Jan Němec - Dönüşüm 2

[dropcap]A[/dropcap]lmanya’ya iltica etmedim. Sürgün gittim. 1974 yılında beni hapse atmak istediler, Milan Kundera gibi bana seçme hakkı verdiler. Yasal olarak ayrılma başvurumuz politik nedenlerle değil iş sözleşmesi kapsamında olursa hakkımızdaki suç bildiriminin düşeceği söylendi. Ben de bu teklifi değerlendirip ülkeyi resmi olarak terk ettim. İltica başka bir şeydir, kendi isteğinle olur, sürgünde ise kapı dışarı edilirsin. İki yıl daha Çekoslovakya pasaportumla devam ettim. Fakat bir seyahatte değildim neticede, geri dönemezdim. Dönersem pasaportuma el konup suçlamalar kaldığı yerden sürecekti ve hapse atılacaktım. İki yılın sonunda beni yurttaşlıktan çıkardılar. Ben de göçmenlik başvurunda bulunmadım. Yurttaşlığı, yasal kağıtları olmayan bir devletsizdim.

Jan Němec - Dönüşüm 1

Kafka’nın Dönüşüm yorumu 1960’larda Almanya’da gösterime girdi. Ardından üç film daha yaptım. Soyadıma rağmen [Němec çekçe’de Alman demek] Almanya’ya uyum sağlayamadım. Bütün o düzen, disiplin ve organize olma ihtiyaçları bana uymadı. Kafka’nın hikayesini filme çektiğimde Alman eleştirmenin biri “Bir Çek nasıl olur da Alman edebiyatının klasiklerinden biriyle eğlenebilir?” diye yazdı. Prag’ın Yahudi yazarının konuşulan Almanca değil de kendi Almancasıyla yazdığı bir kitap nasıl Alman edebiyatının klasiklerinden biri sayılır bilemiyorum. Neticede başarısızdım. Kafka böyle çevrilmezmiş. Böylece bir miktar “mimlendim”. Çalışma fırsatım da vardı, politik sığınma sundular ama özellikle Almanya’da böyle bir şeyi istemedim. Böylece hiç dostumun, sözleşmemin, paramın, hiçbir şeyin, hiç kimsenin olmadığı Amerika’ya gittim. Okyanusun kıyısına Kaliforniya’ya düştüm, orada üç yıl yürüdüm ve düşündüm. Amerika’da filmlerim nispeten başarılı oldu. Ama New York’da oldu, Los Angeles’ta değil. Orada beni duyan yoktu, birçok senaryo ve oyun yazdım ama etkili dostlarım olmayınca, şansım da olmadı. Prag’da her kim yaşayıp da o eski taşlardan sokaklarında yürürse Kafka’nın etkisini hisseder. Etki doğrudan edebiyat eserinden değil, o ruhani hissiyattan geliyor. Bunlar çok gizemli mevzular.

Temelinde özgürlük karşıtı nüve olan bir toplumda yaşayan herkesin, böylesi özgür olmayan ortama elinde avucunda ne varsa onunla saldırması gereklidir.

Temelinde özgürlük karşıtı nüve olan bir toplumda yaşayan herkesin bu özgür olmayan ortama elinde ne varsa onunla saldırması gereklidir. Bir film yapmam için yüz çek korunu [üç dolar] yeterlidir. Mümkündür. Küçük bir pencere olur ve hiç ses olmaz. Her şey izleyenin fantazyasından ibaret olur. “Saf film” insanların filmi kendi kafalarında kurmaları anlamına gelir. Saf film yapmak için sadece Jean-Luc Godard uğraşıyor. Bana kalırsa Godard’ın filmleri, filmden ziyade birer yazınsal estetik makale. Onun çalışmalarını ilginç bir kitap gibi hayal ediyorum.

Sessizliğin kalitesi ve seviyesi kaydın ve müsiki tefsirinin bir parçasıdır, dinlerken dikkatimizi çeker. Aynı Beethoven senfonisinin yirmi iki farklı kaydını alabilirsiniz, fakat her biri birbirinden farklıdır. Nefesliler ve diğerlerinin, kemanların farklı gücü, farklı ritmi, farklı aksanı vardır.  Bazıları daha dramatik ya da daha liriktir. Aniden, sessizlik anlarına denk gelirsiniz, duymasanız da sizi yine de etkiler. Demek ki ideal bir film başka çalışanlar olmadan ortaya çıkabilir, bu etkiler ve ruhani güçler kendilerini sese ve resme iletip oradan izleyiciye ulaşabilir. Canlı bir konserin tersine, bir filmi canlı çekmenin imkanı yoktur. Hepsi bilinmeze doğru bir yolculuğun motifleri ve işaretleridir.

 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page