İlk olarak son dönem Türk Sineması’ndan başlamak istiyorum. Yeni yönetmenler, yeni yüzler, onlarca film, harcanan milyonlarca dolar. Ama tüm bunlara rağmen sahiplenebileceğimiz film sayısı bir elin parmaklarını geçmemekte. Bu yoğunluk hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu yoğunluğun tehlikeli olabileceğini, küçük bir enflasyona dönüşebileceğini düşünüyorum. Kimileri film sayısının artmasını olumlu bir işaret gibi görüyor ancak önemli olan film sayısı değil de bu filmlerin akibetidir ki, hasılatlara baktığımızda, kimileri boşuna harcanmış gayretler gibi çıkıyor karşımıza ve bunlar da bir tıkanıklığa neden oluyorlar. Üstelik bir kısmı seyircisini bile bulamıyor.

Yerli yapımları iç pazar ve dış pazar olarak ikiye ayırmak sizce doğru mu? Bir de yabancı festivallere yönelik çekilen filmlerin buranın toprağından beslenmesine rağmen genel izleyici profilinden uzaklaşma riski var mı?

Sipariş üzerine iç pazar veya dış pazar filmi üretmek beni ikna etmiyor ama uygulamada kimi sonuçlar veriyorsa da salt dış pazar kriterleri uygulanırsa bu tür filmlerin ulusal sinemayı ne denli temsil ettikleri soru konusu olabilir.

Son 10 yılda yönetmenliğe soyunan popüler isimlerin hemen hemen hepsi genel seyirciye yönelik fazla suya sabuna dokunmayan filmler üretmekte ve her röportajda gişe başarılarından söz etmekteler. Bir filmin maliyetini göz önüne aldığımızda gişe haklı bir beklenti olmakta ancak sadece ortalama seyirciye oynamak ve kalitesiz ürünler vermek ağızlarından düşürmedikleri “sektöre” bambaşka bir açıdan zarar vermez mi? Gün gelecek bu TV filmi ayarında ki yapımlar iş yapmaz duruma gelecek…

Gişeye oynamak veya oynamamak sorun genelde, bu ancak seyircisi olmayan, seyircisini tatmin etmeyen bir film neye yarar onu çekenin egosunu tatmin etmenin ötesinde? Öte yandan tecimsel sinema bir gereksinimdir, dengeli bir ulusal yapım siyaseti tecimsel sinema ile tecimsel olmayan sinemayı dengelemeli ama böyle bir şeyin olabilmesi için tecimsel olmayan sinema desteklenmeli (kaliteye prim yöntemi).

Merak ettiğim bir konu da Türk Sineması birçok janrda ürün vermesine karşın “korku” türünde neredeyse bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar film üretilmesidir. Bunun sebeplerinden biri de korku edebiyatının bu ülkede geç keşfedilmesi olabilir mi?

Yeşilçam sineması bir iki denemenin haricinde korkuya güvenmedi -veya bu konuda kendisine güvenmedi. Son yıllarda çevrilen korku filmleri de deneyden öteye gidemedi. Evet bir gelenek eksikliği, bir temel noksanlığı mevcut ancak bunu oluşturmanın şartı dışardan model almak değil, fantastiğin ulusal temellerini araştırmaktır.

Yıllarınızı sinema eleştirmenliğine ve öykücülüğe verdiniz. Peki hiç yönetmen olmak arzusu taşımadınız mı? Özellikle 60 sonu 70 başı Yeşilçam günlerinde böyle bir girişiminiz olmadı mı?

Sinema ile ilgilenmeye karar verdiğimde amacım hep sinema tarihi oldu. Film çekme teklifleri oldu ama önemsemedim. Bir sinema yazarı olmak istedim ve sinemanın mutfağını tanımak için sinemada çalıştım.

90’ların sonunda bilim-kurgu ve fantazi dergisi “Nostromo” nun editörlüğünü yaptınız ve aynı yıllarda çıkan “Geceyarısı Sineması” dergisinde yazılarınız yayınlandı. İki dergi de nev-i şahsına münhasır ürünler olmasına rağmen 2000’lerin başında yayın hayatlarına son vermek zorunda kaldılar. Yurt dışında bile bu kadar özgün iki dergi bir elin parmaklarını geçmezken bu ilgisizliği neye bağlıyorsunuz? Sadece okuma alışkanlığının az olması yeterli sebep mi?

Nostromo’nun ve Geceyarısı Sineması’nın kısa ömürlü olması ekonomik veya kadro sorunlarından kaynaklandı. Belki çok erken çıkan dergiler oldu, uygun bir piyasa henüz oluşmuş değilken. Bugün meraklıların sayısı çoğaldı ama bu meraklılara uygun yayın yok, meraklılar internet siteleri ile yetiniyorlar ve öte yandan bu tür bir yayın hiçbir zaman yayıncıların, basının ilgisini çekmedi, rantabilitesi düşük olduğundan (çizgiromanlarda da benzer bir durum karşımıza çıkıyor). Evet okuma alışkanlığının eksikliği bir neden ve galiba korku-fantastik meraklıları çok film izleyip yeter derecede bilgilenmiyorlar. Bir başka neden ise bu türlerin halen kültürden sayılmamalarıdır.

Önceki söyleşilerinizde Hitler ve Stalin gibi iki faşist lideri Dracula’ya benzetmiştiniz. Benim sormak istediğim günümüz siyasi aktörlerinden Dracula ile özdeşleştireceğiniz herhangi bir isim var mı?

