2010 bitiyor, ne gam! Adettendir, dönüp geçen yıla bakılır. Ve biz sizler için Futuristika “işbirlikçilerinin” 2010’da;

– hangi unutulmaz albümleri/şarkıları dinleyip paralel dünyaya geçtiklerini,
– hangi film ya da sahneyle vecd haline geldiğini,

– hangi kitabın hangi cümlesiyle uzun düşüncelere daldığını,
– hangi sokağın hangi köşesinde kimseye anlatmak istemediği yanını gördüğünü,
– hangi çektiği ya da başkasının yakaladığı anın fotoğrafıyla gözlerine far tutulmuş gibi olduğunu,
– en çok neye gürültüyle güldüğünü,

… derledik.

——————————————————————————————-

Akın Çetin

Musette’nin Datum albümünü sanırım 2009’un sonlarına doğru keşfettim ama 2010’da da sürdü etkileri. Duruma göre huzur verdiği de oluyor, uzaklara götürüp kaşım gözüm patlak halde geri gönderdiği de. Aynı şürekanın farklı bir biçimi var bir de “Klarinettmusiken” diye. Zaten bunlar akraba şirketi gibi bir şey galiba. Tona Serenad var bir de, neyse. Klarinettmusiken’in Slut pa filmen diye bir eseri var şurada. Duruma göre masal gibi gelebileceği gibi ölmeden mezara da koyabiliyor. Nabız – şerbet durumunu iyice yoklayıp ona göre dinliyorum artık bunları.

The Strokes‘u keşfetmem açısından da iyi oldu 2010 yılı. The Strokes’u o kadar sevdim ki o güne kadar tanıştırmadıkları için kızdım arkadaşlarıma. Is This It, I’ll Will Try Anything Once dolayısıyla You Onyl Live Once, Trying Your Luck, Automatic çok sevdiğim şarkıları oldu bu insanların.

Zee Avi‘nin kendi adını taşıyan albümü ilk zamanlar beni benden alsa da bir yerden sonra kabak tadı vermeye başladı. Yine de Bitter Heart, Just You and Me ve First of the Gang to Die coverını arada bir dinlerim.

Ayrıca Teoman’ın Teo, Mor ve Ötesi’nin Gül Kendine, Sakin’in Hayat albümlerini ölene kadar dinleyebileceğime kanaat getirdim 2010 yılı içerisinde.

– Kamera kullanımı, mizansenleri ve karakterlerinin iç sesleri sebebiyle şiirselliğin benim için sinemadaki karşılığı olan Terrence Malick’in ilk filmi Badlands‘de Kit ile Holly’nin bir geceyarısı arabanın farları önünde, fonda A Blossom Fell çalarken dans ettikleri sahne göz bebeklerimi büyütmüştür. Beni oradan oraya savurmuş, nah şuracığıma derin bir çentik atmıştır o sahne.

DeUsynlige‘nin sonlarına doğru Jan’ın, çocuğunun ölümüne neden olduğu Agnes ile arabada yan yana geldiği sahne hıçkırıklara boğmuştur beni. Aynı zamanda Le Concert’in kurgusunu harika bulduğum finali de epey zırlamama neden olmuştur. Scott Pilgrim vs. the World ise sadece 2010’da değil, hayatım boyunca izlediğim en eğlenceli filmlerden birisi oldu. Çizgi roman, çizgi film ve atari oyunlarının estetiğini güzelce filme yedirmesi, B filmlerden sitcomlara, Rambo’dan müzikallere kadar gönderme yaptığı ve anlatımını zenginleştirdiği pek çok şeyle oldukça keyifli iki saat geçirmeme neden oldu.

L’illusionniste, Sylvain Chomet’nin tapılası ve el üstünde tutulması gereken bir sinemacı olduğunu hatırlattı. Wes Anderson ile geç de olsa tanışmama vesile olması sebebiyle Fantastic Mr. Fox, yazar olma heveslisi iki gencin başından geçenleri anlatırken edebiyatta bilinçakışı tekniğine denk gelen bir anlatım tutturması sebebiyle de Reprise ayıla bayıla izlediğim filmler oldular.

Siren Yayınları‘nın insanlara sunduğu güzelliklerden olan Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın, Her Şey Aydınlandı, Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser, Ne Nedir, Gazze Blues, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, Taşıdıkları Şeyler sıkıldıkça rastgele bir sayfalarını açıp tekrar tekrar okuduğum kitaplar oldular. Hele ki Etgar Keret, kendisiyle tanışma fırsatı bulmam sebebiyle de unutulmazlarım arasına girmiş oldu.

