Hepimizin çocukluğundan aklında kalan ve yaşamını etkileyen olaylar, anlar ve günler vardır. O zamanlarda yaşananlar çocuk ruhunda öyle bir etki eder ki bir daha çıkarmak mümkün olmaz.

Yıllar önce Kadıköy’de As Sineması varken dayım, yengem ve kuzenimle bir filme gitmiştik. Sinemaseven bir çocuk için muhteşem bir olaydı. Bir çok az gördüğüm ama sevdiğim dayımla gün geçirecektim, iki onların izlememi istediği bir yapımı görecektim.

Film daha açılışında bir kafenin patlamasıyla benim ilgimi çekmişti. Bir de ön sırada oturan adamın, “Sesini kızın biraz kulağım patladı” demesine kahkahalarla gülmüştük. Ardından Guildford Dörtlüsü olarak anılan insanların hikayesini izlemiştik. Onlara yapılan haksızlığa çok sinirlendiğimi hatırlıyorum. İngilizler suçsuz olduklarını bile bile insanları hapse atmış ve onların dışarı çıkmaması için her yolu denemişti.

İlk defa onu, yani Pete Postlethwaite’yi orada görmüştüm. Oğlu Gerry Conlon’un ardından giden ve hapse atılarak orada hayata veda eden Giuseppe rolündeydi. Çıkık elmacık kemikli bir yüzü vardı ve her an kırılabilecek birine benziyordu. Sert hapishane hayatında bir babanın oğlunu korumak için mücadelesini o kadar başarıyla canlandırmıştı ki o filmden sonra elimden geldiğince haksızlıklara karşı çıkmaya başladım. Filmin adı Babam İçin’di (In The Name of the Father). Filmden çıkınca gitmiş Bono’nun sesinden muhteşem parçayı dinlemek için albümünü de almıştım.

Oscar ödülleri açıklandığında da kendisi En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında aday gösterilmiş ancak ödülü Kaçak (The Fugitive) filmindeki rolüyle Tommy Lee Jones almıştı.

Sonra onu Olağan Şüpheliler (The Usual Suspects) filminde kendine güvenen avukat Kobayashi rolünde gördüm. İnanılmaz bir değişim geçirmişti. Hapishanedeki o kırılgan baba gitmiş, gücü her şeye muktedir, sert bir adam gelmişti.

Oyunculuk yeteneği içindeydi, bir bakıyorduk Baz Luhrmann’ın Romeo + Juliet’in de Rahip Laurence oluyordu ardından Jurassic Park’ta avcı rolünde karşımıza çıkıyordu.

Steven Spielberg onun için “Dünyanın en iyi oyuncusu” derken bir nevi haklıydı da. Ancak Pete o kadar mütevaziydi ki bu lafı, “Steven herhalde, Pete için kendisi dünyanın en büyük oyuncusu olarak görüyor anlamında söylemiştir” diye yorumluyordu.

Savaş sonrası bir dönemde dört çocuklu ailenin en küçüğü olarak dünyaya gelen Pete Postlethwaite gençliğinde rahip olmak istiyordu ancak, Godot’u Beklerken, Katedral’de Cinayet gibi tiyatroları izleyince oyuncu olmaya karar verdi. İlk başlarda ilgi çekmese de zamanla yeteneğini kanıtladı.

Biz onu sinema oyuncusu olarak biliyoruz ancak kendisi hatrı sayılır Shakespeare oyuncularından da biriydi. Ne yazık ki kendi adıma onu sahnede izleyememekten büyük üzüntü duyuyorum.

En son Başlangıç (Inception) filminde hasta yatağındaki baba rolünde gerçekten hasta olduğunu bilmiyordum ama Hırsızlar Şehri’nde (The Town) hasta olduğu çökmüş yüzünden belliydi. Buna karşılık Fergie rolünde yine kendisini izletiyordu.

İyi bir oyuncu ve sıkı bir aktivistti Pete Postlethwaite. Hatta Aptallık Çağı (The Age of Stupid) filminde aktivist kimliğini de ortaya koyuyordu.

Dünyanın en iyi aktörü kansere yenik düştü. Çocukluğumun bir kahramanı daha ebediyete intaikal etti. Neyseki geride filmleri var. Onun için ve haksızlığa uğrayan herkes için bir kez daha Babam İçin’i izleyeceğim, ardından da Bono’nun sesinden filmin şarkısını dinleyerek Guildford Dörtlüsü’nün şerefine kadeh kaldıracağım.