Akın Çetin – Nasıl keşfettin Joachim Trier’i?

Recep Şener – İntihar üzerine araştırma yaptığım bir dönem vardı. Konuyla ilgili kitapları, dergileri, şarkıları, filmleri araştırıyordum sürekli. Joachim Trier’i de o günlerde keşfettim.

Joachim Trier, Oslo, 31 August filminde toplumsal nedenleri biraz arka plana atıp intihar psikolojisine odaklanmış daha çok.  Anders ile hayat arasındaki yarılmayı, uyumsuzluğu, burjuva yaşantısına olan eleştirisi, saldırganlığı, saplantısını incelikle anlatmış. İntihar etmeye karar vermiş birinin yaşadığı süreci adım adım ele almış Trier.  İntihar konusu, kuzey sinemasının o bildiğimiz soğuk atmosferi içinde ele alınınca daha bir çarpıcı geldi bana. Dramatize etmeden anlatmasını takdir ettim.  Daha sonra seninle konuştuğumuzu hatırlıyorum. Reprise filmini de seninle konuştuktan sonra izledim.  Sen nasıl keşfettin? İlgini çeken şeyler neydi?

Akın Çetin –  Ben ilk olarak televizyonda Altın Lale ödül törenini seyrediyorken gördüm Joachim Trier’i. Reprise’ın fragmanı epey ilgimi çekmişti. Trier de ödül konuşması esnasında “Yabancı dil derslerinde Türkçe öğrenseymişim keşke” gibisinden bir espri yapmıştı. Filme de adama da kanım kaynamıştı. Filmi çok merak etmiştim ama ulaşabilmem epey zaman aldı. Hatta yanılmıyorsam ilk gördükten dört yıl sonra falan izleyebildim filmi. Çok sevmiştim. Yazmaya meraklı insanların başından geçen şeyleri edebiyatta bilinç akışı tekniğine denk düşecek tarzda anlatması çok hoşuma gitmişti. Zaman zaman araya giren bir anlatıcının varlığı da yazılmış ya da yazılmaya çalışılan bir romanmış izlenimi vermişti bana. Çok zekice bulmuştum.

Oslo, 31 August’u da festivalde izlemiştim. Filmi heyecanla beklemiştim, çünkü Reprise en sevdiğim filmlerden olmuştu ve yönetmenin ondan sonra neler yapacağını merak ediyordum. Başta enteresan bir deneyim oldu benim için. Çünkü filmden daha önce hiçbir filmden çıkmadığım gibi çıkmıştım. Olumsuz anlamda söylüyorum bunu. Ama bu durumun askerden yeni dönmemle ve o gün aldığım bazı haberlerle de ilgisi olabileceğini düşünüyorum. Film izlemeye formsuzdum diyelim.

Oslo, 31 August ağır gelmişti bana. Yaşamak demenin savaşmak demek olduğunu vurgulaması ağırdı benim için. Çünkü askerden yeni dönmüştüm ve Anders’inki kadar ağır olmasa da yeni bir başlangıç arifesindeydim. Minimum hasarla atlatılmış askerlik, uzun zamandır görüşülmemiş arkadaşlar, iş başvuruları, görüşmelerde karşılaşılan enteresan sorular… Dımdızlak hissediyordum kendimi. Neticede beni döven filmlerden oldu Oslo, 31 August. Çok iyi ama benim için uzak durulası filmlerden oldu. (Vardır böyle filmlerim. “Hotaru no haka”yı hiçbir güç tekrar izletemez mesela bana.)

Joachim Trier ve Eskil Vogt 4

Recep Şener –  Belli konular etrafında dönüp dolaşan yazarlar, yönetmenler her zaman ilgilimi çeker.  Joachim Trier de böyle biri. Toplumsal bağları zayıf karakterlerin kendileriyle olan savaşına odaklanmış durumda filmerinde. Reprise ve Oslo, 31 August filmleri farklı hikâyelere sahip olsa da benzer yönleri var. Reprise’daki  Phillip,  “Oslo, 31 August”taki Anders aynı mücadeleyi veriyor. İlgimi çeken nokta, her iki karakterin de saplantılı olması ve kendi belleklerine gömülmüş bir halde yaşıyor olmaları. Kendi varoluşlarını inşa ederken saplantıları nedeniyle yıkıma uğruyorlar. Oslo, 31 August filminin girişi bu açıdan önemlidir. Philip’in Kari ile Paris’e gidip daha önce çektiği bir fotoğrafı yeniden çekmeye çalışması benzer bir duyarlılığın ürünü gibi gelmişti bana.