Ferhat Uludere‘nin Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba‘sını genel olarak çok sevmekle birlikte Ajan Şaban’ın hikayesinin anlatıldığı bölümü inanılmaz beğendim. Yok sayılan bir karakterin kimlik arayışını oldukça sinematografik bir şekilde anlatması açısından çok ilgi çekici buldum. Hatta o kadar çok benimsedim ki ileride filmini çekmek istiyorum!

Emrah Serbes‘in Erken Kaybedenler‘i de okumaktan büyük keyif aldığım kitaplardan oldu.

– Kader’deki Bekir’in sanal versiyonu olabileceğimi düşünmeme neden olan rezalet şeyler yaptım. (İnternet çağındayız, malum.) Of Mice and Men’deki Lennie’nin fiziksel değil de ruhsal açıdan zarar veren bir versiyonu haline büründüm 2010 yılı içerisinde, zaman zaman.

– Sınıf arkadaşımın sakızı havaya doğru tükürüp yakalayabilmesi ve bunu bir yetenek olarak görüp “Yetenek Sizsiniz Türkiye” yarışmasının elemelerine katılması günlerce güldürmüştü beni. Ayrıca Umut Sarıkaya ve Cihan Ceylan’ın şimdi hatırlayamadığım birçok karikatürü uzunca bir süre neşe kaynağım olmuşlardır.

Sedat Palut

Nev’in yeni albümü sanat müziğinin ‘has’ olduğu yıllara götürdü beni… bazı şarkıların gerçekten eskimediğini düşündüm ve niye Kemal Sunal, Adile Naşit, Münir Özkul filmlerinin yeniden, bıkmadan seyredildiğini anladım, bir kez daha…

Bal’da Yusuf’un babası epilepsi hastalığının kriz anındayken, koşarak ırmaktan su getirmeye çalışırken döktüğü su ve babasının yanındayken gördüğü, cenneti simgeleyen ceylan… Doğanın içinde var olan Yusuf’un küçük dünyası, onu Beyoğlu’ndaki sahafa dönüştürecek modern dünya… 90 kuşağı doğadan gelerek mi modernizme karıştı?

Gündüz Vassaf. Kimliğimi Kaybettim Hükümsüzdür, kitabı… “aitliklerimiz çoğalınca özgürlüklerimiz kısıtlanıyor. Aitliklerimizden arınınca özgürleşiyoruz.” İnsanoğlu belirli kimliklerle ve aidiyetle dünyaya geliyor. Bunlara sarıldıkça, hem ideolojik hem kültürel noktada, çizdiğimiz kırmızı çizgilerin hatları giderek kalınlaşıyor ve sanki zaman ilerledikçe, kendi içinde bulunduğumuz binanın duvarlarını içeriden örüyor gibiyiz. Dışarıda neler olduğunu bilmiyoruz, sadece oradan gelen seslere göre tepkiler veriyoruz. Bu da vicdanı köreltiyor haliyle…

– İstiklal caddesinin ortasında, hareketli bir saatte yüksek sesle şarkı söylerken, sesimin ne kadar kötü olduğunu fark ettim!

– Haydarpaşa yanarken tesadüfen oradan geçiyordum ve fotoğrafını çektim. Sonra yolda yürürken gözümün önünden orada çekilmiş film görüntüleri geldi. Hepsi de hoştu; ama ben Haydarpaşa’yı öyle yanarken hatırlamak istemediğimden o fotoğrafı sildim.

Kemal Sunal’ın Çöpçüler Kralı filminde Şener şen’in arkasından üzerine kayıtlı süpürgesini kaldırıp küfrederken… Bazı insanlık halleri hiç değişmiyor!

Elif İnci Doğruer

– Aslında benim için bu dünya paralel. Buna geçmek için de pek bir şey yapmıyorum. Hatta kaçıyorum, sonra bir gün kendimi bir yerde akbil basarken buluyorum. Tüm trajedilere olduğu gibi buna da ironiyle yaklaşıyorum.
Kendi dünyama dönmek için kendi bestem olan “İnsan mısın be hayvan” adlı şarkıyı söylüyorum. Arada bir yerlerde Cramps, Beirut, Hawkwind falan çalıyor, kafam gidiyor.

