Ayrılış. Dört yüz altmış daha saymaya başlanmamış. Yolcu edilecek olan istemediği halde ufak bir grup kendisine eşlik etmiş. Asıl planı teslim tarihinden iki gün önce habersiz bir şekilde yola çıkmaktı. Veda duygusu yaratmadan, tüm o klişe şeylere maruz kalmadan. Annesinin ağlaması durmak yerine daha da şiddetlenince gelmelerine izin verdiğine pişman oldu. Aklına gelen ilk fikir en iyisiydi. Kaçabilseydi harika olacaktı ve not defterine şunları yazmak zorunda kalmayacaktı; “Babam ayı gibi adam ama bana sarılırken kürdan gibi cılızdı kolları. Eklem yerleri aşınmış oyuncak bebek kolları gibi hızlıca yukarı kalktı, kalkar kalkmaz da düşer gibi indi. Babam sevgi özürlü. Hamuru sevgiyle mayalanmış herhangi bir şeye yabancı. Cyborg gibi adam.” Ranzanın demirlerine bir not defteri sıkıştırılmış. İlk sayfasındaki iki satıra büyük ve kalınca bir Z harfi çizilmiş. Son sayfasındaki ilk satırda da “Bir zamanlar…” yazıyor. Defteri baştan sona ve sondan başa iki kere taradın. Başka tek çizik yok. O kadar. Rastgele bir sayfasını açıp kocaman bir A çizdin. Rastgele başka bir sayfasını açıp “Duvara çarpmadan kim olduğunu bilemezsin,” yazdın. Rastgele başka bir sayfasına “Kendisi izin vermedikçe kimsenin kalbi kırılmaz.” Ayaklarını yıkayıp pudralamış, botlarını boyamış, sabah giyeceklerini askılayıp ranzanın demirlerine takmış ve yatmak için hazırlanıyorken yan ranzaya tırmanan çocuğun “Rüyamda pusuya düşürüldüğümüzü gördüm,” dediğini duydu. Onun yanındaki ranzanın altında yatmakta olan arkadaşı “Ne çabuk öldük amına koyayım,” diye karşılık verdi. Gülüştüler. Askerdeki üçüncü geceleriydi. Anneannemin evini hatırlıyorum. Yatak odasında öylece yattığım zamanları. Hava oldukça sıcak. Öğlen sıcağı. Uzaklardaki koyunların melemeleri dışında sessizliği bozan herhangi bir şey yok. Kapı açık. Açık kapıdan giren rüzgâr perdeyi dalgalandırıyor. Dalgalanan perde camdan yansıyıp odanın ortasına düşen güneş ışığını dans ettiriyor. O an çok huzurluydu benim için. Sanki o anı bir daha yaşayamayacakmışım gibi hissediyorum. Verdikleri elbiseler o kadar büyük ki kendinden başka iki kişiyi daha taşıyormuşsun gibi hissediyorsun. Botlar yapay bataklık. Pantolon şalvar. Gömlek, seviştikten sonra sevgilisinin gömleğini giyen kadın gibi hissettiriyor. Sen üzerindekileri çekiştirirken komutan gelip eğlenceli bir şekilde “Dar geldiyse değiştirebiliriz,” diyor. Aynı komutan yavaşça hareket edenlere “Haydi dostum! Kaldır o lanet kıçını!” diye de bağırıyor. Adam holivud filmi terk. Yan yana dizilmiş altı adet telefon kulübesi. Mahremiyet duygusu yaratsın diye oval biçimde kabinleştirilmiş. Bu haliyle kulübeden çok sana kollarını açmış bir devi anımsatıyor. Ortalama ebatlara sahipsen, bacaklarını az bir şey toplaman halinde kucağına bile oturabilirsin. Öyle büyük bir kulübe işte. Ve en az kulübe kadar büyük, görenlere sulak yerde mi yetişti yoksa hormonlu mu beslendi diye düşündüren bir çocuk. Dinleyince anlıyorsun ki kalıbının adamı değil. Annesine ağlıyor. Adamakıllı bir sebebi olsa için yanmaz da çocuk