[one_third]

 

“Cornell onu çocuk gibi sevindiren objeler -deniz kabukları, kelebekler, pullar, oyuncaklar, bilyeler- ile, bir yetişkin olarak takıntılı olduğu nesneleri -balerinler, boş kafesler, gökyüzü haritaları, Chaplin, Mallarmé, tahta çekmeceler, çalılar- bir araya getirmeyi başardı.”

“Benjamin, ‘Pasajlar’ projesinde flaneur kavramından söz ediyordu. Benjamin’e göre labirent, tarihsel olanın düşsel mimarisidir.”

“Cornell kolâjlarında da tıpkı kutularında olduğu gibi görsel şiirin en üst noktasında seyreden bir fantezi dünyası mevcuttur.”

– film: bookstalls (1930’lar-9 dk)

The player will show in this paragraph



[/one_third] [two_third last] [dropcap]J[/dropcap]oseph Cornell, Alman kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1903 yılında, New York’ta dünyaya geldi ve 29 Kasım 1972 tarihinde, 69 yaşında öldüğünde, New York’taki sanat camiası tarafından pek de tanınmıyordu. Zaman geçtikçe, günümüzün tanınan sanatçılarından biri haline dönüştü.

Cornell’ın olağandışı kişiliği ve kendine özgü yaşantısı, onun etkileyici bir figür haline dönüşmesinin başlıca sebebiydi. Sanat camiasında utangaç bir insan olarak tanınıyordu fakat ailesi ve arkadaşlarına karşı oldukça neşe doluydu. Çoğunlukla bir münzevi olarak bilindi. Hiçbir sanat okuluna gitmedi, hayatı boyunca ailesiyle birlikte, basit müstakil bir evde yaşadı. Çalışmaları, Avrupa sanatıyla, bilhassa 19. Yüzyıl Romantik Balesiyle derin bir bağ taşısa da, hayatı boyunca hiç Avrupa’ya seyahat etmedi. Fakat rüyaları ve fantezileri yüzünden, Cornell’ın o halinin Romantik Çağ’a ait biri gibi olduğunu rahatlıkla düşünebiliriz.

Cornell’ın sanatı bilmecemsi kişiliğinin yansımasıdır. Çalışmalarının asıl odak noktası ‘gölge kutuları’ydı. Bu küçük ölçekli kutular, tutkalla yapıştırılmış çeşitli kâğıtlardan, reprodüksiyonlardan, bulunmuş objelerden yapılıyordu ve içindeki nesneler tahta bir çerçevenin içinde, bir camın arkasında duruyordu. Cornell bu kutulardan çok sayıda üretmiştir ve kutuların çoğu tarihsiz, imzasızdır. Kendi tabiriyle, kutuları şöyle anlatır: “Gölge kutuları, çocukluk oyunlarının metamorfoza uğramış elementler haline dönüştüğü şiirsel tiyatrolar ve düzenlemelerdir. Kırılgan, ışıltılı küreler, yine parlayan fakat daha sürekli gezegenler haline dönüşür – ay ve gelgitleri çağrışımı- daha az belirgin su, denizköpüğünün büyüleyici beyazlığını ve neşeli piposunda cisimleşen dalgalı bulutu belirginleştirmek için, suların sürüklediği dal parçaları bir perdenin önünü oluştururlar.”

Bu kutularda, bir çocuğun masum merakı, fantezi ve inşa yeteneği bir araya geliyordu. Kutudan kutuya değişen bu sevecenlik ve umutsuzluk, acımasızlık ve yalnızlık, kutunun içine hapsolmuştu. Her kutu kendi hikâyesini anlatıyordu. Aslında o, çocuksu olanın izini sürüyor, düşlerinden bazı fragmanlar çıkartıp, onları çerçeveliyordu. Düşlerini bu kutuların içine sığdırıyordu. Cornell onu çocuk gibi sevindiren objeler -deniz kabukları, kelebekler, pullar, oyuncaklar, bilyeler- ile, bir yetişkin olarak takıntılı olduğu nesneleri -balerinler, boş kafesler, gökyüzü haritaları, Chaplin, Mallarmé, tahta çekmeceler, çalılar- bir araya getirmeyi başardı.

Benjamin, ‘Pasajlar’ projesinde flaneur kavramından söz ediyordu. Benjamin’e göre labirent, tarihsel olanın düşsel mimarisidir. Paris gibi şehirlerde, şehrin kazısı sadece arkeologlar tarafından değil, sokağın sakinleri tarafından da yapılmalıdır; yani koleksiyoncu, toplayıcı ve flaneurler tarafından. Bu noktada, Benjamin Cornell’a yeni bir ayna tutmaktadır. Cornell’ın tarihi araştırması, New York şehrinin caddelerindeydi. Gezdiği yerlerde gözü sürekli açık biçimde, işine yarayabilecek parçaların varlığını gözlüyordu. Bu parçaların hepsini bulduğu yere göre etiketliyor, gruplara ayırıyordu. Bu durum Cornell’ın bir sanatçı, doğa bilimci ve bir flaneur olmasının sonucuydu.

