Manzara muhteşemdi… Göz alabildiğine deniz… Mutsuzluğunun tek sebebi…

Her akşam aynı şeyleri düşünürdü… Yine öyle oldu.

Hiç gidemeyeceği kıyıları düşündü… Hiç göremeyeceği insanları… Bu enfes günbatımı, içini sızlatmaktan başka bir işe yaramıyordu. Uzaklara gitmek üzere demir alan ya da denizin ortasında yol alan bir gemiden izlemekti, gün batımını keyifli kılan. Böylesinin hiçbir anlamı yoktu.

Yıllarca denizle iç içe kaldın mı; denizin bir parçası olurdun. Ve bir gün ondan uzak kaldığında, böyle tüm gün karşında bile olsa, acı vermekten başka bir işe yaramazdı. Hiç dokunamayacağın sevgilinin, tüm gün karşına geçip özlemle sana kucak açışı gibi…

Yapabileceği bir şey yoktu. Hiçbir şey yapamazdı. Kıpırdayamazdı bile… Dünyayı dolaşan bir geminin ayrılmaz bir parçası olduktan sonra, böylesi bir durumda kalmak çok zordu gerçekten. Tek yapabileceği buradan tüm gün denizi izlemekti. Ve onun iyotlu kokusu ile ağır ve yapışkan bir örtü gibi kendisini kaplayan nemini üzerinde hissetmek.

Denizde geçen günleri ile avunurdu daha çok. En sık da, gemideki en sevdiği insanı, 2. Kaptan Halil’i anımsardı. Ne yapıyordu acaba Halil Kaptan?

Herkes Halil’i her limanda sevgilisi olan hovardanın biri sanırken, bir tek o biliyordu onun yüreğinde tek bir isim olduğunu. Hülya! Beykoz’un en güzel kızı! Kendisi, bizzat Halil’den duymuştu. Özellikle, içip de kafayı bulduğu vakitlerde söylenmeye başlardı Halil… “Bana, bunu yapmayacaktın Hülya!…” Söylenir, sonra da ağlardı. Hatta bir keresinde üzerine kapanıp ağlamıştı. Sormamıştı. Soramazdı ne olduğunu… Halil de anlatacak durumda değildi zaten. Gözyaşlarını sessizce üzerine akıtmış, sonra da kendini toplayıp hiçbir şey olmamış gibi diğerlerinin yanına gitmişti.

Sonra Halil, her sarhoş olduğunda; öyküsü parça parça dökülmüştü ağzından. Kimse sormadan yine… Kendi kendine söylenirken… Hülya’nın hemşire olduğunu… Bir mühendisle evlendiğini… İki çocuğu olduğunu… Beykoz’dan taşındığını… Hülya ne yaparsa yapsın onu unutamayacağını… Unutmamıştı da… Sadece daha çok içmeye başlamıştı.

Anılar da avutmuyordu artık. Halil’i hatırlamak rahatlatmamıştı onu.

Tekrar, gerçeğe döndü. İşte, gün batmıştı yine… Denizin karşısında, dışında geçirilen bir gün daha… Bugünler sonsuza dek uzayacak gibiydi. Halbuki, gemi çürüğe ayrıldığında bıraksalardı kendisini, böyle acı çekmeyecekti belki. Hâlâ sağlam olduğunu, işe yarayacağını düşünmüşler ve gerekli hazırlıkları yapıp bu sahile getirmişlerdi. Keşke bir ormana ya da parka götürselerdi. En azından denizi uzaktan izleyip de acı çekmezdi…

Birilerinin yaklaşmakta olduğunu fark etti. Bir adam ve bir kadın… İyice yaklaştıklarında, adam kendisini işaret ederek, kadına söylendi:

– Şuraya otur da konuşalım.

Güzel ancak hüzünlü görünen kadın yüzünü buruşturarak cevap verdi.

– Konuşacak bir şey yok!

Adam kadını kolundan sertçe çekip, oturttu.

Tüm ağırlıklarını üzerinde hissetti. Kadın, usulca kenara çekti kendini.

– Davayı geri almayacağım…
– Çocuklar ne olacak ha?
– Onlar için daha iyi. Birbirini sevmeyen bir anne- babanın dırdırından kurtulurlar en azından.
– Ben seni seviyorum, Hülya!

Adamın ses tonu yumuşamıştı. Elini kadının ellerine uzattı. Kadın, hızla çekti ellerini.

– Ama ben seni sevmiyorum. Sevemedim. Yaparım sanmıştım, ama olmadı.

Adam öfkeyle ayağa kalktı.

– O adam yüzünden değil mi? O adi kaptan müsveddesi yüzünden!
– Saçmalama!
– Sana da o ayyaş yakışır zaten. Ama, şunu unutma, pişman olacaksın! Çocuklarının yüzünü bile göstermem sana!
– Yapamazsın!
– Öyle bir yaparım ki! Sen bir ayyaş için bizi bırak; sonra da masum anne pozları takın.

Kadın da ayağa kalktı.

– Benim, Halil’le bir ilgim yok!
– Beni artık kandıramazsın. Defol git kimin yanına gideceksen!

Adam öfkeyle yürümeye başladı.

Kadın, hüzünle banka çöktü. Çaresizce söylendi…

– Allah hepinizin belasını versin! Senin, Halil’in; en çok da babamın!

Kadın, ellerini yüzüne kapatıp hıçkırarak ağlamaya başladı. Sarsılarak ağlıyordu… İçini çeken kadının gözyaşları daha önce Halil’in gözyaşları ile ıslanmış olan yere aktı… Aynı yere. Bir zamanlar büyük bir geminin kaptan köşkünü süsleyen, şimdi bir sahildeki alelade bir bankın oturağı olan tahtanın üzerine… En az Halil’in gözyaşları kadar sıcaktılar…

Teselli etmek istedi, ama edemezdi. Halil’in onu ne kadar çok sevdiğini, nasıl özlediğini anlatmak… Ama bir bank konuşamazdı ki! Nasıl teselli edebilirdi bir insanı? Hem, yüreklerini dinlemeyen insanlar; bir bankı dinlerler miydi?

Hiçbir şey demedi, diyemedi…

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page