Hollywood yapımı birçok filmde dünyanın paralel evrene açılan kapısı diye betimlenen Gize Piramitleri, bundan 100 yıl önce de Avrupalı turistlerin ilgisini çekiyordu, o turistler ki deve sırtında ören yerlerini geziyorlardı.

19. yüzyılda başlayan koleksiyonculuk kavramı ve kadim uygarlıkların sanat eserlerine sahip olma isteği ile birlikte antik uygarlıklara duyulan merak, tarih tutkunlarını bu bölgeye çekiyordu. 20. yüzyılın başında Avrupalı zenginlerin koleksiyonlarında boy göstermeye başlayan sanat eserleri, dünyanın dört bir yanına hızla yayılmaya başlamıştı. O dönemlerde Mısır coğrafyasında yaşayan yerel mercilerin rüşvet aracılığıyla eserlerin ülkeden çıkarılmasına izin vermesi, sit alanını derinden yaralıyordu. Birinci dünya savaşında işgalci birliklerin tahripleri ise işin cabasıydı.

19. ve 20. yüzyıl gezginlerinin hatıra ve kitaplarında da yer alan Gize Piramitleri, Avrupalı turistlere kaynak teşkil ediyordu. Önce Kahire’ye gelen gezginler, yerlilerin eşliğinde develerin ve eşeklerin üstünde sit alanı bölgesine ulaşırlardı. Uzun entarileri ile Avrupalı kadınlar da bu bölgeye ilgi göstermekteydi.

Nasıl inşa edildiğine dair kesin bilgilere sahip olmasak da, bu doğrultuda piramitlerin gizemini koruyor olması, çekiciliğini daha artırıyor. Arkeolojik çalışmaların hala devam ettiği piramitlerde 1954 yılında Keops Piramidi’nin güney ucunda bir kubbe bulundu ve kalıntılar incelendiğinde burada bir geminin yatmakta olduğu anlaşıldı. Bu gemi, Mısır Firavunu Keops’un gemisiydi ve on üç yıl süren yoğun çalışmanın ürünü olarak tüm parçalar birleştirilerek Kahire müzesinde sergilenmeye başlandı. Yılda 300.000 kişinin ziyaret ettiği müzede tamamı sedir ağacından yapılmış dünyanın en eski gemisi sergileniyor.

Efemera dünyasında da yerini almış olan, 20. Yüzyılda çekilmiş ve dünyanın birçok bölgesine postalanmış piramit kartpostalları göstermek istedik. Unutmadan, bizden duymuş olmayın fakat Napolyon, 1798’de Mısır’a girdiğinde piramitlerin önünde askerlerine çok içten bir konuşma yapmış.