5 Şubat 1940’da doğan Hans Rudolf “Ruedi” Giger İsviçreli ressam ve heykeltraş, Alien için yaptığı çalışmalarla bilinir. Yağlıboya çalışmalara geçmeden önce mürekkep çizimlerle başlamış üretmeye. Tüm üretimini gerçeküstü, kabusların eşlik ettiği, baktığımızda “bu bir Giger çalışmasıdır” dedirten çalışmalarını fırçayla yaparken, sonrasında bunu terk edip pastele geçmiş.

Giger, bir makine ile insan birleştirme ustası aslında. Çalışmalarında makine ile insan arasındaki mesafeli ilişki, birbirine ihtiyaçları olduğu için tahammül eden, artık çürümüş bir çift sevgili gibi. Tahammül etmek zorunda olduklarından birlikteler veya birlikte olmaları zorunlu olduğundan tahammül ediyorlar. Etkilendiği Ernst Fuchs ve Salvador Dali’den yola çıkıp, hayatı boyunca müzdarip olduğu uyku sorununun da etkisiyle, çalışmalarında rüyalar, fetiş seksüel imgeler coşuyor.

İsmini tabii ki Lovecraft’tan alan Necronomicon, sanatçının ilk kitabıydı. 1977 yılında basılmıştı. Ridley Scott kitabı görünce, Alien’in konsept tasarımlarını kime yaptıracağını da bulmuştu. HR Giger’ın ayrıca, DUNE serisi için çalışmaları da oldu.

Giger’ın ölümle ilk teması, babası kendisine hediye edilmiş bir kafatasını Giger henüz beş yaşındayken eve getirmesiyle başladı. Sürekli kabus gören Giger arkadaşlarını kendi yaptığı hayalet tren çizimleriyle oynamaya zorladı. 12 yaşında geldiğinde, çizimlerinde kullandığı mürekkep sorun yaratmasın diye sürekli siyah giymeye başlamıştı. 15 Yaşındayken, odasını tamamen siyaha boyayıp bir mezar şekli verdi.

Lovecraft etkisi

HR Giger:

“1969-71 yılları arasında, Samuel Beckett için bir dizi çalışma yaptım. [1. Necronomicon] Yağlıboya ile işim orada bitti. Sergius Golowin diye, mit ve fabl yazarı olan bir arkadaşım vardı. Bu işlerde uzman biriydi. Magick bilgisi çoktu. 1960’ların sonunda bana bir Lovecraft kitabı verip, Necronomicon – Ölüler Kitabı’nı fısıldadı. Çalışmalarımın pekala Necronomicon’dan fırlayan sayfalar olabileceğinden bahsetti. Şimdi Lovecraft’ın çalışmalarının hayranıyım işte. Lovecraft’ın üzerimdeki en büyük etkisi, Alhazred’in kara büyü kitabı Necronomicon oldu. Sergius hakkında komk olan ise, herkese evimin duvarlarının Necronomicon kitabından sayfalarla kaplı olduğunu söylemesiydi. O zaman bu tam anlamıyla gerçek değildi ancak sonradan duvarları gerçekten de kaplamaya başladım ve evimin duvarları bir nevi Lovecraft tapınağına döndü.

Herkes sürekli rüyalarımı öğrenmeye çalışıp duruyor. Oysa asıl ilhamım edebiyattan geliyor. Beni etkileyen birçok şey okudum. 1940 doğumluyum. Yapıtlarımın karanlığında o dönemin etkisi var. Bombalanacak korkusuyla lambalar hem en loş konumda tutulurdu. İsviçte ve Almanya yakındı, hedefler de her zaman iyi seçilmiyordu. O korkuyu çok derinden hissettim. Daha sonraları ise HP Lovecraft ve diğer okült kitapları keşfettim. Dolayısıyla ilham kaynağımın asıl olarak düşler değil kitaplar olduğunu söyleyebilirim.”