– Bir Woodstock belgeseli izliyor, bir yandan da kola içiyordum. Evet normal kola. Sonra bir an durup “Aslında hepimiz Adem’le Havva olmak istedik” dedim. Belgeseldeki sahne de şüphesiz etkileyiciydi ama ben en çok bilgisayar başında kola içerken bu lafı söylememe içerledim. Vay be dedim.

Bertrand Russell’in Aylaklığa Övgü kitabındaki cümlelerden. Şimdi burada yazmayayım Bertrand’a ayıp olmasın.

– Bir otobüsün en arka koltuğunda bana fıstık veren teyzeden şüphelendiğim gün. Fıstığa bayıldığım için ilk bir avucu saniyeler içinde tükettim ama son fıstığı yutarken aklıma bir “acaba” geldi. Teyze elini poşete daldırıp bir avuç daha ikram ettiğinde “Teşekkürler, zaten fıstığı pek sevmem” dedim. Yıllar önce dolmuşta Tofita verdiğim bir kız vardı. Kız belki de bir tatlı krizinin ortasındaydı ama şekeri kabul etmemişti. Önce almış, sonra yemeğe korkup tek hamlede açılan çantasına atmıştı. Her şey yüzünden belliydi. İşte o yüz ifadesinin şu an benim aptal suratıma yerleşmiş olduğuna emindim. Fıstık kılığındaki lezzetli uyku hapları etkisini göstermiş olmalı ki, otobüsten indiğimde biraz başım bile dönüyordu.

– Gözlerim far tutulmuş gibi pek çıkmıyor ama eski saç rengimdeyken çekilmiş ve unuttuğum bir fotoğrafımı aylar sonra gördüm. “A ne güzel kız” dedim bir an. Bu iyi geldi.

– En son iki gün önce otobüste güldüm. Hava çok soğuktu ve otobüse atlamıştım. İlk ben binecektim ama iri kıyım bir kız bana omuz atıp birinciliği göğüsledi (Yazar burda intikam almak istiyor). Bu otobüs şoförü de tanrı olmak isteyenlerdendi galiba. Çünkü binmek için cebelleşenleri takmadan gaza basıyordu. Dengesizliğimden emin olan ben, akbil basarken diğer elimle de demire tutundum. O an bir sıcaklık hissettim elimde. Bu sıcaklığın aynı zamanda ıslaklık olduğunu anlamam uzun sürmedi. Dönüp baktığımda şoförün çayında kıpraşan parmaklarımı gördüm. Şoför ilginç bir kişilik olmalı ki, “Çayımda parmaklar var!” diye bir cümle kurdu. Bu sırada elimi çaydan çıkardım ve olanları idrak edip öküz gibi güldüm. Bu kahkaha tüm otobüs halkının dikkatini çekti ve hep birlikte gülmeye başladık.

Şoför çayı içmeye devam etti mi hiç bilmiyorum.

Beyza Becerikli

Bat for lashes – two suns albümü. ama oi va voi – yesterday’s mistake başka bir mucizedir.

– baska dilde aşk,.

– “onun yaşadığı yerde yaşamak, onun gibi yaşamak değildi. bunu zannetmek için pek saf ve ancak benim kadar gafil olmak lazımdı.sabahattin ali/ kürk mantolu madonna. bir de “yaşadıklarımız, öldürdüklerimizdir.” oruç aruoba/ de ki işte.

– her sokak başında, başka bir sokağın sonunda.

– kep fotoğrafımla.

– pek çok sahneye, pek çok ana gülmüşümdür ki benim gülüşüm hep gürültülüdür.

Gökhan Karahaner

– “Unkle” amcalarla (saçma oldu ama) tanıştım ve çok sevdim. Fitçurinklerde baya başarılı albümleriyle beni coşturdularsa da bu yıl duyduğum en iyi düet Pj Harvey ve Radiohead`in “this mess we`re in” di. Onun dışında King of Leon`u ve Morphine`i keşfettim. Massive Attack`ı canlı izleyerek paralel dünyadan bu dünyaya teğetlendim. Ve Radiohead! Onları dinlemek bu dünyadan göçüp gurbet sancısı çekmemektir kesinlikle.

– Futuristika`nın tavsiyesiyle izlediğim Mr Nobody ile şevklendiğimi ve bana yeni kapılar açtığını söylemezsem haksızlık olur. Inception ve yine aynı başrol adamı gün teyzesinin masum çocuğu Leonardo di kapyo`nun Shutter İsland`ı başarılıydı ve tabi ki Tony Gatlif filmlerini tekrarlamacalar.

