“Her yüzyılda, filozof ve sanatçılar, ‘güzel’e dair tanımlar geliştirdiler ve çalışmaları sayesinde tarih boyunca oluşan estetik fikirleri yeniden yapılandırmak mümkün oldu. Ama bu, çirkinlik için gerçekleşmedi. Çirkinlik, çoğu zaman, güzelliğin tersi olarak tanımlandı. Ama neredeyse hiç kimse, buna dair bir tez geliştirmedi.”
Umberto Eco, ‘What’s ugly?’[1. Umberto Eco, What’s Ugly, http://www.latimes.com/news/opinion/la-op-eco18nov18,0,181689.story, 2012]

Eco, “çirkin”e dair bu şikayetinde epey haklı. Ancak, durum sanat çerçevesinde ele alındığında, sanatın –genellikle- yüzyıllar boyu “güzel”i konu alışının da oldukça haklı bir gerekçeye dayandığı iddia edilebilir. Ayrıca, gösterilerin halk için yapıldığı, mutlak niteliklerinin de ancak halk üzerindeki etkilerine göre belirlenebildiği kabul edilirse[2. Alain Badiou, Başka Bir Estetik, Çev. Aziz Ufuk Kılıç, (İstanbul: Metis Yayınları, 2010)], sanatın, “güzel” olanla ilgilenmesi (halk, güzel olanla ilgilendiği için) olağan kabul edilebilir. Bunların yanı sıra, sanatın bir zamanlar hoşa gitmek için var olduğu[3. Alain Badiou, Başka Bir Estetik, Çev. Aziz Ufuk Kılıç, (İstanbul: Metis Yayınları, 2010)] tezine göre, sahnesinde “güzeli” barındırması da oldukça doğal olacaktır.

Güzel, sadece sevdiğimiz şey değil ayrıca kendimiz için isteyeceğimiz şeydir[4. Umberto Eco, Çirkinliğin Tarihi Çev. Anaca Uysal, (İstanbul: Doğan Kitap, 2009)]. Çirkin ise, hissedilendir. Bu hiyerarşik ikili, aslında birbirinin tam olarak tersi değildir. Sadece biri –güzel- daha önceliklidir. Çirkin, tarih boyunca dışlanmıştır, bu dışlanmışlığın yarattığı müphemlik ise, çirkin kavramının uçlarını açık bırakmıştır.

Patolojik arzular, Ekim 2011, Proje 300

Öte yandan, çirkin kavramının sınırlarının belli bir kuramın içine yerleştirilememesinin nedenini, kavramın her dönemde soru işareti taşıması olarak göstermek de mümkün.[5. Yelda Eroğlu, Çirkinliğin Tarihçesi, http://kitapzamani.zaman.com.tr/kitapzamani/newsDetail_getNewsById.action?newsId=2072, 2012] Çirkinlik olgusunun, her dönemde değişmesi, net olarak tanımlanmasını da güçleştirmekte. Belki de, tek net tanımı ‘güzelin ötekisi’ olan “çirkin”, idealize edilen “güzelin” dışındaki her şeyi kapsar. Charles Feitosa, güzel ve çirkini, duyulan hisler yardımıyla, birbirine bağlar ve birbirinden ayırır.

“Güzele ihtiyaç duyarız. Çirkinden iğreniriz.”[6. Charles Feitosa – Estetik’te Başkalık: Çirkinlik Üzerine Görüşler, http://soldiyalog.com/soldiyalog_ceviri/3174.html, 2012]

Çirkin, güzel olmayana dair olanı içerir. Sürekli kendi kimliğini inşa eder. Kimi zaman, deliliği, hastalığı, bedensel deformasyonu bünyesinde barındırır, kimi zaman da “ideal”in, normların, genel geçer algının dışındakini… Ancak, korku öğesinden asla vazgeçmez. Çünkü “normal” insan, delilikten, bedensel deformasyondan, “normların dışında” olmaktan; çirkine dair olan her şeyden korkar.