1920’li yıllarda Cornell, New York’un Fransız sanatından ve klasik müzikten olabildiğince faydalanan kültür-sanat yaşantısına, bir şekilde dâhil oldu. O sıralarda tiyatroya gitmeye ve doğuya özgü ürünler satan dükkânları gezmeye başladı. Bu dükkânlarda ilk kutularını yaparken kullandığı küçük nesneler ve çeşitli Japon baskı resimler buldu. Çeşitli kitapevleri ve beğendiği resimlerin fotokopisini almak için uğradığı Metropolitan Müzesi’nin Kütüphanesi de uğrak yerlerinden olmaya başlamıştı. Çalışmalarında kullandığı malzemeleri çoğunlukla ikinci el dükkânlarından, ucuz eşya mağazalarından, deniz kıyısından, nadir veya ucuz kitaplardan, National Geographic dergilerinden ve daha nice çeşitli yerden buluyordu.

Artık kutuları ve kolâjları onun çocukları gibi olmaya başlamıştı; onlarla sürekli bir diyalog halindeydi. Ve bu kutular ve kolâjlar, bu diyaloğu şimdi bizimle sürdürüyor.

BEYAZ BÜYÜCÜ

Cornell hiçbir sanat eğitimi almamış olmasına rağmen, sonraları New York’taki sanatsal iklimden olabildiğince faydalanmaya başladı. Bu sıralarda, New York’ta yeni avangard galeriler de kurulmaya başlamıştı. Birçok sürrealist sanatçıyla tanıştığı, Julien Levy Galeri de bunlardan biriydi. 1932’de Sürrealist Grubun bu galeride düzenlediği bir serginin katalog tasarımını yaptı. Bu sergiye Max Ernst, Dali, Man Ray gibi isimler katılmıştı. Aynı senenin sonbaharında, Julien Levy Galeri’de Cornell da “minutae, Glass Bells, Coups d’Oeil, Jouets Surréalistes” isimli, gölge kutularından oluşan bir sergi açtı.

Bu vakitler, yapmış olduğu çalışmaların ortak noktaları, küçük ölçekli, kırılgan ve gösterişsiz olmalarıydı. Çalışmalarında Sürrealist tekniklerden faydalanmış olsa da, Cornell’ın 1930’lardaki erken dönem kolâjları savunmasız bir masumiyet ve naiflik taşıyordu; kara mizahtan ve Sürrealist resim ve şiirinde bolca karşımıza çıkan rahatsız edici, grotesk etkilerden oldukça uzaktı. Aslında bu çok bilinçli bir tercihti. Cornell çoğunlukla şiddeti ve kötülüğü reddetti. Bir röportajında şöyle diyordu: “Ben, hiçbir zaman Dali, Breton vb. kişilerin tercih ettiği kara büyüyü sevmedim, bu bana hep uzak gözüktü. Sürrealizmde sevdiğim beyaz büyüydü.”

Cornell kolâjlarında da tıpkı kutularında olduğu gibi görsel şiirin en üst noktasında seyreden bir fantezi dünyası mevcuttur. 60’lı yılların başında Cornell uzun süreliğine kutularından yapmayı bıraktı, çoğunlukla kolajlarına ve filmlerine yöneldi.

Cornell’ın yıllar boyunca Sürrealist grupla bir bağı olsa da, onların etkinlikleri içinde hiç yer almadı. Yine de sürrealizm, yaptıklarını pratiğe dökmesi konusunda ve yaptıklarına bir sanatsal uğraş olarak yaklaşması konusunda onun için bir yol gösterici oldu. Özellikle Max Ernst’ten çok etkilenmiş olduğu söylenebilir. Ernst de dâhil olmak üzere Tanning, Matta, Duchamp gibi birçok sanatçıyla sürekli iletişim içinde oldu ve kimi zaman, onun ziyaretine geldiler.

Ayrıca çalışmalarında Duchamp etkisinin de belirgin olduğu söylenebilir, Misal olarak “Pharmacy” isimli çalışmasında Duchamp’ın 1914 tarihli, Pharmacy resmine doğrudan bir gönderme mevcuttur.

1930’larda Cornell sinemayla da ilgilenmeye başladı ve birçok film çekti. 1936 çekmiş olduğu, ilk filmi Rose Hobart 19 dakikalık bir deneysel filmdi ve bir Hollywood yapımı olan East of Borneo filminin bir kısmının kesilmiş ve yeniden kurgulanmış haliydi. Cornell öldüğü yıla kadar, toplam 14 film çekti. Stan Brakhage da dâhil olmak üzere, birçok farklı yönetmenle çalıştı.

Cornell, çok defalar çocukların algıları en açık ve en meraklı izleyiciler olduğundan söz etmiş, onların masumluklarından ve görmeye olan açlıklarından söz etmiştir. 1972’de hayatının son senesinde, açmış olduğu sergi ‘sadece çocuklar’a açık bir sergiydi. Sergideki her şey bir çocuğun göz hizasına göre yerleştirilmişti ve sergi sırasında vişneli kola ile brownie ikram edilmişti.

Yararlanılan Kaynaklar:

“Joseph Cornell”, Diane Waldman, George Brazillier Inc., New York, 1977

“Joseph Cornell: Stargazing in the Cinema”, Jodi Hauptman, Yale University Press, 1999

[/two_third]
Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page