Son kitabı “Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba”yı Sel Yayınları’ndan çıkaran Ferhat Uludere ile Kadıköy’de demlenmek üzere buluştuk. Kitap bahane, fanzinler, meyhaneler, yeni yayıncılık ve alkol üzerine bir diyalog daha çok. Uludere, sahil kasabalarındaki ruh halini, günlük hayatta gerçeküstü durumların kanıksanmasını anlattı. Ortak yazarımız Borges’ten ve son kitabından okuma yaptı, ancak onlar yakında diyelim, özel Trakya mezesi ve hikayeleri eşliğinde Ferhat Uludere’ye kulak verelim.

Sorular Barış Yarsel, fotoğraflar Pınar İlkiz

Kitaba gelmeden önce, senin geldiğin yeri tanıyalım. Senin kasaban nasıl bir yerdi? Kasabana dair ilk hatırladıkların ve sendeki etkileri neler?

Oradaki yaşamın her anını hatırlıyoruz sanırım. Küçük bir çocuğun dünyası için oldukça büyük uçsuz bucaksız bir yerdi. Arkadaşlarla kaybolurduk sokaklarda. Biz büyürken kasaba küçüldü, artık derdimize derman olamayacak bir yerdi. Çocukken çok sevilen, gençken nefret edilen ve kasabadan kurtulduktan sonra de şiddetle özlenen bir yerdi benim kasabam. Rahat insanların yaşadığı ve zamanın oldukça yavaş geçtiği bir yer sanırım her kasaba gibi… Etkileri çok büyük… En azından silinmeyecek bir kasabalılık bulaştırdı üzerimize…

Kitabı ne kadar sürede yazdın? Fikir ilk ne zaman oluştu?

Başladığım ve bittiği zaman arasında üç yıl gibi bir zaman var. Ama bu üç yıl içinde çok az çalıştım kitap üzerine çünkü yazmaya başladığımda ne yazacağımı bilmiyordum. Sadece bir hikaye vardı: Feryatla Hazan’ın denize girişi, ondan sonra yavaş yavaş şekillendi hikayeler. Bir hikaye ardından gelecek olanı belirledi. Ben sadece anlattım, aslında bakarsan, üç yıl önce yazmaya başladığım kitap bu değildi…

Kasabaların kendine özgü karakterleri olur diyorsun söyleşilerinde. Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’da hem özgün karakterler hem de fantastik öğeler geçit yapıyor. Bazen kim hayali, kim gerçek, görüş bulanıklaşıyor. Alkolün de etkisiyle zayıflayan algıyı açmak için soralım: Feryat, Hazan, Kel Tayfun, Balıkçı Sülo, Feymece, denizkızları, cinler ve Al Karısı gibi… öncelikle Feymece mükemmel bir isim ve karakter, modern zamanlarda artık tercih edilmiyor ama bizce çok şiirsel, al karısı öyküleri Karadeniz’de de yaygındır. Tüm bu karakterlerin ve karabasan hikayelerinin temelini merak ediyoruz, seni büyüleyen Trakya hikayelerinin kaynağını…

Çocukluğumdan beri hikaye dinlemeye çok meraklıydım. İnsanlar bir şeyler anlatsın diye beklerdim karşılarında ve o zamanlar herkes de bir şey anlatırdı. Geceyi tüketecek çok fazla seçenek yoktu ve insanlar anlatarak, konuşarak ve dinleyerek yaşıyorlardı zamanı…

Mesela taşrada kitaptaki gibidir gerçek ve hayal birbirine karışmıştır. İnsanlar alkarısına inanırlar ve hiçbir zaman onun ne olduğunu sorgulamazlar. Aslında gerçek ve gerçek olmayanı birbirine yaklaştırırken buna çok dikkat ettim. Kitaptaki karakterler gerçeküstüne tepki vermediği gibi anlatıcı da önce gerçeküstünün gerçekliğini kabul ederek anlatacaktı…

Beni bu hikayelerde aslında en çok etkileyen de insanların onlar yaşama alışkanlığı oldu. Mesela anneannemin köydeki evinde oturuyoruz, ben küçüğüm ve arka sokaktaki evden Hayriye Teyze “Bizim evde şeytan var” diyerek geldi. Telaş içindeydi ve ağlıyordu, inanılmaz korkmuştu. Anneannem hırkasını aldı ve şeytan var denen eve gitti… O’nun için çok doğaldı, ama ben meraktan gitmek istemiştim ve korkudan ödüm patlıyordu. Anneannem sağa baktı, sola baktı bir şey yoktu…