Aleister Crowley kadınları vs HR Giger kadınları

HR Giger:

“Büyü ve okült ile ilgileniyorsanız tabii ki Aleister Crowley ismi da başa yazılmalı. Ancak söylemeliyim ki her ne kadar kitaplarını çalışmış olsam da bahsettiklerini anlamakta zorluk yaşadım. Ama yaptığı resimlerle her zaman ilgilendim. Gerçi resimlerini geç görme şansım oldu. Londra’da 1998’de yağılmış bir serginin kataloğundan çalışmalar var bende bir yerlerde, bir de 1932’de Berlin’de bir sergiden kalan katalog var. Gördüğüm çalışmaların çoğu arkadaşlarının portreleri ve bana oldukça kötü bakıyorlar! Resmini yaptığı kadınlar ise berbat durumdalar. Resmettiği kadınları sevmiyorum, çünkü benim resmettiğim kadınlar güzel ve estetistik açıdan güzeller, en azından bana göre öyleler.

Austin Osman Spare, Stanislas Szukalski gibi sanatçıları beğeniyorum. Ernest Fuchs ise en benim en ama en derin ilham kaynağım ve bana göre yaşayan en büyük sanatçı. Bir tekniker olarak çalışmaları fantastik. Eğer çalışmalarını gençken görseydim, asla resme başlamazdım. Hem ustam hem de mutulukla söyleyebilirim ki yakın bir arkadaşım.

Cthulhu Rising resmim nedeniyle Dagon Ezoterik Tarikatı beni onur üyesi yaptı. Joe Pulver isimli bir hayranım ise yazdığı romanda [2. Nightmare’s Disciple] ise öldürülüp kesilen bir karakter yaptı beni. Kitabın taslağını görünce kendisiyle temasa geçip mümkünse ismimi o karakterde kullanmamasını ya da değiştirmesini söyledim. Böylece romandaki karakterim bir başka kurgusal ressamla değişti, ki o ressamın çalışmaları benden ilham alınmış gibi gösterildi. Kitapta o ressam benim mekanda öldürülüyordu, bu da beni mutlu etti! Okült konusuna gelince, gerçekte pratik konusunda kendimi sakınıyorum ve asla bir gruba dahil olmuyorum. Çalışmalarımdaki etkisi tıpkı düşlerim gibi, tek taraflı.”

Müzik ve Giger

HR Giger:

“10 yıl önce çoğunlukla jazz dinlerdim, favorim Miles Davis’di. Biraz da rock. Sonradan birçok soundtrack dinlemeye başladım. Coppola’nın Dracula soundtrack’ini sevdim, ayrıca Puff Daddy’nin büyük bir hayranıyım, özellikle de Godzilla soundrack’inde. Elektronik müzik işinde yokum ama Aphex Twin severim.”

Giger Müzesi

HR Giger:

“Fikir 90’ların başında Gruyeres’de bir şato görmemle ortaya çıktı. Gruyeres, İsviçre’nin ortasında, “Fransız” kalan bir yer ve aynı zamanda bir peynirin de adı. Föndü, süt çiftlikleri ve üstün süt ve peynir ürünleriyle meşhur. Bu köyü ilk andan itibaren sevdim.Tepeler üzerine kurulmuş, ki bir tanesidne de şato var. Şato’nun müzesi için uygun olduğuna inandırdılar beni. Zürih’ten bir banker de sponsordu. www.hrgiger.com isimli bir kitap yayımladım, şatonun satışının gerçekleşmesine on gün kala bu sponsor çekildi. Ben de parayı kendim halletmeye karar verdim, ki en iyi fikrim olduğu söylenemez bu. Çok para tuttu. Hep korkularımı çizdiğimden bahsederim, sevdiklerimi de çiziyorum. Ama şu an en büyük korkumun para olması çok san sıkıcı. Para odaklı sıkıntıları ve korkuları sevmiyorum.”

