Sevgili intizam,

Canıma gündeme birim.

Bir canhıraş savaş anında seni arıyorum. Ömrümün az bir kısmını seni bulmak, tamamını ise seni bozmak için harcadım. Matematikten hiç anlamadım. Fizik ise Beden eğitiminin bir koluydu o vakitler. Kol yoksa börek de yok Jhonotton diyen kolsuz Jhonattan -dikkatli ve karar değiştiren acılar sizi) ve kol börekli anneleri, kısacası herkesler, herkesler bir şeylerin koluydu o vakit. Ben sağlık ve temizlik koluydum. Yeşil sabunluk almıştım sınıfıma ama çantamda taşıyor ve asla temizlemiyordum onu. Öyle öyle, İsa olmuş chiko gibi, dövmelerimi halka gösterip bunu aklında tut, git kime istersen tut. Dedim. Halk o sırada ya çok meşgul ya çok tenhaydı. Neredeyse yoktu. Ölmemizi beklediklerini anladım.

Halk da haliyle fizikten az çakan ve sırasıyla yorulup doğup camdan bakıp pencereyi arkasından kapayan ve komşunun gözünden kapanan cama geçildiğinden üzerinde fazla durulmayan açılardaydı.

Tatlı tatlı başlayan bir mahalle muhabbeti yine nasıl bir dramatik eğriden geçtiyse geçti, iki üç, daha çok iki, merhaba -merhaba insanının cinnetini birbirinden şeytanmışcasına çıkardığı süslü cümlelerli -arabanı parka çek, burası babanın araba parkı değil, o zaman arabanın kafasında odun da kırılır, şimdi burada ben bunu kırarken arabana da gelme ihtimali var. E o zaman yolda da yürüsen başına taş düşme ihtimali de var. Koymayın kardeşim arabanızı. Burada odun kırıyoruz- galibi sesinden çoktan belli bir kavgaya döndü.

Hatta kavga olarak bitti.

Mübalağ etmiyorum. Bittiğinde bile kavga devam etti. Taraflar çekildiyse de, kazanan tarafın apartmanındaki kadın, aslında ne arabası ne odunu olduğundan rahatlıkla bir kadın da denilebilecek bir kadın; o kadın -ama o zaman öbürünü iptal edeceğiz- kapanmış pencerelerin arkasından kavganın artık maruf bayrağını almış hala, zaten bu mahallede ne yaparsa hep mağlup diğer apartmanın doğalgazlı/lacivert/arabalı/ insanına dırım dırım dırdırıyordu. Dırımdırıyordu. Yeter artık.

Neler olmuşsa olmuş, bir iki sinirli sınıflar içi –aynı apartmandan pencereden sarkan kadın (burada bir kadın ifadesi bana da biraz adaletsiz geldi) ve pencerenin altında odun kıran aynı apartmanın biraz ufukurası andıran adamı aralarında, birbirlerinden aslında hır çıkarmak isteyen ve fakat tür gereği sonunda hep gülme efekti olduğu için boşalamamış bir nefretle biten sinir akımından geçtikten sonra, ortak hırı belirlediler, “Nereden hır çıkarayım?” diyen ve bunu birbirinden çıkaramayan bir sınıftan daha korkunç bir sınıf olduğunu bilmeyen, mahalle havası yaşamak için Nişantaşı’ndan bizim mahallenin en eski apartmanının (133 yıllık) üst katlarından hem şehir hem deniz manzaralı bir daire alan lacivertin şöförü, buna biçilmiş kaftan, incili kaftan idi. Karşı apartmanın kadını ve ufukurası ise, 46 yıllık apartmanlarında kuşaklardır oturuyorlardı -bir kuşak-.

Bir arabalı -arabasız daha doğrusu arabalı/doğalgazlı-arabasız/sobalı, en doğrusu; arabalı/doğalgazlı/park yerine park etmeyip sobalıların evinin önüne parkeden arabalı ile sobalı/arabasız/soba bu, su ile çalışmıyor ya, buldukları ölmüş çocuk beşiklerini, portakal kasalarını, artık esrar içmekten tahtaya dönmüş heriflerini parçalayarak ısınan ve evlerinin önüne park edilen bilhassa lacivert arabalardan kıl kapan, soba odunularını da bu park eden arabalarının yanında kıran, -ne de olsa evlerinin önü- ve kavga gelse de etsek diyen ile 133 yıllık binanın üst katlarda oturan ve hiç odun kırmamış, tam şehri izleyecekken kalın baltalarla medeniyete 5 metre kala hala yaşayan bu ilkel yedi cüceler sokağındaki seslerle irkilen, bu iki apartmanın, bir kadın ve ufukurasın sarkastik denilebilecek bir dil hatasıyla kazanmasıyla sonlanan tartışması tüm bunların olacağını bile bile bir anda başladı. Ve fizik sevmeyen ile fizik sevmeyen tüm halkların sokağından hiçkimsenin sevmeyeceği partiler, kornalarını kulak zarlarımızla göt deliğimiz arasında bir yere soktuklarında, fizik sevmeyen halklar, üçe, beşe, dörde bölündü.

Log Line

Tüm bunlar, Genco Erkal’ın Marx’ın Dönüşünü ne de iyi oynamasından daha az önemli şeylerdi elbette.

Log Line’dan devam

DSP, halkın Ecevit’e küfretmeyeceği gerçeğini kullanarak -hepimize bunu meşru kılan, Kuran sayfalarına kılıca geçirme hikayesinden çıktığını biliyoruz değil mi- Beyoğlu’nun B’si gibi akla hayale sığmayacak Fransız filmlerini kıskandıracak açık mı açık uçlarıyla dolu adaylarının -neden, çünkü Beyoğlu’nun B’si. Kim buldu bunu, bizim Büst-. Bayraklarını Sıraserviler’e sallaya sallaya, Ecevitlerini bir Leninsiz Lenin gibi, İstavrit gibi kötü bir müziğin önünde dalgalandırıp geçirirken oradan buraya, içinden, bütün islümanlar, ülkem insanları, düzülen onların kulakları değilmiş gibi üç kuluvallabielham okuyordu.

Tam şu anda kedi, aslında hiç de hoş olmayan bu aptal oğlana veriyor.

Neyse biz tekkemize bakalım. Abidin Dino der.

“Koço yeni duman neslinin erdemlerini temsil ediyordu…

Koço eroini meze diye kullanır, dirhem kokaini bulunca dille süpürür yalardı: Afyonu leblebiden fazla yutar, binlik rakıyı haram saymazdı.

Koço istidatlı idi. Türkçe’yi Rumca’yı Ermenice’yi esrarla karıştırmış, yeni terkip bir lisan icat etmişti. Koço’nun lisanında eroin buzlarının keskinliği, katılığı, esrarın garip akışı vardı. Koço’nun lisanında kelimeler ayrı bir anlam taşırdı, gününe havasına göre değişirlerdi.”

….

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page