Bir gün daha bitti…

Jeremiah Healy kitaplarının başrol oyuncusu John Cuddy, Boston’da tek başına yaşar, dedektiflik yapar, ölmeye yakın durur.

Son 1 yılda “kabus gibi” diyerek bitirdiğim günlerin sayısı: 293; tadı kötü olduğu için geri gönderilen yemekler: 48; çantamdan eksilen eşya adedi: 7. Sokaklar benimle uğraşmaya devam ediyor. Umursamıyorum. Sonunda büyük bir aşk yaşadığım şehirle iyi geçinmeye karar verdim.

Tüm hayatım tamircimin çöpe atmam gerektiğini öğütlediği Fiat 124 içine sığabilir. Yine de Şikago’ya giden bir doktordan kiraladığım çatı katında yaşamayı tercih ediyorum. Bir evi olan adamlar kadınların güvenini kazanıyor. Arada bir aletlerin kaslarımı çalıştırdığı spor salonuna gidiyorum. Geri kalan günler “acaba”yla başlayıp “teşekkür” ile sona eriyor. Yeni bir maceraya boyun eğmekle evime dönebiliyor olmak arasında bocalayan bedenim genellikle memnun.

Özel dedektifim. Mecburen. Bu mesleği sınavları kazanamadığım için ya da ailemin baskısı yüzünden seçmedim. Kimse çocuğunun her an tehlikede olacağı bir iş yapmasını istemez. Dedektiflik kaderimde yazılıymış. Ölüme direnen doktorlar ya da rüyalardan uyanan sanatçıdan farkım yok. Ben de bunun için seçilmişim. Merak duygumun üstesinden gelmeye çalışıyorum.

John Cuddy. 1.80. Otuz sekizle, yetmiş üç arası. Erkek. Beni tanımış oldunuz. Boston’da yaşarım. New Yorklular’ın ciddiye almadığı şu küçük kent. Sokaklarda öğrencilere çarpmadan, İngiliz aksanıyla konuşan birine rastlamadan ya da metro kalabalığına karışmadan yürümenize imkan yok. Havanın tonu, binaların rengi ya da pasta kokusu, bir zamanlar elimden kayıp gitmiş olanları hatırlatır. Hüzün duyarım. Başkalarının hayatlarına bulanmam da yalnızca bundan.

Sabah yeni bir güne uyanmanın heyecanıyla yataktan ayrılırım. Ilık bir duş, bir iki fırça darbesi ve dün geceden tasarlanmış giyisilerle evden çıkmaya hazırım. Çantam neyse ki bıraktığım yerde beni beklemekte. Ofisime, evime ve arabama uygun anahtarlar içinde.

İşimin büyük kısmı beklemek. Üzerinde adım yazan kapı, koyu renkli masa, ağırlığımla ezilmeyecek sandalye, kahve fincanı, iyi kesim bir ceket, kilitli dosya dolapları ve kararlı bir ifade sahibi olduğum sürece olaylar beni bulur. Seçiciyim. Her para verenle çalışmayı sevmem.

Koltuklarının altı terleyen adamları, bana emirler yağdırmaya niyetli olanları, kocasını aşığıyla yakalamak isteyenleri eledikten sonra çalışmaya hazırım.

Dedektiflik yaparken çok dikkatliyim. Paparazzilikle polislik arasında duraklamaya çalışan işim insanları çoğu zaman korkutuyor. Kapılarını günün herhangi bir vakti çalmamdan huzursuz olanlar var. Bir de her şeyi bilmek isteyen komşular. İkisi de bana yardımcı olmaz.

