Labradford’un dinleyeni umursamaz nağmeleri yayılırken geceye, huşu huşu huşu gibi humalar dört bir yanında gibi, distorsiyon ve vokader yaygınlaşmadan önce mikrofona sarılan kalın bez parçasının sarıldığı, buğulandırdığı, mekanize ettiği kelimeler dolduruyor her yanımızı. Şöyle ki: Belgesel denen form bir kategori şeklinde değil de, yaşamadığımız acıyı duyumsamamız için kendi başına, mütevazi bir araç işlevi görmeliyse, görmeli, Tarkovski, Tarr ve Kiarostami’den el almış, bunu kuşkusuz özgün bir durağanlıkla anlatır gibi yapmadan, açıklıkla göstermiş, dürüst bir film de gözlere yayılıyor. Filmi iki gözümüzle aynı anda izlediğimizden emin miyiz. Karşımızda tek mercek üzerinden bize aktarılmış bir resimler yığını düşerken, iki gözümüzü de kullanmamız gerektiğini, kullandığımızı düşünmek bedbaht değil midir. Belki de iki gözün birbirinden bağımsız hareket edebileceği elastikiyete kavuşamamış ilkel canlılar olarak, filmleri gereğinden fazla anlama boğacak densizliklerimizi entelektüel birikim diye yuttuyoruz. Lütfen. Uzanarak ekrana bakalım. Bir akşamdan bir akşama, bir sürgünden bir sürgüne, ölülerini gömmeye dönen bir insanın elinin ayağının gitmemesini izliyoruz. Kendi yasımızı ve ölülerimizi ve yanık insan bedenlerimizi görmezden gelmenin büyük becerisiyle, yas nasıl tutulur, ölüler nasıl kaldırılır, yeniden ve baştan, öğrenmeye başlıyoruz.

Labradford dinleyin, sızınız azalırsa.