Belli ki, korkunç olan çirkindir ya da çirkin olan korkunçtur. Özellikle, ölüme dair kimi olgular, insanların çoğu tarafından daima çirkin olarak kabul edilir. Çünkü insan, belki de en çok ölümden korkar. İnsan, tekinsiz olmayan olmak ister, tekinsiz olmayanla yaşamak ister. Oysa, ölüm-korku terminolojisi tekinsizdir; aynı anda hem yabancı ve tuhaf, hem de şaşırtıcı derecede yakın ve aşina.[7. Sergi:Tekinsiz Karşılaşmalar, İstanbul Modern, Ocak 2012] Kısaca, hayata dairdir. İşte bu yüzden, modernizmle birlikte çirkinin şansı döner. Çünkü, eskiden yeniye geçişin bir sonucu olan “modern”[8. Jürgen Habermas, Modernlik: Tamamlanmamış Bir Proje, Postmodernizm, ed. Necmi Zeka, Çev. Gülengül Naliş (İstanbul: Kıyı Yayınları, 1990)], kendisine özellikle çirkini ya da güzeli seçmez, hep yeniyi seçer. Böylece, geleneğe karşı olan yeni gelenek “modernite”, çirkini de kendisine konu edinir. Ve modernizme geçişle birlikte, görülmesi zor olan –tercih edilmeyen- çirkin, modern sanat aracılığıyla kendisini görünür kılacak pek çok sanat dalı bulur. Bunun nedeni şöyle özetlenebilir:

Patolojik arzular, Ekim 2011, Proje 300

“Belki de Yeni’ye dolaysız bir geçiş yoktur ve canavarlar, bu geçiş zorlandığında ister istemez ortaya çıkıyordur.”[9. Slavoj Zizek, Yamuk Bakmak, Çev.Tuncay Birkan, ( İstanbul: Metis, 2012)]

Modern dünyada, sanat eseri insanın gönül rahatlığını bozmayı amaçlamaktadır.[10. Beatriz Colomina, Mahremiyet ve Kamusallık, Çev. Aziz Kılıç, (İstanbul: Metis, 2011)} Nasıl ki, dünya, güzeli ve çirkini birlikte içerir, modernizm de dünyaya ait tüm olguları içerir. Boris Vian’ın “Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek” adlı parodik bilimkurgusundaki[11. Boris Vian, Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek, Çev. Olcay Kunay, (İstanbul: Altıkırkbeş Yayınları, 1999)] durumun aksine, dünya, tek tipleşmek istemeyeceği için çirkin ve güzele birlikte bakacaktır. Ayrıca, görülmeye başlandıktan sonra, “çirkin” epeyce kuvvetli bir kavramdır, alışılmazdır, unutulmazdır. Nitekim, Karina Eileraas, buna şöyle işaret eder:

“Çirkinliğim kadar etkili hiçbir güç yok.”[12. Ela Przybylo, The Politics of Ugliness, http://www.gla.ac.uk/media/media_180322_en.pdf , 2012]

Peki, çirkin, bu gücünü ne kadar koruyabilir ya da koruyabilirdi? Anlaşılan odur ki, estetik anlayışı başkalaştıkça, “güzel” sıradanlaşınca, çirkin de bu gücünü kaybeder. Örneğin, Edgar Allan Poe, “Berenice” adlı kısa öyküsünde, estetik algısının farklılaşmasına değinir. Translar geçirmesine sebep olan bir hastalıktan muzdarip olan ana karakter, eşsiz güzellikteki kuzeni Berenice’i ancak hastalanıp, bedeni deformasyona uğrayınca ‘haz verici’ bulur.[13. Edgar Allan Poe, Bütün Hikayeleri, Çev. Dost Körpe, (İstanbul: İthaki Yayınları, 2007)] Bu farklı estetik algısıyla, geleneksel anlamdaki kültürün öldüğü öne sürülür.

Modernizm ve modern sanat, geleneği yıkma girişiminde bulunup, çirkini popülerleştirmiştir. Modernizm ve modern sanatın, çirkini özellikle gördüğü ve onu evcilleştirdiği iddia edilir.[14. Charles Feitosa – Estetik’te Başkalık: Çirkinlik Üzerine Görüşler, http://soldiyalog.com/soldiyalog_ceviri/3174.html, 2012] Çirkinin çirkinliği daha az önemlidir artık. Anlaşılan odur ki, çirkin, el birliğiyle demistifiye edilmiştir.

Öte yandan, modernizm, bir aylak adam haliyle, şimdiki zamanı, yeniyi kovalar. “Yeni”yi bulmak için çıkılan bu yolculukta, karşılaşılan her şey, kategorilerine bakılmaksızın toplanır. Zizek terminolojisiyle dile getirilirse, modernizm, yamuk bakar. Çünkü, arzu ve endişelerin karıştırdığı yamuk bakış, çarpık, bulanık bir görüntü verir.[15. Slavoj Zizek, Yamuk Bakmak, Çev.Tuncay Birkan, ( İstanbul: Metis, 2012)] Walter Benjamin’in tavsiyesini yerine getirir. Güzeli ve çirkini birlikte okur.[16. Benjamin, bir kültürün en yüksek ürünlerini, aynı kültürün bayağı ürünleriyle birlikte okumasını tavsiye eder.]