Hayatım tren gibi. Hızlı, durakları az ve hedefe yönelik. Bazen makaslarda yanlış yollara saptığım olsa da henüz büyük bir kaza atlatmadım. Biriyle konuşmaya başlarım. İnsanlar dedikodu yapmayı sever. Başkasını suçlamak günlük işlerinden biri. Bana eskiye saklanmış sırları anlatırlar. Şanslıysam olayları çözmeme yardımı olur. Aslında her şey çok basit. Kıskançlık, hüsran, aşk. Bütün cinayetlerin nedeni “keşke” duygusu. Bir gün kendi olduğumuz yerden mutlu olmayı öğrenebilsek…

Bir sigorta şirketinde çalışmıştım. İnsanların damarlarına HİV virüsü vermek daha akıllıca olurdu. Çaresizlik içinde bekleyen insanlara yardım etmemek için her şeyi denerdik. Yeni eşini kaybetmiş bir adamın mirastan çıkarını hesaplayıp, bunu karısıyla olan kavgalarına çarpıp, sonunda kazanacağı paraya böldüğümüzde onu mahkemeye çıkarmak için yeterince delil toplamış olurduk. Karım öldüğünde şirketi terkettim. Artık sadece kendimden sorumlu olduğuma göre aç kalmamın bir önemi kalmamıştı.

Çeşitli meslekler denedim. Askeriyede takılmak sıkıntımı geçirmedi, polis için araştırmalar yapmaksa adalet inancıma iyi gelmedi. Polis olabilirdim. Şu anda yaptığım işlerle karşılaştıracak olursanız kolay bir meslek. Her şeye rağmen arkanızda olacak bir partneriniz, pek çok durumda ateşleyebileceğiniz bir silahınız, sireniyle herkesi korkutan bir arabanız var. Birkaç telefonla giremeyeceğiniz maç, açtıramayacağınız lokanta olmaz. Oysa dedektif olduğumda yalnızım. Eski arkadaşlarım ihanete uğradıklarına inanıp çoktan terk etti.

Üniformam olmadığı için kimse beni yeterince güvenilir bulmuyor. Önemsemiyorum. Yeterince eşelediğimde toprağın altından mutlaka kötü kokan bir şeyler çıkıyor.

Üniversite’de ders vermem için teklif geldi. “Nasıl iyi dedektif olunur?” Daha büyük bir şaka olamaz herhalde. Her hafta benim için ayrılmış süre boyunca “Kanun kaçakları nerede bulunur, ölümden nasıl dönülür, sizden zeki adamlarla karşılaştığınızda alınacak önlemler, dört adımda dedektif olmak” konularını anlatmamı istediler. Reddettim. Tehlikeyle burun buruna kalamadıktan sonra teorik bilgilerin faydası olamaz. Erkekler hakkına kitaplar yazan bakire kadınlara benzemek istemem.

Fazla dostum yok. Polis teşkilatında görev yaptığım zamanlardan kalma bir kaç silahtar, cennetten beni izlediğine inandığım Beth, masada oturarak büyüttüğü göbeğiyle gazeteciliğe devam eden Mo. Hepsiyle çıkar ilişkim var. Mo, polislerin sakladıklarını açıklar. Polisler arşivlerde tozlanmış dosyaları “tesadüfen” çantama düşürür. Beth her gün daha da iğrenç olduğuna inandığım hayattan, ruhumu saklar. Bedenim entrikalar arasında yolunu bulsun.

Bu mesleğin tek kuralı var: “Korkuna rağmen gitmek”. Stilim bu. Farkettirmeden evlere girmem, bana ait olmayan hiçbir şeyi çalmam. Kibarca bildiklerimi anlatır, ardından yüzlerinde oluşan ifadeleri incelerim. Biraz psikoloji bilgim olması bu durumlarda işe yarıyor. Belirli davranış şekilleri var. Yalan söyleyenlerin aceleciliği, bildiklerini saklayanların sizi başınızdan atma hevesi… Alıştım artık. Sıkıldığım zamanlarda ukalalık yaparım. Laf kalabalığı zeka seviyesi düşük insanlar üzerinde etkili bir yöntem. Sizi pes ettiremediklerini görünce mutlaka açık verirler.

Korkulardan destek alırım. Belki de tehlikeye bu yüzden balıklama atlıyorum. Bana herkesin bulaşmaya çekindiği, politikacılar ya da çocuk pornosuyla kaplanmış birkaç hikaye verin. Ardından koltklarınızda rahatça uzanıp olayların gelişmesini bekleyin. Bazen kendimi bile şaşırtacak kadar zeki olabiliyorum!