ayakta çok beklettiklerinden, ayaklarının çok ağrıdığından, gelmeden önce yapılan sağlık muayenesinin düzgün olmadığından dert yanıyor. Çocuk o kadar büyük ki o devasa kulübeden taşıyor. Giremiyor o devin kollarına, işte o kadar büyük. Kıtlık çıksa o bedenle dört ay falan rahatça idare eder diye düşünüyorsun ama çocuk ağlayarak ayakta çok bekletildiğini söylüyor. “Ayaklarım ağrıyor,” diyor ağlayarak. Çocuk yirmi yaşında. Böyle salakça şeyler yüzünden annesini üzmekten ve senin canını sıkmaktan başka bir işe yaramıyor. Askerde her şeyin solla başladığını söyledi Çavuş. Adımını solla atmaya başlarsın, geriye soldan dönersin, soldan hiza alırsın, sol baştan sayarsın… Bizden birisi neden sağ elle selam verdiğimizi sordu. Çavuş düşündü, yutkundu. Bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti. Sol elle selam verip nasıl durduğuna baktı. Beğenmemiş gibi bir hali vardı. Tekrar sol elle selam verdi. Anlamlandırmaya çalışıyordu. Tekrar bir şeyler söyleyecek gibi oldu ve anlaşılmaz bir şeyler geveledi. Sonra da “Ne bileyim lan! Sağ elle işte!” dedi. Birinci bölükteki çocuklardan biri Onbaşılardan birisine kafa tuttuğu için Astsubaylardan biri tarafından tartaklandı. Çocuğu öne çıkardılar. Kenarda esas duruşa geçti. Sonra Astsubay yavaşça yanına yaklaştı. Adamın güvenilmez bir tipi vardı. Kıyafetleri olmasa rahatlıkla şarapçı olduğunu söyleyebilirdiniz yolda görseniz. Neyse, adam yüzünü yüzüne yaklaştırıp bağırmaya başladı. Çocuk göz teması kurmaktan kaçınıyordu. Korktuğu her halinden belliydi. Adam kafasına vurarak kepini uçurdu. Bağırmaya ve tartaklamaya devam ederken Çavuş geriye dönmemizi emretti. Soldan geriye döndük. Baktığımız yerde ağaçlar, dağlar ve çöplüğü düzenleyen iki asker vardı. Yakınımızdaydılar ama hiç oralı olmadılar. Dönüp bakmadılar bile. Çöpleri kamyona boşaltıp artan pislikleri süpürdüler. Güzel çalışıyorlardı. İyi anlaştıkları her hallerinden belliydi. Baştan sona takım çalışmasıydı yaptıkları. Onlar işlerine devam ederken tekrar geriye dönmemiz emredildi. Astsubay Onbaşı ve Çavuşlarla konuşuyordu. Çocuk da sürünmeye başlamıştı. Karşı kaleye kadar süründü. Yaklaşık elli metre. Kale direğinin oraya gelince kalktı. Bunu gören Astsubay tekrar yere yatmasını ve aynı şekilde geri gelmesini emretti. Gazinoda televizyon izliyorduk. Çocuğun birisi İstanbul’a düşerse çarşı izninde Galatasaray’ın stadını görmeye gideceğini söyledi. Arkadaşı ona gülümseyerek baktı. “Galatasaray’ın stadını hiç görmedin mi?” Görmemişti. Arkadaşı ona eğer İstanbul’a düşmezse, askerliğini bitirdikten sonra İstanbul’a gelmesini ve kendisini bulmasını söyledi. “Sana sadece stadı göstermem, maç bile izletirim,” dedi. Çocuk çok mutlu oldu. Birbirlerine telefonlarını ve mail adreslerini verdiler. Gazino. Boş sandalye olmadığı için masaya oturulur. Bir gazetenin Pazar ekinin sağ kalan parçalarına göz gezdiriliyordur. Kanal değişince güzel bir müzik duyulur. MFÖ, Vurgun Yedim. Güzel müzik özlendiği için anında hipnotize olunur. Hayallerde en güvenilir yere gidilir: Güp güp