Bir hayli var ama burada sömürücüleri saymak çok vaktimizi alır, kaldı ki ONLAR biliniyor.

Bütün bu canavarlar, vampirler, süper kahramanlar, okkültizm hayatınıza nasıl girdi? Sanırım ilk gençliğinizde edebiyat ve sinemanın yanında çizgi romanlara da düşkünlüğünüz vardı..

Her şey çocukken başlıyor masal kitapları ile, destanlarla, korku sineması ile ve pek tabii ki çizgi romanlarla. Zamanla boyutlanıyor, bir dünyayı oluşturuyor ve artık o dünyadan kaçmak mümkün değildir.

Bir de yıllar evvel evdeki kütüphaneyi karıştırırken sizin “Dünyanın Gizli Sahipleri” adlı kitabınızı bulmuştum. Açıkçası ilk gördüğümde de çok şaşırmıştım ve Daniken hiç okumamama rağmen merakımdan kitabı okumuştum. Sanırım siz Daniken’in savunduklarından farklı tezlerle kitabı tamamlamıştınız.. Merak ettiğim Daniken’in bu kitaptan haberi var mı ve sizin uzay merakınız sonradan devam etti mi?

Dünyamızın Gizli Sahipleri ve devamını teşkil eden Uzaydan Geldiler benim ilk ve tek çok satanlarım; ilki 100.000, ikincisi 50.000 basmıştı. Evet Daniken’e bir eleştiri içeriyorlar ama Daniken’in haberdar olup olmadığını bilmiyorum, ilgilenmedim de. Bugün o konulardan oldukça uzağım sayılır ama kocaman bir evrenin salt bizler için varolmadığına inanıyorum.

Giovanni Scognamillo

Siz her zaman kendinizi “Türkiyeli” olarak adlandırdınız, Levanten olmanızı bir kimlik sorunu haline getirmediniz. Babanızın İtalyan, annenizin ise Rum olmasının sizi zenginleştirdiğini savundunuz. Ancak son yıllarda hem ülkemiz de hem de dünyada milliyetçilik giderek tırmanmakta ve gelecek içinde tehlikeli bir görünüm oluşturmakta. Sizin gibi kendini dünya vatandaşı olarak gören bir Levanten’in yükselen milliyetçilik karşısında söyleyecekleri nelerdir?

Milliyetçi değilim ve doğrusu aşırı ve bağnaz milliyetçiliği anlamıyorum, zaten insanlığın başına ne geldiyse çokça milliyetçilikten geldi. Vatan sevgisi başka milliyetçilik başka ve tehlikeli olabilir. Asıl yapılması gereken dünyalı olduğumuzu ve bu gezegende bir arada yaşamamız gerektiğini hatırlamaktır.

Ülkemizde bilim kurgu, polisiye, korku, fantezi,çizgi roman her zaman 2. hatta 3. sınıf edebiyat olarak aşağılandı, bu türlere ilgi duyanlar hor görüldü. Ama 90’lardan itibaren hakettikleri saygınlık geri verildi ki bunda sizin payınız tartışılmaz. Sormak istediğim geçmişte bu entelektüel faşizmin sizin çalışmalarınızda herhangi bir etkisi oldu mu? Kendinizi anlatmakta zorlandığınız dönemler geçirdiniz mi?

Popüler denilen türler ilkin hor görünürler, sonra ise zamanla akademik tezlerin konusu olurlar. Ben sevdiğim konuları, inandığım konuları yazdım hep zorlanmadan, zorluklarla karşılaşmadan ve iyi ki yazdım derim başkalarından önce.

Birkaç sene evvel “gerçek sinemayı” aradığınızı söylemiştiniz. Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu ve Zeki Demirkubuz aradığınız sinemaya ne kadar yakın isimler?

Evet, gerçek sinema benim için daha çok klasik sinemadır; sinema tarihinin sayfalarını dolduran büyük ustaların sineması. Bugün o sinema – başta Hollywood sayesinde – unutulmak üzere ve prim gitgide teknolojik olan bir sinemaya gidiyor – ama teknoloji de sanatı öldürüyor. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu’nun minimal sinemasını ilgi ile izliyorum ama yine de benim sinema değil.

Örnek vermek gerekiyorsa benim sinemam; Visconti, Fellini, Welles, Wyler, Bergman ve devamı.

Edgar Allan Poe ve Lovecraft’a hayranlığınızı yıllardır dile getiriyorsunuz. Ama iki yazar arasında da çok keskin farklar var. Poe daha duygusal ve keyif verici maddelere düşkün hatta yazın hayatını neredeyse bu “düşkünlükleri” belirledi denebilir. Lovecraft ise daha bilimkurgusal ve katı. Merak ettiğim bunca birikim ve yaşanmışlıktan sonra kendinize bu iki isimden hangisini daha yakın gördüğünüz?

Aslında ikisine de yakın hissediyorum kendimi hatta birbirlerini tamamladıklarını. Poe tutkularından ve duyarlılıklarından hareket eder, Lovecraft bir kabuslar dünyasını yaratır, dehşetin mitologyasını kurar. Biri Doktor Jekyll diğeri Mr. Hyde.

Son olarak Brigitte Bardot mu, Marilyn Monroe mu?

Kesinlikle Brigitte Bardot…

*Fotoğraflar: Mehmet Çağlarer