Suç ve Ceza`yı tekrar okuyarak Doste amcanın ne kadar büyük bir yazar olduğunu düşünsem de bir şeyi daha düşündürttü bana “Yer Altından Notlar” ile Doste amca: ilk Freud olmalı dedirtti. Ve Niçe amcanın Böyle Dedi Zerdüşt`ü -bir sayfa oku bir gün düşün kitabı- ve ordan bir deyiş: “Ve en büyük cesaretin arkanda gidilecek hiçbir yerin kalmaması olacaktır.

– Çok gezen ve çok yollanan bir adam olduğumdan bir çok sokakta sırlar ve sırdaş arayan çıkmaz sokaklara denk geldim. Hepsi de ne kadar kalabalık olduğundan yakınıyordu.Hepsi de ne kadar görülmezden gelindiklerini anlatmaya çalışıyordu.

– Fotoğraf konusunda çok şey söylemeden bir kaç aklımı başımdan alan fotoğraf yükleyecektim ki Türkiye sınırında (Hatay`da) ucuz bir otelde internetin ne kadar kötü olduğunu hatırladım. Belki bu yazdığım bir kaç kb`lık yazı bile varmayacak ama varırsa yer yerinden oynamayacak da o yüzden sıkıntı yok.

– Yav ben bu sene çok güldüm ama balık hafızam nedeniyle hiçbir şey hatırlamıyorum ama en çok da Twitter’da ve Umut Sarıkaya`ya gülmüşümdür.

Bu soruları yanıtlamak dışında Noel amcanın kucağına oturmamış, özellikle çocukluğu içinde tutsak kalıp “acaba bana bir hediye gelir mi lan” diye düşünen herkesin ve bu uzun cümleyle bitirmeyi düşünen benim yeni bir yılı güzel geçmekle kalmasın süper ötesi geçsin.

Recep Şener

Bir dedektifin birden bire size dönüp “Dün akşam neredeydiniz?” diye sorduğu soruya seri bir şekilde cevap verebilirsiniz ancak böyle sorular karşısında kim olsa biraz duraklar. Ben de haliyle durakladım şimdi. Koca bir yıl ben yaptım sahi? Nasıl da geçti bütün bir yaz.

-Bu yıl Taken by Trees ile tanıştım mesela. Her pazartesi işten eve dönünce ilk işim ‘My Boys’ şarkısını dinlemek oluyor. Romatizmaya da iyi gelir mi bilmiyorum ama strese birebir. Bu yıl tanıştığım en güzel parçalardan biri de Beck Record Club’e ait Velvet Underground & Nico ‘un ‘I’ll Be Your Mirror’ coverı oldu. God Is an Astronaut’u biliyordum ama çok güzel üç kardeşi daha varmış: Explosions In The Sky, This Will Destroy You, Godspeed You Black Emperor. Hepsini de sevdim. ‘Adamlar zehir gibi valla’

– Hiç düşünmeden ‘Çoğunluk’ diyorum. Filmde, Mertkan taksi şöforüne sarılıp ağladığında Çoğunluk’un aslında ne kadar yalnız olduğunu anladım. Bu yıl da ‘The Royal Tenenbaum’u birkaç kez seyrettim. Önümüzdeki yıllarda bu alışkanlığımı devam ettirmeyi istiyorum.

Ingeborg Bachmann’ın ‘Oyun Bitti’ şiirini gidip gelip okuyorum. Galiba beni fena bir yerimden yakaladı.

– Açıkçası pek gezen dolaşan biri değilimdir. Vaktimin çoğunu evde geçirdiğimden kimseye anlatmak istemediğim yanlarımı genelde evde, odamda görürüm.

Nikos Economopoulos’un aşağıda yer alan fotoğrafı gözlerime far tutmakla kalmayıp kalbime molotof kokteyli attı sanki. İlk kez bir fotoğrafa bakarken boğazım düğümlendi.


– Bu yıl gürültüyle güldüğüm bir olay pek olmadı.

Onur Özer

2010 yılı nasıl geçti farkında bile değilim. Muhtemelen her yıl olduğu gibi önümüzdeki ocak ayında da form vb. doldururken yıl hanesine geçtiğimiz yılı yazacağım. Müzik, film, kitap, fotoğraf hatta bütün bir yıla ait anılar… hepsinden koparabildiğimi kopararak üzerlerinden geçtim, tam anlamıyla içine giremedim. Bi’ de türlü sakarlıklar! Ayak burkmak, burun çatlatmak daha neler neler… Bir ev arkadaşım oldu, ismi Şarap. Mamasına meze diyorum ve en sevdiği oyuncağı ise şişe mantarı ama yüz karası şarap içmiyor.

