Gökçe Bezirgan’ın bir tanesi Yaşar Nabi Nayır ödüllü iki öykü dosyasından oluşan “Hasta Öyküler ve Kulağakaçan” İletişim Yayınları’ndan çıktı. Bezirgan ile kıyıda köşede kalmış, bastırılmış, sorunlu karakterlerini ve vajinaların dile geldiği, Ay’ın gece karanlığıyla birlikte gündüz gökte durduğu, güvelerin koca bir mahalleyi istilaya kalkıştığı öykü evreninin çağrıştırdıklarıyla ilgili konuştuk.


 

İki öykü dosyasından oluşuyor kitap. Yazım süreçlerinden söz edebilir misiniz?

Evet, Hasta Öyküler ve Kulağakaçan iki dosyanın birleşimi bir kitap. Hasta Öyküler, 2012 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü ödülünü alarak Varlık Yayınları tarafından yayınlandı. Aralarında üniversite dönemimde yazdığım öykülerin de bulunduğu, daha uzun süreçte oluşan, 13 öykülük bir dosya olarak. Kulağakaçan ise , Hasta Öyküler’den sonraki 2- 2 buçuk yıllık süreçte oluşmuş bir dosya. Yazılma süreleri dışında tabii ki farklı dönemlerde yazılmış olmalarından kaynaklı farklılıkları da var. Ancak yine de ortak bir dil ve kardeşlik durumu da mevcut.  Kendini ifade edemeyen, toplum tarafından dışlanan,  görünmek isteyip görünemeyen, anlaşılmak isteyip anlaşılamayan karakterler her iki dosyanın da ortak yönlerinden.

Ödül almak nasıl bir duygu? Elbette motive edicidir ama öte yandan çıtayı düşürmemeliyim korkusu yaratmıyor mu?

Ödül almak mutluluk verici olduğu kadar kaygı verici de… Mutluluk kısmı kısa sürede kaygıya dönüştü bende. Bundan sonra ne olacak? Daha iyisini yapmalıyım düşüncesini engellemek zor oldu. Ama bir süre sonra bu şekilde bir kaygı ile kendimi kısıtladığımı ve yazmayı zorlaştırdığımı fark ettim. Baskıya gelemeyen yazarlardanım sanırım, ki en büyük baskıyı aslında kendi kendimize yapıyoruz. Sonunda kendimi serbest bıraktım ve Kulağakaçan’daki öyküler oluştu.

Yazma disiplininiz nasıldır? Bulunduğunuz mekan, ortamın sessiz ya da gürültülü olması sizi etkiler mi?

Çok disiplinli şekilde, günün şu saatinde yazarım, bu saatinde yazmam gibi kurallarım yoktur. Ancak bulunduğum mekan önemli tabii ki. Gürültülü bir ortamda yazamıyorum. Sakinliği severim. Yalnız olmayı tercih ederim ama bazen mümkün olmadığı durumlar oluyor. O zamanlar da kulaklık takarak yazdığım da olmuştur. Yine de tercihim sessizlikten yana…

Dişleriyle Gülen Kız çok enteresan ve çok katmanlı bir öykü. Türkiye’de kadın olmak hayata birkaç sıfır geriden başlamak gibi bir şey. Bazı ailelerin yetiştirme süreçlerinde kız çocuklarına yaklaşımları daha farklı olabiliyor sanırım. Haklı sebepleri olsa da bu iyi mi kötü mü, bilemiyorum. Bazı karakterleriniz bu tutuculuktan sıyrılmak istiyor, bazıları da çoktan sıyrılmış gibi. Yani aile ister istemez çocuğa kötülüğü dokunan bir kurum gibi.

Türkiye’de kadın olmak zor, bunu artık söylemeye bile gerek yok ancak kız çocuğu olmak belki de daha zor. Kız çocukları hep bir namus baskısı ile büyütülüyor. Her zaman yapmamaları gerekenler listesi var kızların. Toplumca kız çocukları konusunda belirli hassasiyetlerimiz var ancak bu durumun kökeninde sadece koruma güdüsü olduğunu düşünmüyorum. Her anne baba çocuğunu koruyup kollamak ister. Ancak kız çocuklarına yapılan korumaktan ziyade, kendilerini keşfetmelerini engellemek, özgürlüklerini kısıtlamak, erkeğe bağımlı halde yaşam sürmelerini sağlamak. Sadece Dişleri ile Gülen Kız öyküsünde değil, öykü karakteri kadın olan tüm öykülerimde bu baskıyı, tutuculuğu ve çıkışsızlığı görebilirsiniz. Dişleri ile Gülen Kız’ın özelliği; konuşan, anlatan, anlatırken parçalanan bir vajinanın öykü karakteri olması…

Deli Bir Şehir öykünüz Gezi Parkı’na göndermeler içeriyor. Neler söylemek istersiniz olan bitenlere dair?

Evet,  Gezi döneminde yazılmış bir öykü Deli Bir Şehir. Öykü zaten olan bitene karşın ne hissettiğime dair açık bir referans aslında. Kitabın o öykü ile bitmesini özellikle istedim. Deli Bir Şehir’de şu cümlelerle anlattım: “Kimse bilmezmiş, şehrin Tanrı’sı ise aklına bile getirmezmiş  lakin zalimliğin zehri delilikmiş… Deliliğin özü özgürlük, kökeni ölümsüzlükmüş.” Bazen topluca delirmemiz gerektiğini hissediyorum bu kadar acıya, bu kadar zalimliğe karşı. Ancak yine de birbirimize karşı sağduyulu olup, zalimliğe ve haksızlıklara karşı birlik olabildiğimiz sürece umut var olacak diyebilirim.