Kitaptaki dil, bize göre yazmak için zor bir kullanım. Bir yandan destansı bir anlatım, epik cümleler, öte yandan balıkçı barınaklarını ve büyükşehirde göremeyeceğimiz kendi hallerinde insanların hayatlarını basitçe aktaran bir dil. Karakterlerin yaşadıkları zaten kendi görkemini taşıyor. Modern Türk romanında (kendi yapıtınla birlikte) dil kullanımı hakkında ne düşünüyorsun?

Öncelikle konunun anlatılma biçimini belirlediğini düşünüyorum. Bu yüzden de kitapta farklı zamanlar farklı konular varken çok farklı anlatım biçimleri de ortaya çıktı. Ama tabii bu uzun bir düşünme sürecinden sonra gerçekleşti. Yani nerede “süs” denir nerede “bezek” demek gerek bunlar için kafa yormuş insandım…

Modern Türk romanın en önemli eksiği de bu aslında. Dile çok kafa yormayıp zekice bir fikrin arkasından savrulup gitmek. Bir de özellikle benim de ait olduğum kuşak çeviri edebiyatla büyüdü. Ve yazmaya başladığın dil üzerine düşünmediği zaman kendine bir çeviri dili yarattı. Yani ortaya çıkan modern Türk romanı Türkçeye kafa yormazsa çeviriler yüzünden bozulmuş bir Türkçe ortaya çıkacak…

Kitaptaki desenler hakkında
F.U: Desenleri Serkan Yüksel yaptı. [Link] Yıllardır onunla çalışıyoruz. İlk projemiz aslında Sayıklamalar zamanındaydı. Aynı liseden mezunuz. Birlikte içtiğimiz bir tarihimiz var. Sayıklamalar döneminde yayınevi desen istemedi. 1001 Fıçı Bira’nın kapağını yaptı. Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba için başta desen fikri yoktu. Aslında fikri üçüncü bir arkadaşımız Yüksel verdi. Tek renge karar verildi, Serkan sonra kitabı okuyup desenleri yaptı. Kitabın kapağı da aslında çizilen ilk desen, alternatif kapaklar yerine buna karar verildi.

Şimdi yıllardır bir metropolde yaşayan genç bir yazar olarak, öykünü kimin dinleyeceğini düşünüyorsun? Sonbaharda bir sahil kasabasında kabaran denizden irkilmeyenler bu hikayeleri nasıl özümser sence?

Denize doğru yürüyen kim varsa o dinleyecektir gibi geliyor bana, ama tabii metropolde yaşayanlar insanlar denizden korkamayacak kadar korkaklar… Bu yüzden de yeterince anlayabilirler mi onu bilemiyorum…

Senin bir de fanzin geçmişin var. Bağımsız yayıncılığa ve dergi yayıncılığına bakışını da merak ediyoruz. Hem kendi yayıncılık geçmişin hem de mevcut durumun değerlendirmesini alabilir miyiz?

Şu sıra en çok tarafsız gazetecilik ve tarafsız yayıncılık geyiklerine gülüyorum. Eskiden insanlar bunu yiyorlardı, ama artık internet diye bir şey var. Yani alıştığımız anlamdaki gazetecilik bitti ve yeniden düşünülmesi lazım bu durumun. Tarafsız bir gazete hiçbir zaman olmadı. Gazete dediğimiz şey güncel üzerinden ideolojik yorumlar yapmaktan başka bir şey değil…

Gazetelerin anladığı tarafsızlık ve bağımsızlık böyle şeyler artık. Yani ben istediğimi söyleyim, kimse bana kızmasın üzerinden gidiyor. Ama fanzin başka bir şeydir. O her zaman taraflıydı ve yalan söylemedi. İdeolojik bir yanı vardı ve zaten o ideolojiyi temsil ediyordu. Bağımsız olduğu için de gerçekten inandırıcı olabiliyordu. Mevcut yayınlara baktığımızda insan kağıt israfına üzülüyor. Yaşasın fotokopi!


[Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba idefix sipariş linki]

İnternet sayesinde, yazı yazma alışkanlığı da artıyor sanki. Öte yandan okuma tarafında aynı gelişmeyi gözlemiyoruz. Kitap yayınlamanın mitsel hazzı dışında, gereği nedir sence? Ayrıca yazan ancak henüz yayınlatma olanağı bulamayan yazarlara ne söylemek istersin?

Dehşetle takip ettiğim bazı şeyler var ve internet de onlardan birisi. Birincisi bizim yazma algımızla onlarınki çok farklı. Ben yetiştiğim dönemin adabından olsa gerek hala kendime yazarım diyemiyorum. Editörüm diye geçiştiriyorum. Ama internet yazarları daha yazı yazmadan yazar oldular. O sanal dünya gerçeğin çok ötesine geçti. Yani hem bizdeki yazar algısı değişti, hem de yeni bir yazarlık başladı.

Ama yine de blog yazarı ve yazar ayrımını koymak lazım. Ama şunu da söyleyeyim internet şairleriyle normal şairler arasında fark yok… Kitap yayımlamak ise sanırım onu garip bir şey haline getiriyor, ne yaparsanız yapın yerini başka bir şey tutmuyor.

Bizim kuşak sorunumuz da var. Basılı olmayan her şeye tepkiliydik. Hedeflerinle ilgili bir durum bu. Benim hedefim bir gün basılı bir yayında yer almaktı. Virgül dergisinde yazmayı bırakınca diğer bir hedef de kitabın olmasıydı.

Bir tüketim nesnesi olarak değil de, kutsiyet taşıyan bir araç gibi?

Bu noktada kitap hiçbir zaman bir tüketim nesnesi olmadı, zaten o yüzden amaçlanıyordu. Kitap sonraya kalacak bir şeydi. Ben ilk kitabım çıktığında dünyanın değişeceğini düşünüyordum. Özgüven veriyordu kitap. Hayatın aynen sürdüğünü sonra gördük tabi.

Dijital yayıncılığa geldiğimizde ise, çığrından çıktığını hissediyorum. Editöryal çalışma yapan, kolektif işler yapan yayınları bir tarafa koyarak söylüyorum, özgür olması da çok iyi. Ancak sadece küfür etme özgürlüğünün yayıncılık olarak isimlendirilemeyeceğini düşünüyorum. Bir şiirin bir dergide yayımlanmasıyla, internette yayımlanmasının hazzı birbirinden ayrı olmalı. Türkiye’de dijital yayıncılık gelişim içinde ama. Bir yıl öncesine göre bile bir fark yaratılmış durumda.

İlk İçki
Ne zaman içtiğimi hatırlamıyorum, ancak ilk viski içtiğimi biliyorum. Sonra bir bardak daha istediğimi düşününce şimdi garip geliyor, bir çocuğun zararlı olacak bir şeyi tekrar istemesi…

Şöyle bir durum da var sanki, dijital yayıncılıkta kendine mecra bulamamış ancak yetenekleri basılı eserleri olanlardan hiç de aşağı olmayan önemli bir kitle var, o açıdan alternatif bir yol gibi?

Tabi ki. Gazetede en çok üzüldüğüm yanlışlarımdan biri, bana gelen e-postada, “internet sitemde yayımladığım yazıyı bile defalarca okurken, sizin bu kadar yazım hatası yapmanız olmamış” denmesiydi. Kesinlikle doğru. Benim böyle bir alan bulmuşken bu tür bir hata yapmamam gerekirdi, doğrusunu ise, internette yazan o arkadaş yapmıştı.

Yazarlarda iki davranış gözlüyoruz, kitabını çıkardıktan sonra dönüp bir daha bakmayanlar ve kitabıyla yayımlanmış olmasına rağmen hala mücadele edenler. Karakterleri kafasında geliştirmeyi sürdürenler. Sende nasıl bir duygu oluyor?

Kitaptaki karakterlerden soğumak, hikayenin devamından uzaklaşmak demek değil. Kitaba bakamam ben, çünkü hata bulurum. Pişman olmaktansa orada bırakırım. Ama hikayeler benimle devam ediyor.

Feymece’nin filmi mi yapılsa gibi hikayeler dolaşıyor mesela. Feymece ayrı bir karakter olarak sürebilir.

Feryat sen misin?

Bazen!

