[sws_2_column title=””]Komutan azgın bir eşeğin kamışı gibi durmaksızın sağa sola hareket eden, titrek ve parlak jopunu (bu özelliği plastikliğindendi herhalde) bütün gücüyle duvara vurdu. Vurduğu kısmın kavlak boyaları kepek kepek betona döküldü. Şiddetin başlama vuruşundan irkilen Cüce Somo hıçkırmaya başladı, kollarını bacaklarıma doladı ama ben bile onu koruyamazdım ki! Somo’nun titreyişlerinden cesaret alan komutan her yaptığı gösterinin üzerimizde bir etki yapacağını anladı. Birkaç adım attı, postallarının plastik tabanları sert betonda gıcırdıyordu. Jopunu bacağıma sarılmış Somo’nun kafasına vurdu. Somo elleri yanan bir kız çocuğu gibi iradesizce bacaklarımı bıraktı, ince sesiyle haykırıp yere yığıldı. Korkudan bayılmıştı. Komutan gülümseyerek yarım adım sağa döndü. Yakışıklı bir adamdı ama sağlıksızdı. Çekici, insanı muhabbete iten bir yakışıklılık değildi yüzündeki, nerde ne yapacağı belli olmayan vahşi bir hayvanın dengesizliği vardı üzerinde. Mavi gözlerde kapkara bakışlar! Konuşurken ağzından yüzüme çarpan sıcak yağ ve sigara kokusuyla tiksindim. Elimde olmadan yüzüm ekşidi.

-Neden tutmadın lan arkadaşını.
-…
-Neden lan, yavşak mısın sen, satıcı mısın?
-…
-Ya cevap verirsin ya da şimdi şu elimdekini ağzından sokup kıçından çıkarırım.
-Emredersiniz komutanım!

Bunu neden demiştim ki? Benden bile tedirgin arkadaşlarım ve komutanın arkasındaki komutanlarını taklit eden askerler karşısında küçük düştüğümü hissettim. Komutan tebessüm etti, ona bu zevki yaşattığım için pişman oldum, başını “Senin gibi aptallarla uğraşmaktan bıktım!” dercesine sağa sola çevirdi.

-Ne emrettim lan ben sana?
-…
-Sen emirlere bu kadar itaatkar mısın?
-Elbette komutanım. Ama bizi hiçbir suçumuz yokken burada, bu şekilde tutmanız hukuki mi?

Komutan tebessümünü kahkahaya çevirirken usta bir çeviklikle jopunu iki bacak arama yerleştirdi. Yumurtalarımın sancısını beynimde hissettim, az daha gözlerim yuvalarından dışarı çıkacaktı. Çığlığım bile korktu, gırtlağımdaki bir noktaya tutundu.

-Maşşallah, hukuk mukuk. Dili yılandan uzun bu itin!
-Hayır efendim yanlış anlıyorsunuz?

Arka taraftaki askerler gülümsediler. Telaşımızdan haz alıyorlardı sanki. Somo’nun yığılmış bedeninin sağındaki Çoban Ceve bir adım öne çıktı. Mesleği askerlik olan biri gibi esas duruşta, boğazının tüm gücüyle haykırdı.

-Komutanım arkadaşımız biraz gevezedir siz onun kusuruna bakmayın.

Oysa askerlik bile yapmamıştı Ceve, bir gözü kördü. O anca hayvan gütmeyi ve sigara sarıp dertli türküler söylemeyi bilirdi.

-Kes lan baykuş, kaburgalarını ciğerlerine gömerim yoksa senin!

Ceve bir adım geri gitti, az önceki halinin zıttı bir sinmişlikle içli içli ağlamaya başladı. Ardından komutanın iğrendiren nefesi yüzümü tekrar buruşturdu.

-Gelelim sana. Şimdi ben bir emir vereceğim, sen de yerine getireceksin. Oldu mu?
-Emredersiniz komutanım?

Komutan jopunu ucunu iki metrelik şapşal bir askere uzattı.