Batıl inançlarınız, uyguladığınız belli başlı ritüelleriniz var mıdır?

Batıl inançlara ilgim var. İnandığımı söyleyemem ama yok da saymam… Batıl inançlar mantığa uygun değiller belki ama ilgi çekiciler. Hayatın içinde varlar ve ben de onları öykülerimde kullanmayı seviyorum.

Kıyıda köşede kalmış insanlar önemli yer tutuyor öykülerinizde. İstanbul’da yaşadığınız süre boyunca neler gözlemlediniz onlara dair?

Hepimizin gördüğü şey aynı aslında. Bu İstanbul ya da başka herhangi bir  şehir olsun, fark etmiyor. Sadece kimimiz görüp geçiyoruz, kimimizde ise o görüntüler iz bırakıyor ve başka bir şeye dönüşüyor. Kısacık bir andan, ufak bir bakıştan bazen bir öykü çıkabiliyor… Sadece yazarlık için değil hayatta iyi bir gözlemci olmak insanı farklı kılıyor, empati duygusunu geliştiriyor.

Etkilendiğiniz yazarlar kimlerdir?

Mutlaka okuduklarımızın etkisi altındayız ancak etkilenmekten ziyade severek okuduğum, takdir ettiğim yazarlar var. Bilge Karasu, Leyla Erbil, Sevim Burak, Tezer Özlü, Hasan Ali Toptaş, Ayfer Tunç, Latife Tekin, Sema Kaygusuz, Mine Söğüt, kendimi daha yakın hissettiğim yazarlardan. Türk Edebiyatı’nın vazgeçilmezleri; Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Oğuz Atay ve Vedat Türkali’yi saymadan edemem. Cemil Kavukçu, Faruk Duman, Ahmet Büke, Barış Bıçakçı, Ferit Edgü, Firuzan, Tomris Uyar ve Mehmet Zaman Saçlıoğlu da severek okuduklarım arasındadır.  Yeni kuşak öykücülerden ise, Bora Abdo, Berna Durmaz, Pelin Buzluk, Birgül Oğuz, Ayşegül Çelik, Hande Gündüz ve Yalçın Tosun’u kendi seslerini oluşturmaları bakımından başarılı buluyorum.

Okuduğunuz bölümün yazı dilinize etkisi oldu mu? Memnun muydunuz aldığınız eğitimden, senaryo derslerinden?

Ege Üniversitesi, Radyo-Tv-Sinema mezunuyum. Sinema ve edebiyatın ilişkisini, iç içeliğini seviyorum. Sinema dilinin, görsel olarak düşünme açısından mutlaka katkısı olmuştur ancak açıkçası senaryo derslerinin öykü dilime katkısı olmadı. İletişim fakültelerinin eğitim anlayışından genel anlamda memnun değilim. Bir iletişimci çok şey bilmeli mantığı ile neredeyse hiçbir şey bilmeden, hiçbir alanda uzmanlaşmadan mezun oluyor. Biraz daha bireysel çabalarla bir yerlere varmak gerekiyor maalesef ülkemizdeki eğitim sisteminde… Keşke diploması daha geçerli olan bir bölüm okuyup, – en azından işe girerken diplomanızın işe yarayacağı- yine sanatla ve edebiyatla ilgilenseydim diyorum nihayetinde…

Sevdiğiniz sinemacıları merak ediyorum. Çünkü öykülerinizde yarattığınız atmosfer iyi bir okur olmaktan daha çok iyi bir izleyici olduğunuzu düşündürttü bana.

Sevdiğim yönetmenler ve sevdiğim filmler var elbette. Filmleri saymak zor olur, hayli uzar liste… Ama hemen söylemek gerekirse sevdiğim Türk yönetmenlerin başında, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem ve Onur Ünlü’yü sayabilirim. Ama Türk sinemasının son dönem bağımsız filmlerini ve yönetmenlerini de takip ediyorum. Avrupa , İran, Hint ve Kore Sineması’nı severim. Yönetmen sineması olarak sayarsak, Michael Haneke, David Lynch, François Ozon, Ken Loach, Tim Burton, Lars von Trier, Woody Allen, Pedro Almadovar, Asghar Farhadi, Kim Ki-duk… Ama yönetmeninden bağımsız olarak da sevdiğim bir yığın film var tabii ki.

Radyo Tv Sinema mezunusunuz. Paylaşabileceğiniz kısa filmleriniz varsa izlemek isteriz. Ayrıca ilerleyen zamanlarda sinemaya bulaşmak gibi bir niyetiniz var mı?

Maalesef mezun olalı çok oldu, o zamanki teknoloji ile çektiğimiz filmler var ama tabii ki hayli eksikler… Sinema ile buluşmak gibi bir niyetten çok hayalim olabilir. Bir senaryo ile elbette. Ancak henüz o yönde bir çalışmam yok.

Neler okuyup neler izliyorsunuz bu aralar?

Şu an Max Frisch’in Stiller’ini okuyorum. En son sinemada izlediğim film, Başka Sinema’da Alman filmi Victoria. İnternette ise Rus filmi, Leviathan.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page