Çirkin tek başına iken ehlileşir ancak güzelle birlikte olduğunda hala etkili olmaktadır. Bu anlamda, çirkini tam anlamıyla ehlileştirmeyip, onu kullanan sanatçılar da mevcuttur. İşte, güzel ve çirkini birlikte okuyan, yabancılığı ve tuhaflığı, yakınlığı ve aşinalığı, kompozisyonlarında işleyen, gönül rahatlığını bozmayan bu modern sanatçılardan biri de Jessica Harrison.

Harrison’ın, bu araştırmada ele alınacak yapıtları ise, kendisinin “parçalamak” başlığı altında sınıflandırdığı eserler. (porselen figürler) Harrison, bu yapıtların, hissedilmek için yapılmış olan sanat formları olduğunu öne sürerr. İnsan bedenine ilişkin çalışan Harrison, böylece, sanatçı ve izleyicinin, yontu pratiğinde, bedeni deneyimleyip yorumlayabileceğini iddia etmektedir.[17. Imprinting, breaking, holding, slicing, splitting, looking, opening, http://www.jessicaharrison.co.uk/page2.htm, 2012] Ayrıca, Harrison, bedenle ilgili çalışmalarını da olumlamaktadır:

“İç, dış olur ve dış, içe döner.”[18. Imprinting, breaking, holding, slicing, splitting, looking, opening, http://www.jessicaharrison.co.uk/page2.htm, 2012]

Jessica Harrison, ‘Mairi’ ve ‘Ruby’

Sanatçı, tüm dünyada adeta arzu nesnesi haline dönüşmüş porselen figürleri ‘parçalayarak’ bilinç altına seslenmiştir. Güzelliği kurgulamak için araç olan malzemelerden porseleni, çirkinlik (korku duyulan ve iğrenilen) için de kullanmıştır. Yapıtlarında, güzel olmayanı ve korku duyulanı anlatan Harrison, hoşa gitmeye çalışmaz.

“Korku, çalışmanın hakimidir: yaratımının, baskın doğasının ve manipülasyonunun.”[19. Artists/Jessica Harrison/Artist Bio, http://www.stolenspace.com/section.php?xSec=165, 2012]

Jessica Harrison, ‘Caroline’ ve ‘Susan’

Sanatçı, gözetme, deneyim ve şiddet temalarını araştırırken, korku otoritesini ve çağdaş olanın gösterişini ortaya çıkarır. İçe ilişkin, yolculuğa benzer gözlemini yansıtan yapıtlarının, “bizim ölümlülüğümüze” ve “kaçınılmaz yıkımımızı” anımsattığına dikkat çeker:

“İçerinin kenarlarıyla ilgileniyorum, tanıdık olanın ve tanıdık olmayanın ortasında; korku dolu olan ve korkulmuş olanla.”[20. Artists/Jessica Harrison/Artist Bio, http://www.stolenspace.com/section.php?xSec=165, 2012]

Jessica Harrison, ‘Caroline’ ve ‘Susan’

Tanıdık olmayan çevreye (ölüm ve ölüme dair olan alan) girmeye çalışan sanatçı, güzelin simgelerinden porselen figürleri parçalayarak, güzel ve çirkin arasındaki hem gizlenmiş hem de gizlenmemiş sınırları belirlemeye çalışır. Harrison, bu yolla, insanın kendi kötülüğünü kendisine anımsatmayı amaçlar. Tam da bu noktada, Umberto Eco’nun sorusu akla gelir:

“Çirkinliğe başvurmak, kötülüğün varlığını dışa vurmak için bir araç mıdır?”[21. Umberto Eco, Çirkinliğin Tarihi, Çev. Anaca Uysal, (İstanbul: Doğan Kitap, 2009)] Anlaşılan o ki, Harrison, hem kötülüğü dışa vurmayı çalışmış hem de güzel ve çirkini bir arada okumuştur.

Sonuç olarak, çirkinlik de her olgu gibi temsiliyete muhtaçtır. Temsiliyet ise cereyan edeceği bir çevreye…[22. Jürgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, Çev: Tanıl Bora, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2009)] Bu anlamda, Harrison ve onun gibi sanatçılar, çirkini temsil eder ve insanlara gösterir. Bunu görmek-görebilmek ise kendi çirkinliğimizle yüzleşmek anlamına gelir. Ve ilerlemek istiyorsak, kendi içimizle-çirkinliğimizle, bu hem yeni hem eski gerçeklikle yüzleşmek zorundayız.