Akın Çetin – Ben de çok seviyorum belli konular etrafında dönüp dolaşan yazarlarla yönetmenleri. Ben de Oslo, 31 August’u izlerken  Anders’i Philip’in devamı gibi düşünmeden edememiştim. Kari ile olan saplantısı bir şekilde sona ermiş (Kari gitmiş, intihar etmiş ya da başka bir ülkeye taşınmış falan), o da başka birini takıntı haline getirmiş.

Phillip’in Kari ile birlikte geçirdiği o güzel günleri tekrar yaşayabilme ümidiyle Paris’e gitmelerinden etkilenmiştim. O senkronu tutturabilmek çok zor ama. Uzun bir aradan sonra bir kafede tekrar buluştuklarında kurgu sapıtıyordu. Ses bandının üzerine konuşulanlardan bağımsız görüntüler düşüyordu. Bunun görsel bir oyundan ziyade aralarındaki kopukluğun göstergesi olduğunu düşünmüştüm.

İkisi de geçmişe takıntılı; biri onu tekrar yaşaması gerektiğini düşünürken diğeri ondan kurtulması gerektiğini düşünse de bir ayağı orada ve oradan kurtulamıyor.

Recep Şener –  İki filmin senaryosunu yazan Eskil Vogt geçtiğimiz yıl ilk filmini çekti; Blind. izledin mi? Vogt’un Trier ile benzerlikleri farklıları neler?

Akın Çetin – Filmi sevdim. Reprise ve Oslo’ya göre daha iyimser – iyi ya da kötü anlamında demiyorum bunu – bir filmdi. Görme yetisinin yok olması gibi oldukça ciddi bir meseleyi duygu sömürüsüne kaçmadan, çok farklı bir yerden anlatıyor. Filmin başlarında bir televizyon programında adamın biri soruyordu “Kör olmayı mı yoksa sağır olmayı mı tercih ederdiniz?” diye. Ben kesinlikle sağır olmayı tercih ederdim. Diğerine göre daha katlanılır geliyor. Kör olsaydım intihar ederdim herhalde. Her neyse. Blind’da en dikkatimi çeken şey Reprise’ta anlatıcının zaman zaman araya girip olasılıklardan söz etmesini burada ana karakter sık sık yapıyor. Gerçeklikle kurgunun harmanlandığı bu sahneleri, o muğlaklığı çok seviyorum. Ayrıca bu bana her iki eserin de yazılmaya çalışılan bir kitap olduğu duygusunu yaşatıyor. Kuvvetli bir edebi tat alıyorum.

Recep Şener –  Filmi geçen yıl İstanbul Modern’de izlemiştim. Eskil Vogt’un tek başına neler yapabileceğini merak ediyordum. Genel olarak bakıldığında Blind filminin karakteri de senaryosunu yazdığı diğer iki filmde olduğu gibi hayatla uyumsuzluk içinde. Görme yetisinin olmaması sebebiyle kendi içinde yaşayan biri. Korkuları, paranoyaları var. Diğer iki filmde olduğu gibi yine bıçak sırtı bir konu var karşımızda. Durumu dramatize etmeden, gözyaşı avcılığı yapmadan anlatmasını takdir ettim.

Blind filmini Oslo ve Reprise filmleriyle yan yana koyduğumuzda Blind daha mizahi duruyor. Eskil Vogt, şartlar ne kadar kötü olursa olsun,  en dramatik şeyin bile mizahi bir yanı olabileceğini gösteriyor bize.  Bu özelliğini çok sevdim. Diğer yandan kurgu olarak da Oslo ve Reprise filmlerinden ayrılıyor bu film. Gelecekte yapacağı işleri şimdiden merak ediyorum.

Joachim Trier ve Eskil Vogt 5

Akın Çetin – Louder Than Bombs’a gelelim. Nasıl buldun filmi?