Bugün ölebilirim. Yaşamam bile mucize. Mafya işine karıştığım için beni kaçırtabilir, polisler yolsuzluklarını açığa çıkarttığım için tutuklanmamı sağlayabilir, yayın yönetmenleri etrafta dolaşmamdan rahatsız olabilir. Bir araba tam karşıya geçmeye çalışırken bana çarpabilir, yangın merdivenlerinde kalp krizi geçiren bir adam üzerime düşebilir. Hepsine hazırım. Nefes almamın o kadar önemi olsaydı bu işi yapıyor olmazdım.

Şüpheli ihtiharlar, Viyetnam Savaşı’nda ölenlerin yerine geçen kimlikler, kanundan kaçanların trilyarder olduğu bir borsa. Hayatın hiç bir anı, “olması gereken” düzeni takip etmiyor. Önemli olan buna uyum sağlamayı başarmak. En iyi çözüm kötülere bile iyi davranmak. O zaman bocalamaya başlıyorlar.

Çoğu zaman oraya buraya kartımı bırakarak, ya da etrafta dolaşarak işleri çözüyor olduğumu sanıyorum. Oysa olaylar kendiliğinden hareket ediyor. Bir iki özel durumda, Tanrı geride kalanlara bir hediye vermek istediğinde herşeyi açıklıyor. Bütün bunlar onun kararı, ben ortalarda dolaşarak kahraman oluyorum.

Bir keresinde kayıp bir çocuğu aramak üzere görevlendirilmiştim. On altı yaşındaydı. Babası fidye için kaçırıldığını iddia etti. Teyzesine göre ailesinin baskısına dayanamadığı için kaçmış olması da mümkündü. Arkadaşları sadece gitmek istediğini söyledi. Sonunda onu bulduğumda sevgilisiyle birlikte bir barakadaydı. Evine geri götürmek zorunda kaldım. Olduğu yerde bırakmak doğru karar olacaktı ama bunun için para almıştım. Bazen bizim meslek insanın hayatına müdahale etmek zorunda kalıyor.

Kabul ediyorum. Her zaman hikayeler benim istediğim gibi sonlanmıyor. Herşeyin çözümü yok. Yüzlerce adım sonrasında yine ilk sorduğum soruda buluyorum kendimi. Sessiz kalıyorum. Bazen kaybettiğimi itiraf etmekten bıkıyorum.

Dedektiflik yapmadığım anlarda zamanımı merak ederek geçiriyorum. Dünyanın dönme hızı, kedilerin görüş açısı, kağıdın nasıl beyaz oduğu gibi pek çok konudaki bilgi açlığımı uzmanlara danışarak gideriyorum. Bazen ansiklopediler yeterli oluyor, çoğu zaman onlar için de uzun konuşmalar yapmak zorunda kalıyorum.

Çoğunlukla sokaklarda dolaşıyorum. Bir binaya girip, görmem gerekenleri inatla bekler, ardından arabama atlayıp başka bir mekandaki hedefe yönelirim.Günlerimin hareketi bir futbol maçını andırır. Gol atmak için önce sahadaki rakipleri altetmek zorunda kalırım. Önümü kesmek için pek çok yol denerler. Korkutmaya çalışanları iki kol darbesiyle yere indirme alışkanlığım olduğu için beni ortadan kaldırmak işlerine gelir. Kimsenin olmadığı ambarlara çağırılmak, sabah koşum sırasında arabayla ezilmek gibi “kaza” niteliği taşıyabilecek şüpheli ölümler kurgularlar. Bir koruyucum olduğundan mı, şansımdan mı bilmiyorum ama hala hayattayım.

Evde boşluğa baktığım zamanlarda düşünüyorum. Ben deli miyim? Gelecek garantisi olmayan bir işim var. Ölüm her gün sırıtarak gözümün içine bakıyor. Hayat sigortam, geriye para bırakabileceğim ailem, vasiyetimi okuyacak avukatım yok. Sonra farkediyorum ki bir aşığın sevgisine benziyor hissim. Ondan korktukça, yanında kalmama nedenlerim arttıkça daha da çok bağlanıyorum. Ölüme çelme taktıkça keyfim yerine geliyor. Her ışık kapandığında bir gün daha bitiyor.

*Bu yazı aynı zamanda K dergisinde yayımlanmıştır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page