bakınca, bir kanadının olmadığını fark etti. Kadına döndü ve sevgi dolu bir ses tonu ile konuşmaya başladı.

“Şu tek kanatlı martıyı görüyor musun? Senin yokluğunda ben kendimi onun gibi hissediyorum işte! Gitmek istediğim yerler için, bir kanadım eksik; kaldığımda ise bulunduğum yere yabancı… Ne gidebiliyorum, ne de kalabiliyorum…”

Kadın hüzünle önce martıya, sonra adama baktı. Gözlerindeki hüzün bir anda dağıldı ve sevgi dolu bir ışıltıya dönüştü.

“Hadi, bir şeyler yiyelim. Karnım acıktı.” dedi….

Son kelimeyi de yazıp başını yana çevirdi. Martıyı görmek için. Ama martı yoktu! Gülümsedi…

Masasındaki ilaca takıldı gözleri.

“Bu kadar heyecan yeter!” dedi.  İlaç kutusunu alıp camdan dışarı fırlattı.

Kapıdan öfkeli bir miyavlamanın yükseldiğini duydu.

“Bekle Usta, geliyorum! Neler kaçırdığını bir bilsen?” diyerek kapıya doğru yürüdü.[/column][/col-sect]

Fotoğraf: Pınar İlkiz "Balkon Güzelleri" - Öykü: Pervin Yıldırım