Recep Şener –  Bu son film beni biraz ters köşeye yatırdı diyebilirim aslında. Kendimi birdenbire bir aile içi meselelerinin içinde bulunca şaşırdım. Trier filmleri şiirsel bir atmosferi, duyarlılığı olan filmler. Son filmi olan Louder Than Bombs’da şiirsellik önceki filmlerine göre daha yoğundu. Önceki iki filmi belli bir tonda ilerleyip son bulurken bu filmde gerildiğim bölümler de oldu, güldüğüm bölümler de. Filmde Eskil Vogt’un büyük ağırlığı var diye düşünüyorum Sen nasıl buldun filmi?

Akın Çetin – Ben çok sevdim. Belki de bununla intihar üçlemesini tamamlamışlardır diye düşündüm. Bundan sonra nasıl bir şeyle karşımıza çıkacaklarını merak ediyorum.

Filmin meselesini yüzleşmek ve kabullenmek diye yorumladım. Bu da bana senden aldığım ve üzerine yattığım Viktor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı’nı çağrıştırdı. ‘Okuduğunu anlamamış, ne kadar da salak’ dedirtmek istemiyorum kendime ama Frankl’ın felsefesi kabaca “başa gelen kötü bir şeyin iyi bir şeye vesile olması” gibi bir şeydi diye anımsıyorum. Ve bu filmin tonuna uygunmuş gibi geldi. Yazılan şeylerin okunduğu ve kimi rüya sahnelerinin canlandırmaları da tarz olarak yine senin tavsiyenle okuduğum Edouard Levé’nin Otoportre’sini anımsattı. Belki çok sevdiğim için bana öyle gelmiştir ve zorlama bir anlam çıkartıyorumdur, bilmiyorum ama Joachim Trier ile iletişim kurabilirsek okumuşlar mıdır, bir etkilenme var mıdır diye sormak isterim. Bir de Richard’ın Isabelle ile ilgili yazdığı makalenin başlığı Life During Wartime’dı. Bir savaş fotoğrafçısı için gayet uygun bir başlık diye düşündüm ama aynı isimli Todd Solondz filmine de bir gönderme olamaz mı diye düşünmedim değil. Çünkü sözü edilen filmde de karakterlerden birisi intihar eden eski sevgilisinin hayaletiyle karşılaşıp duruyordu. Mevcut sevgilisi de sonradan intihar ediyordu.

Joachim ile Eskil’in intiharla ilgili meselesi sırf Norveçli olmalarından mı geliyor acaba? Bir de şöyle bir not almışım: Reprise’ta Erik uzun bir süreden sonra Phillip’in yazdığı ilk şeyi okuduktan sonra “duygusal uzaklıkla ilişkilendirdiğin su metaforu” gibi bir laf ediyordu. Oslo’da Anders suda (deniz, göl her neyse) intihar etmeye kalkışıyordu. Sonra havuza girmiyordu. Havuz sahnesinden sonra eve gittiğinde – finalde –  bir bardak su alıyordu yanına.

Joachim Trier ve Eskil Vogt 3

Recep Şener – Bu filmden sonra Trier’in temel meselesinin “bellek” olduğuna emin oldum artık.  Annenin ölümüyle geride kalan aile bireylerinin hem kendi hayatlarıyla hem de birbirleriyle yüzleşip içinde bulundukları durumu kabullenmeye çalışırken, sık sık geçmişe yöneliyorlar. Trier, kim olduğumuzu ne olduğumuzu bellek ekseninde arıyor diye düşünüyorum.

Frankl’ın kitabını sana hediye etmiştim diye hatırlıyorum, üzerine yattığını hiç düşünmedim. Frankl’ın  “İnsanın Anlam Arayışı”na David Foster Wallace’ın “İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler” kitabında rastlamıştım. Wallace’ın kitapla ilgili söyledikleri ilgimi çekince kitabı alıp okumuştum. Wallace, kitaba atıfta bulunurken çok temel bir şey soruyor; sizi siz yapan değerler elinizden alındığında geriye kalan şey nedir? Sevdiğiniz insanları elinizden aldıklarında, onurunuzu, saygınlığınızı elinizden aldıklarında geriye ne kalır? Bu soruyu Trier filmleri üzerinden düşünmek güzel olabilir. Reprise’ta Phillip’in sevgilisiyle Paris’e gidip geçmişte yaşadığı bir anı tekrar diriltmeye çalışması ya da Oslo, 31 August filminde Anders’in film boyunca sevdiği kadını telefonla arayıp ulaşamaması daha anlamlı bir hal alıyor bu açıdan. İnsan, içinde bulunduğu kötü günlerden kurtulmak için hayatını, kimliğini yeniden kurup inşa ederken ilk başvurduğu şey belleği oluyor, anılarına güveniyor daima. Phillip, sevgilisi Kari ile hayatına devam etmeyi başarıyor bir şekilde ama Anders, Philip kadar şanslı değildi. İntihar etmeden hemen önce son bir umutla telefon etmişti ama telefon yine açılmamıştı. Soruya dönecek olursak; bizi biz yapan şeyler elimizden alındığında geriye kalan anılarımız oluyor aslında. Geçmişle olan bağı ancak belleğimiz, anılarımız ile kurabiliyoruz.