-Gel buraya!

Asker sevgili komutanından bir vazife almış olmanın onuruyla öne atıldı.

-Emret komutanııııım!

Komutan jopun ucuyla yerdeki bir noktayı gösterdi.

-Buraya sıç!

Asker aldığı emrin saçmalığıyla afalladı.

-Ben mi?
-Yok ben!
-Ama komutanım, bu kadar adamın önünde!

Komutan dünyanın en önemli dersini veren ünlü mü ünlü bir alimin edasıyla elini alnına götürdü. Önce tek tek bizleri süzdü, ardından alnından çektiği elini emir verdiği askerin omzuna koydu.

-Yiğidim, komutanla, silah arkadaşına ayıp olmaz. Bu karşında gördüklerinde insan sayılmaz. Ha köyde sırtına bindiğimiz katır, ha bunlar. Bu çekincen yüce bir ahlak sahibi olduğunun göstergesi ama unutma askerin ahlakı komutanına itaattir. Haydi!

-Emredersiniz komutanım.

Asker yüzündeki hicaptan bir şey kaybetmeden, kendiyle mücadele ede ede pantolonunu sıyırdı. Kıllı, kalın bacakları vardı, organını eliyle kapatarak eğildi. Kapatmasa da görmeyecektik zaten, başımızı önümüze eğmiştik. Kulağımıza gelen ıkınma sesi kısa sürdü, diğer askerler gülüştüler. Ardından ihtiyar öksürüklerini andıran tiz bir osuruk sesi. Asker tekrar ıkınmaya başladığında ortalığı dayanılmaz bir koku kaplamıştı. Komutan çocuklar gibi neşelenmişti.

-Ulan bir daha size ıspanak yedirtenin!

Asker tiz bir osuruk daha saldıktan sonra ayağa kalkıp pantolonunu çekti, kemerini ilikledi. Yerde körpe salatalıklar büyüklüğünde beş parça bok vardı. Yeşil ile siyah arası bir renkteydiler ve orada durdukları her an etraftaki koku biraz daha ağırlaşıyordu. Komutan sol eliyle yakama yapışırken iki gün önce çektirdiğim dişimin yerine çarpan eliyle inledim. Derdi neydi, ne yapmaya çalışıyordu?[/sws_2_column] [sws_2_columns_last title=””]-Tatlıcan, şimdi ben emredeceğim, sen itaat edeceksin!

Bakışlarındaki kin artmıştı ve çekindiği bir şey vardı. Ne emredecekti tahmin ediyordum. Emrine itaat etmesem başıma gelecekleri de tahmin ediyordum. İki dağ arasında sıkışmış bir fare gibi tedirgindim. Keşke bilseydim yerlerini, sırf bu tedirginliğin inadına, ne insanlığımı, ne onurumu umursayacaktım. Umursadığım tek şey maruz kalacaklarımdı. Çaresizdim.

-Emredersiniz komutanım!
-Sohbeti pek sevmiyorsunuz anladık, e bari ikramımızı kabul edin be kardeşim. Ev sahibine saygınız olsun biraz.
-Emredersiniz komutanım!
-Şimdi gidiyorsun, usulca eğiliyorsun ve yerde görünen şu mis kokulu parçaları en iştahlı halinle tıkınıyorsun.

Bir yerdekilere, bir yerdekilerden daha itici olan iki gözlü vahşiliğe baktım. Ne gelecekti ki elimden, öyle de bedenim büyük bir acıya maruz kalacaktı, böyle de.

-Yapmam komutanım, yapamam.

Jop dudaklarımın üzerine nasıl yükseldi, ağzım bir anda nasıl kanla doldu ve kırılan dişlerimin acısını nasıl hissetmedim, şaşırdım. Uçları uyuşukça sızlayan dudaklarımdan kan taşıyordu. Bu zavallı halim biraz merhamet uyandırır derken komutan dirliğinin tüm cakasıyla karnıma dizini geçirdi, öğürmeye başladım, midem delirmişti, geğiriyordum. Kapaklandığım zeminin tozları ağzımdan akan su ve kanla bordo balçıklara dönüşmüştü.