İyi seneler!

Barış Yarsel

– Çok müzik, çok şarkı, çok suskunluk oldu. Hepsi Nico’nun oğlunun kısacık şarkısında özetlenebilir: Le Petit Chevalier

– Filmleri hızla unuttuğum, bazı anları ise sık sıkı aklıma kazıdığım bir yıl oldu.

– Siren Yayınları ne çıkardıysa okudum bu yıl ancak dönüp dolaşıp Ece Ayhan’ın bir dizesine ve bir cümlesine takıldım “toplum çöküyor, çökecektir! tarih ölümlerle yürüyor” ve “Şimdi, Aşağısı, Yukarısı, neresidir bilir misin?

– Kadıköy’de biber gazı, taş ve sopa yağmuru altında Kurbağalı Dere’yi geçip parka yönelirken bir tersinden vecd hali yaşadım denebilir.

– Toplumun ve devletlerin öldürdüklerinin fotoğraflarına uzun uzun bakmayı sürdürdüm.

– Aşkın ölümüne…

Pınar İlkiz

Florence + the Machine – Between The Lungs

Jean-Luc Godard’ın “Pierrot le fou” filmi. Filmin bir sahnesinde Ferdinard, Marianne’e şöyle der: “That is the basic problem… you’re waiting for me… I’m not there… I arrive… I enter the room… that’s when I really start to exist for you… But I existed before that… I had thoughts… I may have been suffering… So the problem is to show you alive, thinking of me and at the same time, to see me alive by virtue of that very fact.” Değişik bir katarsis kafası.

– Benim cevabım daha çok bu yıl ne okudun gibi olacak ama bunun sebebi tek bir cümle yazamamamdır.

Varoluş insanın sıyrılamadığı bir doluluktur. Jean Paul Sartre – Bulantı

Beklemek zamanı, durmak mekanı artırır. Müge İplikçi – Transit Yolcular

Bazen geri çekilmek gerekir, gözlerden düşmek, kapanmak, susmak. Dipten de derin bir yere vurur insan, ah bir delirsem de dinse der ama delirmek kolay değil. Bir imtiyazdır aklın yönetmediği dünya. Akla kendiliğinden karşı çıkmak, isyan etmek, onu hükümsüz kılmak kimsenin takdir etmediği bir imtiyazdır. Delilik sırf mümkün olduğu için irkiltir insanı. Mümkündür ve gündeliğin, normalin, olağanın, -ması gerekenin gelip tosladığı bir duvardır. Yaklaştığını geriletir, sersemletir, üzer. Ne lüzumsuz.

Kimi zaman geri çekilmek gerekir; saçaklı ayaklarını bir anda kabuğuna toplayan bir deniz yaratığı gibi kapanmak. Ama geri çekilmek öğretilmez bir çocuğa. Batmaya dirensin diye büyütülür her çocuk. Ben de çocuktum, ben de büyütüldüm ve şimdi nasıl batacağımı bilemiyorum. Direnmek nasıl bırakılır? Aslı Biçen – Elime Tutun

İnsan yüreği bir sarkaç gibidir işte böyle. İstediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa kaymaya başlar. Alper Canıgüz – Oğullar ve Rencide Ruhlar

Sonuçta sevilen her kadın güzel bir şarkıdır, bütün sözlerini hatırlayamazsın belki ama melodisi akılda kalır. Emrah Serbes – Erken Kaybedenler

Kimseye, kendine bile tüm hayatını anlatmamalı insan. Çünkü bu kötülüğü kimse haketmiyor. Yalçın Tosun – Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler

– Bütün sokaklar aynı yere çıkıyor

– Çok taze bir olay. Romanya’da IMF’nin desteklediği kemer sıkma politikasını protesto etmek isteyen bir televizyon çalışanı kendini parlamentonun balkonundan üzerinde “Geleceğimizi öldürdünüz” yazan bir tişörtle attı. Bu kare de beni mıhladı resmen olduğum yere. Bir de fotoğraf değil ama Wim Wenders’in Pina Bausch için yaptığı filmin trailer’ı:

– mavi masa cevap veriyor: cevap yok.