“Tatilden dönünce Jale’yi görmeye gittim. Bana memesini elleteceğine dair söz vermişti. Önce o işi hallettik.”

[dropcap]J[/dropcap]ale’nin bana verdiği kitaplar arasında eski bir sinema kitabı vardı. Sinemayı sevmeme rağmen sinemayla ilgili kitaplara bir türlü ısınamadığım için okumadım bu kitabı. Fakat bazı sayfalarına düşülmüş notlar ilgimi çekti. Çince, Japonca, Korece ya da o taraflarca yazılmış bir şeyler işte. İngilizce ve Türkçe notlar da vardı. Kitabın o sayfasında anlatılan bir şeye düşülmüş bir dipnot, üstnot, yannot. Sayfanın alt ve üstbilgi kısımlarına sıkıştırılmış şeyler işte. Meraklandığım için bir sonraki konuşmamızda Jale’ye bu kitabı nereden aldığını sordum. Sahafların birinden aldığını söyledi. Bana vermek için almamış ama. Birkaç yıl olmuş alalı. Hatta biz okuldayken bile varmış o kitap elinde.

Tatilden dönünce Jale’yi görmeye gittim. Bana memesini elleteceğine dair söz vermişti. Önce o işi hallettik. Dayanamadığını söylemesi üzerine daha fazlasını da yaptık. Sonra kitap ve kitabın eski sahibi üzerine uzunca konuştuk. Bu konuda bir şeyler öğrenebilir miyiz diye kafa yorduk. Çocuğun ya da kızın okuduğu okulun adı yazıyordu ne de olsa. Okula gidip Sinema Televizyon Bölüm Başkanlığı’na girdik. Derdimizi en kısa yoldan anlattık. Sarışın bir hoca vardı, o ilgilendi bizimle. Kitabın içindeki notları merakla inceledi. O notları oraya düşenin kim olduğunu çok iyi bildiğini belirtti. Yüz ifadesi oldukça ciddi bir hal aldı. Sandalyesine oturup geriye yaslandı ve sağ elinin baş parmağının tırnağını dişlerine sürtmeye başladı. Bunu yaparken de bir bana bir Jale’ye bakıp durdu. Onu neden aradığımızı sordu. Bu notları kimin aldığını, onun nasıl birisi olduğunu merak ettiğimi söyledim sadece. Baş başa konuşabileceğimiz bir yere geçtik. Kahramanımız İntiharame Yilli, Japon asıllı Norveçli bir gençti. Okulun parlak öğrencilerinden. Oldukça dikkat çekici kısa filmler, reklam filmleri, belgeseller ve videolar çekiyor. (Hocanın İntihareme’yi anlatış şekli ona karşı özel bir ilgisi olduğunu düşündürttü bana. Sonradan Jale’yle konuştuğumuzda o da benzer izlenimlere kapıldığını belirtti.) Yaptıklarıyla öğrenci arkadaşları arasından sıyrılsa da kendisi pek memnun değil işlerinden. Hep bir kusur buluyor; olmamışlık hissi, prova yetersizliği, kameranın başka yerden daha güzel bakacağının farkındalığına geç varışı, kendisini durmadan çuvaldızlayışı. İnsan kendisine karşı daima daha acımasız. Oysa ki İntiharame mezuniyet projesi vermeyip mezun olan tek öğrenci. Neden böyle yaptığını çok merak etseler de üstelemiyorlar. Zaten çocuğa ne ulaşabiliyorlar, ne de onu bir daha görebiliyorlar.

İntihareme’nin yaptığı filmleri görmek istedik. Kendisi iki yıl önce mezun olmuş. Arşivin altını üstüne getirmemiz filmlerini bulmamıza yardımcı olmazmış sarışın hocanın dediğine göre. Hem zaten filmler aklındaymış. Anlatmayı teklif ediyor, elimiz mahkum kabul ediyoruz.