-Memnun olacak mısın komutan, kendinle gurur duyacak mısın?

Sesin geldiği yöne döndüm. Eniştem gözü dönmüş bir meczup gibi titreyerek konuşuyordu. Saçları terden ve sinirden dik dik olmuştu, gözlerinden hastaydı zaten. Gözlerinin yeşili kan dolu taslara düşmüş birer adet zümrüt gibi ışıldıyordu.

-Olmam mı be ihtiyar. Hele sen başla bakalım, yediğini ye! Bizde mal çok, kimseyi karnını doyurmadan göndermeyiz.

Eniştem her şeyinden vazgeçmiş bir savaşçı gibi bokların olduğu yere yürüyüp eğildi. Birer kere süzdü hepimizi, yüzüne bakmaya utandım, elimden bir şey gelmiyordu. Askerler de benden farklı değildi ama komutan sanki bir ülke fethetmişti. Eniştemin onları yiyemeyeceğini biliyordu. Eniştem hıyarcıkları alıp löp löp yutmaya başlayınca komutanın yüzündeki ifade değişti. Şaşırmıştı, neredeyse eniştemin üzerine atılacak ve artık yeme diyecekti. Eniştem midesinde fare gezinen biri gibi tiksintiden sarhoş ayağa kalkınca komutan sinirle yere tükürdü. Başka bir askeri işaret etti.

-Gel oğlum buraya!
-Emredin komutanım!
-Hadi şimdi sen sıç, aynı yere!
-Emredersiniz komutanım!

Asker başka bir noktaya gidip pantolonunu çıkarırken eniştem içindeki bulanıklıkla komutanın üzerine yürüdü.

-Komutan hepsi bitti, bir daha olmayacak.

Komutan jopunu eniştemin omzuna indirince eniştem –bilerek mi, bilmeyerek mi vallahi bilmiyorum- içindeki her şeyi komutanın yüzüne kustu. Dengesini kaybederken komutanın yakasından tuttu, birlikte yere düştüler. Komutanın ağzı, yüzü az önce yerde gördüğümüz yeşile boyanmıştı. Ayağı kopmuş yaramaz bir çocuk gibi bağırırken parıldayan postallarıyla eniştemin kafasına vurmaya başladı. Çığlık atıyordum, eniştemi çok seviyordum. Bir dakika geçmedi ki eniştemin burnunda püsküren kan ağzından dökülen kusmuğa karıştı. Tozlu betonu cırmalıyordum, elimden bir şey gelmiyordu. Ablamı ve yeğenlerimi düşündüm. Eniştem çırpınmıyordu artık. Askerler, ben ve diğerleri şaşkındı. Komutan terlemiş ve yorulmuştu. Çatladı çatlayacak bir at gibiydi, damarları atıyordu.

-Asker!
-Bak lan şu köpek ne alemde, kaldırın revire götürün.

Asker eğildi, eniştemi zorlukla sırt üstü çevirdi. Elini boynuna koyunca gözleri fal taşı gibi açıldı.

-Ölmüş bu adam komutanım.

Komutan irkilip eğildi, yeşilli ellerini eniştemin boynunda gezdirdi.

-Kahretsin.

Askerler şaşkın, biz ise üzgündük. Ne gelirdi ki elimden.

-Alın bu yavşakları içeri, imzalatın.

Askerler halimize acımaya başlamışlardı, bir kazadan sağ kurtulan yaralılar gibi davranıyorlardı artık bize. Kapıdan çıkarken son kez komutana baktım, sigara yakmıştı.

-Demedim mi bu tip görevleri bana vermeyin, bu orospu çocukları adamın başını belaya sokar, demedim mi!

Sözlerini bitirince işlerini ağırdan alan askerlere haykırdı.

-Hadi lan, acele edin.[/sws_2_columns_last]

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page