İnsanın sembollerle düşünen ve anlaşan bir varlık olduğu artık bir sır olmaktan çıktı. Herbert Mead sağ olsun. Beyaz renginin güzellik, temizlik, saflık gibi “mükemmel” kelimesinin anlamına yakın anlamları simgeleştirmesi ne zaman ve nerede başladı, herhalde bunu tam isabet bilmek mümkün değil. Fakat tahmin etmek de o kadar zor değil. Çoğu mitolojide tanrısal yerlere sahip olan yıldızlar, güneş ve ayın beyaz gözükmeleri, çamur ve dışkı gibi kirlilik anlamına yakın olan sembollerin koyu renkli olmaları birleşince ortaya şimdi bize tanıdık gelen bir anlamlar bütünü çıkıyor: renkler açığa doğru gittikçe temizlenir, koyulaştıkça kirlenir.

Bunu böyle bilmemizde çoğu zaman bir sorun yok, neticede bu dünyada var olmamızın bize bin yıllar sonucunda öğrettiği anlamlar bütünlüğünden bahsediyoruz. Sorun, insan ilişkilerinde bu ayrımı yapmaya başladığımız zaman renk anlamlarıyla ilişkilendirilen değer yargılarıyla ortaya çıkıyor. Yüz yıllar önce kendi ten rengine beyaz (veya soluk) diyen Avrupalılar, başka deri renklerinin varlıklarını keşfettikleri zaman işte bu hataya düşüyorlar. Evrimsel sebeplerden dolayı derisinin rengi siyah olan topluluklar bütünlüğü kusurlu, lekeli, bozuk ve pis; yani, beyazdan daha aşağı olarak kabul görüyor. Derilerinin rengi ilahi mitolojiler ile ilişkilendirilmiş beyaz ırkın bu konumuna, elinde olan güç ve kullanmaktan çekinmediği zorbalığı eklenince haklı onlar oluyor. Biliyoruz ki tarihi muzaffer olanlar yazar. Kabul edilen doğru, gerçek diye öğretilen, maalesef ki, güçlü ve zorba olanın istediği olur çoğunlukla.

Yüz yıllarca önce başlayan bu mitolojik hata hala büyük oranda süregelmekte. Hem de bu çağda. Hem de kendi medeniyetini en gelişmiş ilan edip kabul ettiren Avrupaʼnın en ileri bilinen ülkeleri içinde.

Zen felsefesine göre, bir pencereyi pencere yapan boşluğudur. Biz her ne kadar onun ustalığındaki güzelliğe baksak da, yalıtımının verimliliğini istesek de, o boşluk olmadan pencere olmaz. Bir nevi kendimizi büyük ölçüde ötekilerimizle tanımladığımızın bir ifadesi olarak düşünülebilir. Koyu kirli olmasaydı, açık temiz olabilir miydi?

Tensel ırkçılığın etimolojisi bir yana dursun, herhalde son istediğimiz şey (en azından kendi adıma konuşursam) zaten ayrımcılığı bol memleketimizde bir de bu ayrımcılığın yankılarını görmek. Batı denilen yerin ayrımcılığın etkilerini üzerinden hala atamamış olmasının zararlarını görmek, bize beyaz Türk siyah Türkʼe karşı gibi bir saçmalıktan uzaklaşmamız için yeterli sebep olmalıydı… -dı ama olmadı.

Her ne kadar bu ayrım bir toplumsal eleştiri için var olsa da (beyaz Türk diye adlandırılanların zalim Avrupalılarʼa benzetilmesi gibi), böyle bir ayrımın kullanışlılığı –özellikle bu ayrım gerçekten ırksal bir farka işaret etmezken–çok inandırıcı değil. Zaten toplumdaki kötü gidişatı anlatmak için toplumun bir ayrıma daha maruz kalması, her ne kadar metaforik olsa da, gayet tutarsız bir davranış.

Haydi diyelim ki bu ayrımı savunan bir arkadaş Güney Amerika ve özellikle Karayip adalarında var olan eşitsizlikleri ve ırk ilişkilerinin çarpıklıklarını araştırmış. Bu durumda diyebilir ki “mesela Dominik Cumhuriyetiʼnde topraklarda da beyaz/siyah ayrımı gayet siyasi ve ekonomik. O derece ki birinin nüfus kağıdına siyah yazdırabilmesi için nüfus memuruna fakir, aç ve zavallı görünmesi lazım. Bu yüzden dünyada bu ayrımın ırksaldan çok sınıfsal olduğu tek yer biz değiliz.” Her ne kadar Türkiyeʼde var olan sınıfsal bir sorunu renk tabanlı anlatmanın yararını bu mükemmel örnekte bile görememiş olsam da, yukarıdaki örnek, bu ırk benzetmesinin çok bariz ama gördüğüm kadarı ile çok da konuşulmak istenmeyen bir isabetsizliğni ortaya koyuyor. Siyah “Türk” diye anlamlaştırılan grupların çoğu, aslında Türk çoğunluğun bir köşeye itip görmek istemediği ve bazen Türk de olmayabilen ötekiler listesi. İtilip kakılan ve sonra topluma uyum sağlayamamak ile suçlanan insanların başında Kürtler geliyor. Hepimizin uzaktan yakından tahmin edebildiği bu listenin içerisinde öğrenciler de var, alternatif cinsiyetliler de. Kadınlar, Ermeniler, Romanlar, Yahudiler, Hristiyanlar ve Aleviler bu listenin demirbaşlarından. Fakat bu grupların hiç biri siyah Türk değil, her ne kadar sınıfsal olarak aşağılansalar da. Mesela fakir bir Kürt vatandaşa siyah Türk demek, aslında onun kendi toplumsal kimliğini reddetmekten, bir yerde Kürt olarak varlığını kabul etmemekten farklı değil. İster Kürt olsun, ister başka bir grup, insanların henüz Türklüğünü keşfetmemiş birer Türk oldukları fetişini ve bunun çelişkisel uzantısı olan siyah Türk, beyaz Türkʼe karşı ayrımını aklımızdan çıkarmamız lazım.

Toplumsal sorunları eleştirmenin veya çözüm üretmenin belki de en kolay yolu, bir bütünü ayrıştıran kimliklerin hepsini kapsayarak o bütünü birleştiren bir kimlik bulup, reklam, film ve kitap gibi toplumun hafızasını oluşturan kitlesel iletişimde yayılmasını sağlamak. Mesela Anadoluluk kimliği bizim, belki de burnumuzun ucunda olduğu için, göremediğimiz bir kimlik. Hepimizin birer parçasını oluşturduğumuz bu paylaşılan alanın kimliksel yapısı oldukça kapsayıcı ve birleştirici. Şayet toplumun sorunlarına çözüm üretmek istiyorsak ayrıştıran değil, birleştiren yöntemleri bulmamız lazım.