diye yanan soba arkası. Kanal değişir, soğuk bir rüzgâr eser. Kanalı değiştiren kişiye küfürler sıralanır. Bugün birisi bileğini ve boğazını kesti. Söylenilenlere göre karısına ve kızına küfür etmişler. O da küfür edene saldırmış ama araya girip ayırmışlar hemen. Adam hıncını alamamış, “Bir buraya namusumuza küfür ettirmeye mi geldik lan?” demiş ve jiletlemiş kendisini. Çiğ köfte dürüm, lahmacun, pizza, yağlı ekmek (fırından alınmış olacak, ikiye böldüğünde buharı tütecek), kazandibi, tavuk göğsü, fırında patates-köfte, mantı, yoğurtlu biber, mercimek çorbası (sıcak!), pattezli börek (ninemin yaptığı), ayva reçeli. Bugün yapılan aramada üç mandalinayla yakalandım. Mandalinalarıma el konuldu ve çöpe atıldılar. İnsanın mandalinayla ne alıp veremediği olur, anlayabilmiş değilim. Manav gibi gezinmeseymişim, hemen yeseymişim. Mutlu zamanlarımda kendimi ödüllendirmek için saklıyordum o mandalinaları! Adam kendisini mal bulamadığı için jiletlemiş, küfür falan yememiş. Madde bağımlısıymış. Yoğun bakımdan çıkmış, sağlık durumu şimdi iyiymiş. Ordu tarafından mahkemeye verilecekmiş. Dört kişinin ifadesi alınmış bile. Askerliği kolay kolay bitmez diyorlar bu noktadan sonra. Akşam gazinoda bir çocukla karşılaştım. Dün de görmüştüm. Albay geldiğinde yanımdaydı. “’Derdim dünyadan büyüktür’ diyen var mıdır?” diye sormuştu Albay. Bu çocuk da anlamadığı için bana sormuştu. Albay olayı biraz dolandırarak anlattığından çocuğun anlayabileceği şekilde özet geçtim. “Param yok,” dedi. Albay’a söylemesini söyledim ama cesaret edemedi. Ben de onun yerine konuşmaya cesaret edemedim. Albay gittikten sonra televizyonu açtılar. Maç vardı. Biraz maça baktıktan sonra su almaya gideceğimi, içecek bir şeyler isteyip istemediğini sordum. Gönülsüzce kafasını arkaya attı. Israr ettim. Kola? Çay? Gazoz? Ne olursa. Sonunda sigara istedi. Kullanmadığımı söyledim. Yiyecek içecek bir şeyler isteseydi neyse de keyfi bir şey için yardımcı olamazdım. O kadar da değil. Yemekhanenin oradan koğuşlar bölgesine doğru gidiyorlardı. Çocuklardan birisi fırın aracının başında bekleyen adama bu askerlik biter mi diye sordu. Adam da “Biter oğlum, biter. Ömür bitiyor. Daha yaşlanıp öleceksiniz,” dedi. Tüfekli hareketlerde komutanın hareketi hatırlayamaması. Sağa sola bakıp düşünmesi, yutkunması, burnunu çekmesi. Onbaşı ve çavuşlara bakması. Hareketi yapması ama adını hatırlayamaması. “Tüfekleri bacak aranıza alın.” Tüfekler bacak arasına alınır. “Şimdi de üzerine oturun!” Şaşkın bir şekilde beklenir. Bazıları gerçekten de namluya doğru yaklaştırırlar kıçlarını. “Şaka lan şaka. Ellerinizi ovuşturun. Üşümüşsünüzdür.” Sürekli çekirdek yiyoruz. Askerin milli yiyeceği çekirdek. Sabah, öğle, akşam içtimalarında ve boş vakitlerimizde avuçlarımızda daima çekirdek var. Özür dilerim. Bildiğim en kısa ve öz Türkçe ile bu şekilde anlatabilirim derdimi. Özür dilerim. Tüfekli Hareketler 1 – Ensede birleştir 2 – Sol ayağa in, sağ ayağa in 3 – Yukarı kaldır, göğüs hizası 4 – Yukarı kaldır, tüfekle çömel 5 – Sola dön, sağa dön 6 – Göğüste birleştir, aşağı indir Tüfeksiz Hareketler 5 – Pinokyo, baltalama 6 – Başparmaklar arkada, sola sağa esneme 7 – Bacağa sarılma 8 – Şınav pozisyonu al, iki tane çekip kalk 9 – Eğil, avuç içlerinle yere dokun 10 – Şınav pozisyonu, bacakları geri atıp topla, geriye atıp topla, kalk 11 – Eller belde, karşıya at, eğil, topla, eğil, ayak bileğine uzan 12- Yana aç, kapan, yukarıda el çırp, kapan 1 – Yana aç, sola sağa esne 2 – Ensede kenetle 3 – Şınav pozisyonu 4 – Elleri ensede kenetle, geriye yaslan Askerlikle ilgili film yapacak olsak türü müzikal olurdu. Konuşmayı çok seven ve çok konuşan birisinin şikâyeti: Adam o kadar çok konuşuyor ki ben bile susmak zorunda kalıyorum. Cam bardakta çayın gözünü seveyim. Cam bardakta çay ekselansmış da değerini bilememişim. Yapımında, hazırlanışında ve sunuşunda emeği geçen herkesten buradan Mars’a kadar özür diliyorum. Burnumda tütüyorsun cam bardakta çay. Şiir gibi adın var: Cam Bardakta Çay. Atış Talimi. İyi olanların Güney Doğu’ya keskin nişancı olarak gönderileceğine dair söylentiler vardı. Bilerek karavana sallamayı tavsiye ediyorlardı birbirlerine. 25 metreden A4 boyutundaki bir kâğıda dokuz el ateş edilecekti. Daha önce elime silah almamıştım. Biraz korkutucu, biraz heyecanlı, biraz da zevkliydi. İlk kurşunum tutukluk yaptı. Komutan kovanın sıkıştığını söyledi. Bir şeyler yaptıktan sonra geri verdi. Yaptığım sekiz atışın sekizini de isabet ettirdim. Biri diğerinin tam yanından geçmiş.  Karavana sallayanlar vardı. Onları ayrı bir yerde toplayıp çamurlu suda iki kere süründürdüler. Bir arkadaşın kâğıdında on dört delik vardı. Yandaki çocuk da onun kâğıdına nişan almış! Kendi silahımdan çıkan sesler yan taraftaki silahlardan gelen sesler kadar rahatsız etmedi. Niye böyle oldu, anlamadım. Garip. Dibimde patlayan değil de yan tarafta patlayan silah daha çok rahatsızlık verdi. Kulaklarım hala çınlıyor. Asker yüksekçe bir yere oturmuş poğaça yiyordur. Önünde kuyruğunu sallayan sevimli bir köpek vardır. Asker poğaçadan bir ısırık aldıktan sonra bir parça da köpeğe verir. Bir kendisi ısırır, bir köpeğe verir. Bitirene kadar böyle devam eder bu. Sonra duvardan inip köpeği sever. Başını, kulaklarını, çenesini okşar. Askerler içtima alanında her seferinde ne yapıyorlarsa onu yapıyorlar: Bekliyorlar. Ağaçlardan bir tanesinin gövdesi güneşi saklıyor. Işık huzmeleri dalların arasından süzülüp yola vuruyor ve yolda parlak kareler oluşturuyor. Askerler ilerde siluet halindeler. Çavuş gelip kimlerin ehliyeti olduğunu sordu. Birkaç kişi hemen öne atladı. Çavuş ilerideki garajı işaret edip oraya gitmelerini ve oradaki el arabalarını getirmelerini söyledi. Spor denetlemelerinin olduğu yere gitmek için otobüse bindirildiler. Uzun zaman sonra ilk defa motorlu bir taşıta biniyordu. Çocuksu bir sevinç duydu. Parmaklarını demirde gezdirdi. Kıçını koltuğa iyice yerleştirdi. Cebinden para çıkartıp önündekinin omzuna dokunarak bir kişi uzatır mısın dememek için zor tuttu kendini. Gülümsemesini burnu kaşınıyormuş taklidi yaparak gizledi.