Dali, Dune ve Giger

HR Giger:

“Tüm mevzu Salvador Dali’nin evinde başladı aslında. Sık sık Dali’nin evine giden bir arkadaşım vardı. Çalışmalarımı O’na göstermiş. Dali’nin etrafında her zaman insanlar olurdu, bazen 30-40 kişi… Alexandra Jodorowsky, İspanya’ya gelip Dali’den Dune projesinde İmparator’u oynamasını istediğince Dali benim çalışmalarımı kendisine gösteriyor. Jodorowsky de etkilenip, film için çalışabileceğini söylüyor. Beni aradıklarında İspanya’ya gittim ama geç kalmıştım. Jodoworosky amaçlı gidip Dali ile tanışmış oldum. Çok iyiydi. İki ay sonra Paris’e bir arkadaşımı ziyarete gittiğimde Jodorowsky’ye de gittim. “Bana tasarım yapar mısın?” dedi. Harkonen Şatosu için Dune çizimleri yaptım, o da bunalrı alıp ABD’ye gitti ama 1975 yılında bilim kurguya ayıracak para fazla yoktu, film ise 20 milyon dolara mal oluyordu.

DUNE hakları Dino de Laurentis’in kızındaydı, o da hakları David Lynch’e vermişti. Lynch’in ise arası benimle pek iyi değildi. O’na göre fikrini çalmıştım. Ben kendisi için hep iyi konuştum ama o bir garipti. Biraz kıskanç sanırım çünkü New York’da sergisi olan benim, O değil. Sıkıntılı. Ama yine de onu severim.”

Silahlar

HR Giger:

“Silahları seviyorum. Silahsız yapamam. Kendimi korunmasız hissederim. Ufak, 5 mm 22 kalibre bir revolver’ım var. İlk eşim Li’nin kendini vurduğu silah. Ayrıca barutla dolan üç ayrı revolver’ım daha var. Geçen gün odada ateş ettim, farelerin sesinden uyuyamıyordum. Sonunda ateş ettim gecenin geç saatinde. Uzun bir sessizlik oldu. Sonrasında ise odanın başka köşesinde başladı. Yine ateş ettim.”

Li Tobler ve HR Giger

Henüz sanat okulunda öğrenciyken tanışan Giger ve Tobler, uzun yıllara dayanan karmaşık bir ilişki içinde yer aldılar. Giger’ın yakın bir arkadaşının sevgilisi olan Li, sonradan Giger ile sevgili ve hayat arkadaşı oldu. İkili birlikte ve ayrı ayrı sık sık LSD triplerine giriyordu. Her iki tarafında da sevgilileri olan ve zaman zaman kesintiye uğrayan bu ilişkide, sahne sanatçısı olan Tober’in önce Giger’ı terk edip bir başkasıyla ABD’ye gitmesi, sonrasında ise orada yapamayıp Giger’a geri dönmesiyle sonuna yaklaştı. Giger’ın tersine depresif bir döneme giren Tober iyice içine kapandı. Arkadaşlarının telkiniyle sanat galerisi de açsa Tober toparlayamadı ve 1975 yılında kendini öldürdü. Giger bundan sonra iyice karamsarlığa düşerken, Tober anmasında satanist ve Lovecraft stili ayinler düzenlediği söylendi.

Giger, 18 yaşındayken tanıştığı Li’yi yaşama aç biri olarak tasvir ediyor. Yaşamının kısa ama etkileyici olmasını tercih eden bir kadın. İlk dönem resimlerindeki kadınların yüzü hep Li’nin yüzü.

1975’te kendini öldürmesinden önce de denemeleri oluyor Li’nin. Benliğine işlemiş hedonist ve nihilist refleksinin yansımasıyla, kendini tutmuyor.

Giger, Necronomicon’u Li Tobler’e adadı. “Hep paranoyaktı, hep böyle oluyordu…” diye not düşerek.

H.R. Giger, “Necronomicon” 88 sf. Almanca, 1977.
Download

[sws_divider_basic]

[sws_divider_basic]