Otoportre gerçekten ilginç bir kitap, esenleyici de üstelik.   İntihar eden yazarların yazdıklarını okumaya gayret ediyorum. Okuduklarım arasında en çok Édouard Levé’nin yazdığı İntihar kitabını sevdiğimi söyleyebilirim aslında. Öte yandan ürkütücü bir kitap. Sahip olduğu soğuk atmosfer insanı çarpıyor. Trier filmlerinin de soğuk bir atmosferi var ve  bu açıdan da Édouard Levé’i anımsatması mümkün. Life During Wartime filmini izlemediğim için bu konuya hiç girmeden Norveçli olma konusuna geçmek istiyorum; Kuzey ülkelerinde intihar oranlarının yüksek olduğu bilinir genelde.  Kuzey Avrupa ülkeleri toplumsal refahın yüksek olduğu ülkeler ve buralarda intihar oranlarının yüksek olmasını sanırım kapitalizm ekseninde düşünmek gerek. Oslo, 31 August  filminin arka planında kapitalizm eleştirisi var. Anders’in bir zamanlar alem yapıp kafayı çektiği arkadaşı evlendikten sonra burjuva bir aile babası olup çıkıyor, sistemin yarattığı, kurguladığı bireye dönüşüyor. Anders bunu yapmıyor, bunu bilinçli olarak reddediyor. Kapitalizm, yarattığı topluma uyum sağlamayan, sağlayamayan insanları marjinalleştirip kapının önüne koyuyor, aslında olan biten bu.

"Trier filmlerinin de soğuk bir atmosferi var ve bu açıdan da Édouard Levé'i anımsatması mümkün"
“Trier filmlerinin de soğuk bir atmosferi var ve bu açıdan da Édouard Levé’i anımsatması mümkün”

Akın Çetin – Kitaplardan söz açmışken Oslo, 31 August, Pierre Drieu La Rochelle’in bir romanından uyarlama. (Aynı kitaptan uyarlanan Le feu follet diye Louis Malle filmi de var.) Sözünü ettiğimiz filmlerden kuvvetli bir edebi tat aldığımı söylemiştim. Levé’nin İntiharı’nı uyarlasalar şahane olmaz mıydı? Şimdi böyle deyince kitaplığımı hızlıca taradım. Kjersti Skomsvold’un Hızlandıkça Azalıyorum kitabına kaydı gözüm. Tam onların kalemiymiş gibi geldi valla. (Hem Kjersti de Oslo’lu!) Bir de Rolf Lappert’in Eve Yüzmek kitabı. Senin de var mı abi böyle uyarlasalar süper olur dediğin kitaplar?

Recep Şener– Ben aslında bunun hep tersini düşünmüşümdür. Sevdiğim filmlerin kitapları yazılsa nasıl olur diye düşündüğüm çok olmuştur. Hatta bir ara In Bruges filminin senaryosuna sadık kalarak öyküsünü yazmayı ciddi olarak düşündüğüm oldu. Öykünün girişine de Etgar Keret’in “Bir Adım Ötede” öyküsündeki “Kiralık katiller kır çiçekleri gibidir. Tahmin edemeyeceğiniz kadar farklı türlerde açarlar” sözünü yazmayı düşünüyordum. Kitapları olsa da okusam dediğim çok film var ama sinemaya uyarlanmasını istediğim pek kitap yok. Dürüst olmak gerekirse istediğim bir şey de değil bu.  Bir cevap vermem gerekirse Echenoz’ın Bir Yıl kitabını söyleyebilirim. Levé’nin İntiharı’nı Trier gibi bir adam çekecekse kesinlikle hayır demem aslında. Oslo’nun Le feu follet kitabından uyarlama olduğunu biliyordum. Kitabın ilham kaynağı intihar eden Jacques Rigaut. Notos’un “İntihar ve Edebiyat” dosyasında Jacques Rigaut’nun “Genel İntihar Komisyonculuğu” öyküsünü okumuştum. Kült Neşriyat, Jacques Rigaut’nun İstiridye Kumsalı’ndaki Ayna kitabını bastı yakın zamanda. Notos’un “Genel İntihar Komisyonculuğu” ismiyle yayımladığı öykü Kült Neşriyat’ın bastığı kitapta “İntihar Genel Ajansı” ismiyle yer alıyor bu arada.