Manca
Bir Trakya mezesi
F.U: Babam rakı mezesi olarak kullanırdı. Ailenin diğer fertleri, rakı içmeyenler ise kahvaltıda yerdi. Közlenmis patlıcan ve biber, domates, soğan ve sirke ile yapılan bir Trakya mezesidir. Acısızdır. Yapımı bir ritüel gibiydi. Bahçeye babaannemler kocaman bir ateş yakarlardı, patlıcanlar filan orada közlenirdi. Büyük bir kıyma makinesi vardı, çocukken bize çok heybetli gelirdi. Sadece bu meze için ortaya çıkardı. Diğer zamanlar nerede durur bilemezdik.

-Birkaç anahtar kelime vereceğiz, senin çağrışımlarını almak istiyoruz:

Borges: Kıskançlık…
Cervantes: Don Quijote’in gölgesinde kaldı.
Taşra: Sevgi, nefret ve özlem.
Meyhane: Zamanın en güzel geçtiği yerler…
Rakı: Baba içkisi…
Heavy Metal: Gerçekten müzik…
Dergi: Şu sıra en çok yapmak istediğim şey…
Ölüm: Sonsuzluk…
Kadın: Baştan çıkarıcı…
Godot: Bir gün gelecek….

Bu aralar neler okuyorsun?

Çok çok eski bir arkadaşım Ulaş Işıklar vampirler üzerine bir kitap yazdı… Kitap yeni çıktı onu okuyorum. Ama bu sıra zamanım daha çok okumak istediklerimi sıralamakla geçiyor. Çünkü yazdığım roman için Don Quijote ve Oblomov dışında bir şey okumuyorum…

Biraz alkolden bahsetmek istiyoruz. Alkolun ritüel gibi tüketildiği bir kuşaktan geliyoruz. Oysa şimdi her şey gibi alkol tüketimi de hızlanıyor. Alkol bir odak değil de masada bize eşlik eden ama hep suskun bir arkadaş gibi. Kasabalarda alkol tüketimiyle büyük şehir arasındaki fark ne sence?

İstanbul’a ilk geldiğimde okul arkadaşlarımdan duyuyordum. Akşam çok içtik diyorlardı. Ne kadar diyordum dört tane bira diyordu mesela. Allah Allah diyordum bu insanlara hakikaten çok mu geliyor. Bol alkollü bir geceden sonra kaç tane sorusu bana sorulduğumda bilmiyorum diyordum. Çünkü cidden hatırlamıyordum. Ve kasabada böyle yaşanıyordu. Alkol sürekli hayatımızdaydı. Ben aynı gün içinde üç kere sarhoş olduğumu biliyorum.

Burada insanlar sarhoş olmak için içiyor, biz ise kasabaya katlanmak için içiyorduk. O zaman orası daha güzel geliyordu. Onlar sarhoş olmak için kolay yolu seçiyordu, kasabada ise işi ritüele çevirip daha keyifli hale getiriyorduk.

Meyhaneci bir babanın oğlu olarak, istanbul’daki meyhaneleri değerlendirsen?

Valla çok güzel meyhaneler var gibi geliyor bana, ama bu değerlendirmeyi elbette babamın yapması gerekiyor. Bir keresinde rakı içmek için meyhane meyhane dolaşıp sonunda evde içtik…

Dirim kısa, ölüm uzun, geleceğe dair kitap projeleri var mı şu anda?

İki tane var, aslında ikisini de biliyorsun… Bir Don Quijote’nin yeni bir macerası, diğeri de bir öykü kitabı olacak…

Ferhat Uludere Lüleburgaz’da doğdu. Rock Reaction adlı fanzinle yayıncılığa başladı, çeşitli fanzinlerde yazdı. Müjdat Gezen Sanat Merkezi Yaratıcı Yazarlık Bölümü mezunu. Beyoğlu Gazetesi’yle birlikte gazetecilik yapmaya başladı. Kitapları: “Sayıklamalar” – 2002 – Phoenix Yayınları, “İşlenmiş Aşka Mektuplar” – 2005 Çitlembik Yayınları, “1001 Fıçı Bira” – 2006 Çitlembik Yayınları, “Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba” – 2010 – Sel Yayınları. Virgül, İstanbul, Bant, K gibi dergilerde kitap tanıtımları ve eleştirileri yazdı.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page