İlk filmi Falsetto. Gördüğü rüya üzerine falsettonun ne olduğunu arayan bir gençle ilgili film. Annesine soruyor falsettonun ne olduğunu. “Bir çeşit domates çorbası” yanıtını alıyor. Tadına bakınca falsettonun böyle bir şey olamayabileceğini düşünüyor. Çareyi bir arkadaşında arıyor. O da falsettonun yıllar önce çekilmiş, Alman yapımı bol ödüllü bir kısa film olduğunu söylüyor. Filmi izliyorlar. Filmde sürekli yolculuk halinde olan bir adam var. Çoğunlukla da kaputun üstünden görüyoruz kendisini. Araba sağa ya da sola dönmeye kalkışıp aniden fren yaptığında kamera kameramanla birlikte fırlayıp taklalar atıyor. Sonra yine gelip kaportanın üzerine yerleşiyor. Filmde hiç diyalog yok. Siyah beyaz. Ağır bir müzik yarenlik ediyor görüntülere. Oyuncu üç mimikle oynuyor. Benzini biten araç ana cadde üzerinde durmak üzereyken film bitiyor. Genç filmi ilgi çekici bulsa da bunun falsettoya bir yanıt olabileceğini zannetmiyor. Devam ediyor aramaya. Pazara girip “Falsetto! Falsetto!” diye bağırıyor. Teyzenin birisi yaklaşıp “Falsettonun kilosu ne kadar evladım?” diye soruyor. Genç gülümseyerek yoluna devam ediyor. Dağda, bayırda, sahilde, kumsalda, ormanda, kuruyemişçide, mahalle bakkalında, hipermarkette falsettoyu arayıp duruyor. Geceyarısı evine dönüp yatağına giriyor. Bir Cem Adrian şarkısıyla akıyor kapanış jeneriği.

A’dan Z’ye tüm insani özellikleri taşıyan spermlerin yumurtalıklardaki yaşantılarının anlatıldığı bir prezervatif reklamı.

İkarus Dondurmaları diye hayali bir marka adına çekilmiş, güneşte ne kadar kalsa da erimeyen dondurma reklamı.

Sakin’in “Artık Gel” şarkısı için, şarkının hikayesine birebir uygun güzel bir video.

Hocanın derse gitmesi gerekli. Bize İntiharame’nin arkadaşlık ettiği birkaç eski öğrencisinin telefon numarasını veriyor. İntiharame’ye ulaşacak olursak haber verelim diye kendi numarasını da veriyor. El sıkışıp ayrılıyoruz. Verdiği beş numarayı teker teker aramaya başlıyoruz. İlki yanıt vermiyor. İkincisi daha derdimizi tam olarak anlatamadan telefonu yüzümüze kapatıyor. Üçüncüsü müsait olmadığını, bize sonra ulaşacağını belirtiyor. Dördüncüsü görüşmeyi kabul ediyor. Beşinci numara artık kullanımda değil.