"Jacques Rigaut’nun öyküsü Kült Neşriyat’ın bastığı kitapta 'İntihar Genel Ajansı' ismiyle yer alıyor"
“Jacques Rigaut’nun öyküsü Kült Neşriyat’ın bastığı kitapta ‘İntihar Genel Ajansı’ ismiyle yer alıyor”

Akın Çetin– Benim de uyarlamalarla ilişkim şöyle genelde: Filmi önce gördüysem kitaba, kitabı önce gördüysem filme yabancılaşıyorum. Önce gördüğümü daha çok seviyorum yani.

Reprise’ta Erik’in yeni çıkan kitabını kitaplığa yerleştirirken şu kitapların göründüğüne dair bir not almışım: Tor Ulven – Samlede Dikt, Marguerite Duras – Emily L., Paal Brekke – Aldrende Orfeus, Albert Camus – Veba.

Recep Şener – Erik’in yeni çıkan kitabını kitaplığa koyarken benim bir kitabım olsa hangi yazarın kitabının yanına koyardım diye kendine kendime sormuştum.

Akın Çetin – Hangi yazarın kitabının yanına koyardın peki abi? Zambra’nın Bonzai’siyle Barış Bıçakçı’nın Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra’sı arasına koyardım sanırım. Barış Bıçakçı sabit kalırdı ama Zambra’yı Keret’le değişmeli oynatırdım herhalde. Ayrıca para saklayacaksam da Barış Bıçakçı kitaplarının arasına koyuyorum. En güvenilir o geliyor.

Recep Şener– Bir yanda Zambra’nın Bonzai’si olurdu ama diğer yanda kim olur pek emin değilim,  Kafka’nın Dönüşüm’ü olabilir belki.

Joachim Trier ve Eskil Vogt filmlerinde sevdiğin sahneleri sormak istiyorum. En sevdiğin üç sahneyi söyler misin?

Akın Çetin – Reprise: Phillip ile Kari’nin uzun zaman sonra ilk defa birbirlerini gördükleri sahne. Kafede konuşuyorlarken ses-görüntü senkronu bozuluyordu. Sahnenin sonunda da bir köprünün üzerinde ayrılıyorlardı. Aralarındaki kopukluğu anlatmanın çok güzel bir yolu olduğunu düşünmüştüm. Çok güzel bir kısa filmdi o sahne.

Oslo, 31 August Bisikletli sahne. Rahat nefes aldıran ender sahnelerindendi filmin.

Blind: Kadının markette alışveriş yapıyorken gelen telefondan çocuğunun o hafta sonu yanında olmayacağını öğrendiği ve sonrasında çocuğu için aldıklarını geri koyduğu, sonra tekrar aldığı sahne.

Louder Than Bombs: Çocuğun yazdıklarını abisine okuttuğu sahne.

Recep Şener –Oslo, 31 August : Bisikletli sahne. Bana çok şiirsel gelmişti.

Reprise: Phillip’in hastaneden çıktıktan sonra eve döndüğünde annesinin özel eşyalarını kaldırdığını görünce gösterdiği tepki bana çok tanıdık gelmişti. Filmin en güzel sahnelerinden biri değil belki ama Phillip’in orada gösterdiği tepkiyi anlıyordum.

