Balkonumda oturdum. Camımı araladım ve rüzgârın sağ kolumu emmesine izin verdim. Karşıda yan yana iki apartman. Salonları bana, odaları birbirine bakıyor. İşte bir erkek bacağı yan odanın balkonunda geziniyor. Sonra da bana bakan balkonda. Aynı bacak mı? İnsanların, odalarında farklı kimliklerine büründüklerine inanırım. Orada farklı bir pasaport geçerlidir. O zaman aynı bacak olamaz. Odalarındaki aynaya bakar insanlar ve o gün dünyayı nasıl kandırdıklarını/kandıracaklarını düşünürler. Her ruh bununla utanır, evet, başını çevirir, ama beden gurur duyar, her zamanki gibi. “Ne kadar iyi bir yalancıyım!” Çoğumuz elbisemize göre, tenimizi kapatan şeye göre kişiliğimizi belirleriz. “Bugün dar kotumu giyip seksi görünmeliyim.” , “Mor kravat ve puro… Sonra hepsi benim.” O gün J. de böyle düşünüyordu. Biliyorum çünkü J. artık benim!

***

Kendi odasında/adasında aynaya baktı ve kim olmak istediğini düşündü aksinde. Saat henüz altıydı, uyanalı pek de çok zaman olmuştu-ah uyumuş muydu ki ?, ama ay oradaydı. Kafasının üstünde, sol tarafta. “Katil olunabilecek bir gün. Öyle parlak ki ay!”

Tahta masasında minicik kalmış bir mum, iki kalem ve saman kâğıtlar. Kedisi ortalıkta yoktu ilk kez. Saçını taradı; can alırken bugün güzel görünmeliydi. Kadın sesleri geliyordu -yaşlı kadın sesleri. Camın önünde değillerdi bile halbuki. Kirli beyaz perdesinin uçları rüzgârdan dışarı çıkmıştı. Ay vardı -hala- ve doluydu.

Dışarıdaydı artık. Dudaklarında kırmızı şarap tadı vardı. Keyifliydi. Bugün kendini oldukça seviyordu. İçeride ve dışarıda başkaydı. Aynada aksini görmedikçe mutluydu belli ki. Apartmanların zillerine basıyordu yanlarından geçerken ve sesleri duymuyordu.

***

Birini öldürebilmek… Ruhu ve bedeni ayırabilmek… Buna karar verecek iradeye sahip olmak… O gücü ve zayıflığı yaşamak… Hani belki en dipteyken bambaşka bir tepede olmak… Eğer kanının sıcak olduğunu, başkalarının kanlarını durdurarak anlayabiliyorsa insan, o zaman öyle olmalıydı.

-Hey dikkat etsene!

Amacı yokmuş gibi yürüyordu, geçiyordu insanları. Eğer onlara çarpmazsa onu fark etmiyorlardı bile. Ya öldürürse? O zaman zorunda kalacaklardı.

Vücudu ses çıkarıyordu; orta kısmı. Mide demiyordu. Sadece sol tarafı, sağ tarafı ve orta kısmı vardı bedeninin J. için. Kim karşı çıkabilirdi ki?

Hava kararmıştı artık. Şarap istedi, kırmızı. Dudaklarındaki tat geçmişti zira. O hep orada olmalıydı. Herkes kendi yerinde, J. hariç.

Köşede piyano çalan bir kız gördü. Tombul yanakları ve ayakları vardı. Pembe bir burnu ve mutsuz küçük gözleri. Kimse ona bakmıyordu. Sanki piyanodan ses yerine sessizlik akıyordu. Sanki kız kendi odasında/adasında çalıyordu. Masalardaki insanlara omuz atmak gerekirdi ve yoldakilere. “Fark edilmek için can yakmalısın. İşte benim felsefem.” Cebinden çıkardığı bıçakla masanın üstüne J. yazdı. “Ah piyano çalan zavallı küçük kız. Seni duymaları için neler vermezsin. Belki kendini bile. Ha ne dersin? Ruhunu kim görsün? O can yakamaz ki. Al eline bir taş ve fırlat şunlara. Şu ölmüş suratlara, ama seni ben mutlu edeceğim. Ruhun bana hayran olacak. Efendim? Bedenin mi? Üzgünüm canım.”

***

Çıkış kapısında bekledi onu. Kız çıktı. J. çıktı. Kız yürüdü. J. yürüdü. Pembe bulutlar vardı uzakta. Kafasının üstünde, sol tarafta da ay. “Katil olunabilecek bir gün. Öyle parlak ki ay!” Etrafta çok fazla insan vardı. Demek ki çok geç olmamıştı henüz.

Uygun bir saat. “Ah siz insanlar! Ruhlarınızı nereye gömdünüz söyleyin. Yüzleriniz umutsuz. Mor birer kravat takın beyler ve dar kotlar diyorum bayanlar. Fark etmeniz için ne yapmam gerek?”

Biraz daha yürüdüler. Kız önde ve J. arkada. Henüz o bile fark etmemişti. Tahmin edebilseydi başına neler gelebileceğini, belki ona bakardı. Bir kez yeterliydi yaşamaya devam edebilmesi için. Nereden bilecekti? J. verecekti ona hayatı asıl şimdi, piyano çalan parmakları hissizleşince, ruhu bilecek ve J.’ye hayran olacaktı.

Kız durdu. Karşıya geçecekti birazdan. J. durdu. Karşıya geçmesine engel olacaktı, nefes almaya devam etmesine de. Yakınına geldi kızın. Kız kaldırmadı başını yerden. J. Kaldırmadı gözünü üstünden kızın. Daha da yakınına geldi J. Kızın gözleri-her şeyi- hep yerde. J. , elinde bıçak, her adımında kızın ardında… Hafifçe oynadı elindekiyle. Bıçağın sert kabzasının piyano çalan parmakları denli yumuşak-belki de nasırlı- olmasını istedi.

Oldukça ağırdı bıçak. Ve sertti. Ve kabaydı. Gizlice mor kravat takar adamlar gibiydi. Eline ağır gelen bıçak artık nedense hissedilmez olmuştu. Ah işte buydu! Herkes ona bakıyordu şimdi. Korku, şaşkınlık, endişe vardı yüzlerinde. Kaybettiğimiz şeyi beklemediğimiz anda bulmanın hissi kadar rahat bir anımızda istemeyeceğimiz her şey vardı. Tam olarak ona da değildi çevrilen boş gözler. Pembe dudaklı kız yerdeydi, kandan minik bir havuz çevrelemişti onu. Birkaçı onu tanıyordu sanki. Derken J. yığıldı yere elinde bıçağı ve vücudunun orta yerinde koca bir yarıkla. Etrafta kim varsa gözleri ondaydı tam o dakika. O ise sanki gülüyordu. Artık ses gelmiyordu vücudundan. Ağzında şarap tadı, kırmızı. Kalabalığı gören geliyordu bakmaya. Fark etmemek imkânsızdı yerde yatan kırmızı bedenleri. Henüz yirmi beş dakika olmamıştı bile, ama o kalabalık, cansız yüzlerini de alarak dağılmaya başladı.

-Yazık, dertleri neydi acaba?
-Tüh tüh…

Yalnızca bir kişi kaldı başlarında. Saat artık geç olmuştu. Eğilip yerden ucu kırmızı bıçağı aldı. Yüzü aydınlıktı. Masadaki, sokaktaki insanlar bunun yarısı kadar aydınlık olabilirler miydi hayatları boyunca? Saçlarının ucuna kan bulaştı, ama az. Kan kokusu… oldukça tanıdık. Sanırım… O bendim ve artık huzurluydum.