Görüşmeyi kabul eden kişiyle akşam vakti buluşuyoruz. Uzun boylu, ince yapılı, at kuyruklu bir çocuk. Pipo içiyor. Yüzüyle küfür eden insanlar vardır ya, onlardan birisi işte. İntiharame ile sınava girmeyi beklerken tanışmışlar. Kendisi Drama ve Oyunculuk Bölümü mezunu. İntiharame bir gün konferans salonu önündeki kalabalığı görünce meraklanıp gidiyor. Bekleşenlerin sınava gireceğini öğreniyor at kuyrukludan. Nedir, nasıldır falan derken mezuniyet projesi için oyuncu aradığını belirtiyor. Üç Maymun’daki Ahmet Rıfat Şungar’ı nasıl bulduğunu soruyor. Pipolu da dayak yemiş haliyle annesine baktığı sahneden söz ediyor. İntiharame ince yapılıyla birlikte sınava girmek istiyor. Uzun boylu bunun mümkün olmadığını belirtiyor. Bunun üzerine İntiharame salon başkanından özel izin alıyor. İntiharame hocalar arasında saygı duyulan birisi. Kıramıyorlar, tersleyemiyorlar onu, mümkün değil böyle bir şey. Birlikte giriyorlar sınava. Arkalara doğru bir yere yerleşiyor İntiharame. At kuyrukludan ilk olarak bir penisi canlandırmasını istiyorlar. Kendisi gayet ciddi. Yavaşça çömelip tespih böceği gibi kapanıyor. Biraz öyle durduktan sonra kademeli olarak yükseliyor. Dimdik olana kadar yükseliyor böyle hazır ol vaziyetinde. Zonkladığını belli edecek şekilde yanaklarını şişirirken omuzlarını indirip kaldırıyor. Ayakları üzerinde yükselip alçalmaya başlıyor. Birkaç kere böyle yaptıktan sonra sanki titriyormuş gibi seri şekilde zıplamaya başlıyor. Hızının pik noktasına ulaştığı vakit ağız dolusu tükürüyor. Bunu diğer tükürükler takip ediyor. Tükürükler kesilince zonklama da azalarak sona eriyor. Kademeli olarak çömeliyor sonra. Çömelip tespih böceği gibi kapanıyor. İntiharame bu performansa hayran kalıyor. Kesinlikle çalışmak istiyor pipoluyla. Sözleşiyorlar. Ortada senaryo menaryo yok. Buluştuklarında anlatacağını belirtiyor İntiharame. İki de kız arkadaşını getirmesini istiyor. Birkaç gün sonra buluştuklarında filmin çekimlerine başlıyorlar. İntiharame senaryoyu hala göstermiyor. Sahnede neler olacağını anlatıyor, ne söylemeleri gerektiğini belirtiyor, o kadar. Tiyatro salonunda bir sahneleri var. Kioskun önünde, kafede ve bir de koridorda bir sahneleri var. Birkaç saatte hallediyorlar çekimleri. Sonra işlerinin bittiğini söyleyerek herkese teker teker teşekkür ediyor İntiharame. Gülümseyerek kuvvetlice sıkıyor ellerini. Bitirir bitirmez filmi onlara ileteceğini söylüyor. Ama iletmemiş. Filmi tamamladıysa bile proje danışmanına herhangi bir film teslim etmemiş. Çektiklerine ne olduğunu kimse bilmiyor. En azından biz bilen birisine henüz ulaşamadık.

Geceyarısı üçüncü arkadaş arıyor beni. Derdimi bildiğim en kısa yoldan anlatıyorum. Ertesi gün buluşmak için sözleşiyoruz. İntiharame’nin eski ev arkadaşı kendisi. Kontrat İntiharame’nin üzerine olduğu için gittiği zaman birtakım sorunlar yaşamışlar. Neyse, İntiharame’ye ait bazı kişisel şeyler getirdi bize. Market fişlerine, broşürlere, faturalara yazılmış bazı notlar. Özel bir polikliniğe ait ödeme planı kağıdı geçiyor elimize. Toplamda 160 lira tutan bir tedavi görmüş. Ödeme planından iki seanslık bir süreç olduğunu anlıyoruz bunun. Arkasında birazcık bozuk bir el yazısıyla şunlar yazıyor: “Doktorun mide bulantısı için verdiği ilacın tesir etmesini bekliyorken bir çekirdek aile geldi. Ailesi resmi işlemleri hallederken küçük çocuk korkuyla ‘İğne yapmazlar, değil mi?’ diye sordu resepsiyoniste. Ağzı erimiş plastik gibi kenarlardan aşağı doğru kaymıştı. Onu öyle görünce dayanamayıp ‘Akşamları iğne yapmıyorlarmış. Uyumaya gidiyormuş iğneler’ dedim. ‘Gerçekten mi?’ dedi gözlerini kocaman açarak. ‘Gerçekten!’ dedim gözlerimi kocaman açarak ve neredeyse onun gibi ağlamak üzereyken. Ablasının kucağından inip bana geldi. O kadar ufak tefekti ki kolları belimi dolamasına yetmiyordu. Başını okşadım. Doktor geldiği için içeri almak zorunda kaldılar onu. Biraz sonra içeriden çığlığı ve akabinde ağlaması duyuldu. İçeriden babasının omzunda çıktı. Oldukça bitkin bir haldeydi. Yanımdan geçerken ‘Bir tanesi uyumamış’ dedi, orta parmağını göstererek”.