Louder Than Bombs:  Conrad’ın ağladığı sahne. Sevdiği kızla yolda yürürken kızın çişi geliyor ve işemek zorunda kalıyor. Kolu kırık olduğu için Conrad kızın pantolonu indirmesine yardımcı olduktan sonra arkasını dönüp kızın işini bitirmesini bekliyor. Bu sırada, kızın sidiği yoldan aşağıya doğru akıp Conrad’ın ayaklarının dibine geldiğinde Conrad ağlamaya başlıyor. Hem çok komik hem de çok dramatik bir sahneydi.

Replikler: Oslo’nun sonunda Andres’in ailesi hakkında söyledikleri.

Oslo’nun açılış bölümündeki sözler. Diğer filmlerden aklıma pek bir şey kalmadı.

Benim de uyarlamalarla ilişkim şöyle genelde: Filmi önce gördüysem kitaba, kitabı önce gördüysem filme yabancılaşıyorum. Önce gördüğümü daha çok seviyorum yani.

Akın Çetin – Anders’in ailesi hakkında söyledikleri: “Babam bana bisiklete binmeyi, yakalanmadan hız sınırını aşmanın püf noktalarını öğretti. Limit elliyken altmış, doksanken yüz sekizle gitmeyi. Annem yetişkin konuşmalarını İngilizce yapardı. Bana diş ipi kullanmayı, eşyaları ait oldukları yerlere koymayı öğretti. İkisi de tutuculuğa karşıydı ama video oynatıcı almak için yıllarca beklediler. İkisi de Osloluydu. Dolaştığımız yerlere dair anılar anlatırlardı. Babam ağır işitirdi. Duymayınca uydururdu: “En iyisi hangisi sence?” “Kırıntı mı var çenemde?” Onlara göre zihinsel başarı, sportif başarıdan daha üstündü. Özel hayatlarıyla gündeme gelmeyen ünlülere hayranlık duyarlardı. Lars Lillo-Steenberg, Kjell Askildsen, Trond Kirkvaag. Bana eleştirel bir okuyucu olmayı ve kendini ifade edemeyenleri küçümsemeyi öğrettiler. Ama eve getirdiğim herkesi sevgiyle karşıladılar. Akşam haberlerini hiç kaçırmazlardı. Babam bir test uygulayıp, gururla sanatçı bir kişiliği olduğunu söylemişti. Askerlik tecrübelerini önemseyenleri sıkıcı bulurdu. Annem uyuşturucuya hoşgörüyle yaklaşır, babam parkta mangal yapılmasına kızardı. Demokrasi en mükemmel rejim değildi ama yeterince iyiydi. Annem, Brigitte Bardot hayvanlara değil, insanlara yardım etmeli, derdi. İkisi de özel hayatıma saygılıydı. Belki de çok fazla. Bana dinin zayıflık olduğunu öğrettiler. Aynı fikirde miyim, bilmiyorum. Yemek pişirmeyi, ilişki kurmayı asla öğretmediler. Ama hep mutluydular. Dostlukların zamanla nasıl bittiğini, insanların yabancılaşıp, arkadaşların birer isim olarak kaldığını öğretmediler. Yemek konusunda mızmız olmama göz yumdular. Anneme göre, kararlarımı kendim vermeliydim. Ne olacağım, kimi seveceğim, nerede yaşayacağım. Bana hep yardımcı oldular. Kız kardeşime karşı daha katıydılar.”

Reprise: Phillip televizyonda duyduğu Fransızca bir şeyi çeviriyordu: “Geriye kalan tek şey, her şey.”

Genel olarak düşüncelerimi söyleyip yavaş yavaş toparlamaya başlıyorum;. Reprise ilham verici bir filmdi benim için. Bir kere çok çok iyi bir ilk filmdi. Yönetmen olsam yapmak isteyeceğim türden bir film. En sevdiğim filmler listesi yapsam ilk onda yer alır kesinlikle. Reprise’tan sonra takibe aldığım yönetmenlerden oldu Joachim Trier. Sonrasında neler yapacağını çok merak ediyordum. İçimde bir yerlere dokunan işleri oldu. Yakın buluyorum kendime. Bendeki yerleri çok başka.

Recep Şener – Ben Oslo, 31 August filmini daha çok sevdiğimi söyleyebilirim açıkçası. Joachim Trier ve Eskil Vogt filmlerinde, hayatla ilgili, intiharla ilgili çok basit, çok insani şeyler buldum. Bıçak sırtı konuları dramatize etmeden anlatmayı tercih etmelerini takdir ettim. Böyle devam ederler umarım.