Market fişindeyse şunlar yazılıydı: “Anlatmak istediğim bazı şeyler var ama anlatırken ağlarım diye korkuyorum.”

Marketten su, süt, sütlü çikolata, traş bıçağı, yufka, pirinç, makarna, ketçap, hardal, yoğurt, ceviz ve soslu fıstık almış. Fişin arkasında da “Sekiz Buçuk’taki ‘Çünkü sevmeyi bilmiyor’ muhabbeti!” yazıyor.

Senaryolarından birisine ait olduğunu düşündüğümüz bir sayfa var bir de. Oldukça kötü bir el yazısıyla çeşitli notlar alınmış. Tam olarak anlaşılmıyor. Türkçe başlamış ama sanırım düşündüklerini daha hızlı aktarabilmek için kendi diliyle devam etmiş. Yalnız sayfanın sağ üstünde Olafur, II. Mehmed, Goethe, Dolan yazıyor alt alta.

İntiharame hakkında pek bir şey öğrenemiyoruz ev arkadaşından. Babasının mimar olduğunu, bu sebepten dolayı buraya geldiklerini, annesinden hiç söz etmediğini, arada sırada birileriyle anadilinde hararetle telefonlaştığını, bazen üç gün uyumadığını sonra iki gün yataktan çıkmadığını, kitaba çok az para verdiğini, daha çok kütüphanelerden faydalandığını öğreniyoruz. Jale sevgilisi olup olmadığını soruyor. Gelip giden kızlar olurmuş ama özellikle ilgilendiği birileri yokmuş. “En azından benim gördüğüm bu” diyor. “Kimselere çaktırmadan bir şeyler yaşadıysa bilmiyorum.” Odasında neler olduğunu soruyorum. Pencereden uzak bir yatak, portatif gardrop, yuvarlak bir tahta masa, milyon tane notla, gazete küpürüyle donatılmış mantar pano, 8½ filminin afişi, afişin çerçevesinin kenarına iliştirilmiş karlı bir fotoğraf, komodin, üzerinde radyo, televizyon yok. Peki ya bilgisayar? Dizüstü. Nereye giderse yanında.

Oradan kalktığımızda bu işin peşine niye bu kadar düştüğümüzü anlayamadım. Sıkıntı bastı. Niye bu kadar kurcalıyorduk ki? Nereden geldik buraya kadar? Sıkıntı insanlara neler yaptırıyor. Çok terledim, çok sıkıldım. Ekşi ve soğuk bir şeyler içme ihtiyacı hissederek limonata söyledim. Jale de vişne suyu istedi. İçerken bir yerlerde okuduğum “Kimse kimseye hayatını anlatacak kadar kötülük yapmamalıdır” deyişini anımsadım. Bunu bu kadar geç hatırlayışım kötü oldu ve zararın neresinden dönülse kardır. 8½ filmi, sinema öğrencisi, erken yaşta işe yarar bir şeyler üretebilmek ya da üretememek, her halinden belli olan varoluşsal sorunlar. Japon asıllı Norveçli. Harakiri. İntihar. Ölümün yönetmen kurgusu versiyonu. Toprağı bol olsun. Jale’ye bu işin peşini bırakıp daha çok sevişmeyi önerdim. Bana iyice hayvanlaştığımı söyledi. Niye bu işe giriştiğimize anlam veremiyor olmak canımı daha da sıkmaya başladı. Sonuna geldiğimizde başını unutmuştuk. Çenem düştü; anlattıkça anlattım. Alakalı alakasız, havadan sudan şeyler anlattım durdum. Bulutlara bakıp hava tahmininde bulunduk. Bana kalırsa yağmur geliyordu. Jale’ye göre güneşin önünü kapatan büyük ve sıradan bir buluttu sadece. Birazdan geçtiğinde ortalık yine aydınlanacaktı. Metroya doğru yürürken bulut çekildi ve güneş dünyanın bu kısmını kuvvetlice aydınlatmaya devam etti.