Futbola tutkun olduğumu söylemeliyim. Bu bir tür bağımlılık. Ama biri gelip bana hangi takımı desteklediğimi sorsa, daha çok oyunun kendisini, bütün tiyatroyu, maçları, ligleri, taraftarları, stadyumları ve oluşan atmosferi desteklediğimi söylerim; tüm bunlar oyunu daha cazip hale getiriyor. Her yıl canlı futbol izleyebilmek için birçok yeri dolaşıyorum, gerek Glasgow’da Old Firm’ü, gerek Şampiyonlar Ligi’nde pek önemli olmayan grup maçlarını, gerek Bundesliga 2’de Millerntor-Stadion’da bir St Pauli maçını, gerekse kirli hava ve yoğun yağış altında bir Belçika 3. lig maçını. Nerede iyi futbol varsa, ben de oradayım.

Yarım düzine kadar uluslararası iyi ve pek iyi olmayan takım takip ediyorum, ama herhangi bir takım için bağlanmış değilim; herhangi biriyle “biz” moduna girmiyorum. Artık değil. Stockholm’de yaşarken, yıllar boyu aktif bir Hammarby IF taraftarıydım, ama herşey 2001 yılında değişti. İlk olarak takım, bir Amerikan “eğlence şirketi” ne satıldı. Sonra ben Oslo’ya kalıcı olarak yerleştim ve işler birden tersine döndü. Daha sonra Hammarby, görkemli yenilgilerle dolu 112 yılın ardından İsveç şampiyonu oldu ve takım ‘kofti’, başarı meraklısı taraftarları kendine çeker oldu, ve bunlar her zaman rüzgara karşı yürümüş eski cefakar taraftarları silip atmaya zorladı. Şimdi takımı tabii ki takip ediyorum, ama biraz uzaktan, her iki anlamda da.

Peki benim Fenerbahçe hikayem nedir? Öncelikle söylemeliyim ki Fenerbahçe ile ilgili herhangi bir yerel veya alışılmış bir ilişkim yok. Demek istediğim, takımla ilişkim herkes tarafından bilinen rastgele olaylara tabi (Bilirsiniz, bir çocuk 7. yaşgününde bir Stoke forması alır, diğeri mavi rengi sever ve Chelsea’ye tutulur, Norveç’te yaşayan bir diğer Türk çocuğu Bursaspor’u destelemek ister çünkü ailesi oradandır, ama babası onun Galatasaray’ı tutması için baskı yapar… vb). Ayrıca eklemem gerekir ki, Türk futboluyla ilgili merakım oldukça yeni. 90’ların ortasından önce, Türk futbolu hakkında hemen hiçbir şey bilmiyordum. Sanırım ilk farkındalığım, Türk futbolunun uluslararası bir patlama yaptığı zamandı. Milli takım başarılı olmaya başladı, ve Hakan Şükür birden şöhret kazandı. Bundan önce, açıksözlülükle söylemek gerekirse, Fenerbahçe’yi Ferencvaros’dan ayıramazdım. Ve Beşiktaş mı? Portekiz takımıydı değil mi? Ya da Brezilya? Hehe.

Nasıl bir Fenerbahçe taraftarı olduğumun hikayesi aslında bir dizi şans eseri rastlantıya bağlı. Hikayem eskiden yaşadığım Eskilstuna’dan başlıyor, Stockholm’e bir saat uzaklıkta küçük bir kasaba. Aynı zamanda yerel pizzacı Anter Anter’i (Kürt şair ve aktivist Musa Anter’in en büyük oğlu) kapsıyor, ve tabii ki kasabanın futbol kahramanı Kennet Andersson’u ve futbol oynamayı öğrendiği kulüp IFK Eskilstuna’yı, ki bu kulüp benim de çocukken futbol oynadığım kulüptü.

Bildiğim hikaye, 1945 doğan ve belli bir dönem Kadıköy’de büyüyüp okuyan Anter Anter’in, ilk olarak Fenerbahçe’de genç takımında ve daha sonra 2. Lig’de Kasımpaşa forması altında profesyonel futbol oynadığı. 1969’da Türkiye’den İsveç’e yerleşmiş, ilk olarak Uppsala’ya, daha sonra da 1981’de Eskilstuna’ya. Burada, popüler bir pizza restoranı açıp aynı zamanda bir dönem teknik direktörlük yaptığı IFK Eskilstuna genç takımının bir parçası olmuş. Bu, 1982’de Kennet Andersson ile ilk kez tanışmasına vesile olan bağlantı. Daha sonra bu ikili iyi arkadaş olmuşlar. Kennet sadece uzun bir adam değil, aynı zamanda bir pizza canavarı… Ve, Anter Anter’in kendisine göre, yaptığı pizzalar Kuzey Avrupa’nın en iyileri!

Kennet, gittiği takımlarda giydiği ilk formayı Anter’e hediye edermiş. Bu formalar Anter’in restoranını süslüyor. Anter de yaptığı pizzalara Kennet’in oynadığı kulüplerin adını koyuyor. Restoranında bir Mechelen, bir Bari, bir Bologna ve tabii ki… kariyerinin sonlarında bulunduğu bir Fenerbahçe sipariş edebilirsiniz. Eskilstuna’daki söylenti şudur ki, Anter Fenerbahçe’yle anlaşması için Kennet ile konuşan anahtar kişidir. Başlangıçta Kennet, Fenerbahçe’nin teklifini reddetmekte pek emindir, ama Anter fikrini değiştirmesini sağlar. Diğer bir söylenti de, Anter’in bütün bu olayın arkasındaki adam olduğu. Bunu onun kendisine sormak istedim ama, oğlundan öğrendiğime göre artık emekli olmuş ve 2011 Şubat’ta Kuzey Irak’a yerleşmiş.

Bu söylentiler ne kadar doğru bilinmez ama, Kennet Andersson’un Fenerbahçe’de oynamaya başlamasıyla birlikte, kulübe olan ilgim yavaş yavaş oluşmaya başladı. Onu ve takımın sonuçlarını her haftasonu takip etmeye başladım, tıpkı Kennet Bologna ve Mechelen’de oynarken yaptığım gibi. Onun bir röportajını okuduğumda, bir nokta çok ilgimi çekmişti: sadece Fenerbahçe Spor Kulübü’nü değil, İstanbul’u da çok övüyordu; şehri, yaşadığı en ilginç yer olarak tanımlıyordu. Aynı zamanda kulüpteki tecrübesinin ve şehrin onu insan olarak nasıl büyüttüğünü, ve hatta bunun futboluna olan etkiden daha fazla olduğunu söylüyordu. Bu onun profesyonel olarak son iki yılıydı. İlk sezonu olan 2000-01’de Türkiye Şampiyonluğu’nu yaşamıştı.

Bugün, on yıl sonra, Fenerbahçe bir başka şampiyonluk için yarışırken, takıma olan ilgim, Vamos Bien sağolsun, yoğunlaştı. Futbolun yanı sıra, aynı zamanda politik aktivistliğe de bir ‘bağımlılığım’ var. Bu, hemen hemen futbol tutkum kadar eski. Aslında futbol ve aktivizmin karışımına daha çok bağımlıyım: futbol stadyumunda politik tezahüratlar yapmak, gösterilerde futbolvari tezahüratlar haykırmak; politik kültür ve tribün kültürünün karışımı. Partigiani Livornesi Scandinavia (İskandinav Livorno Partisanları)’nın bir üyesiyim. Fenerbahche hakkında, ilk defa PLS’nin websitesinden haberdar olmuştum. İki sene önce İstanbul’a gelme planı yaparken grubun isminin Vamos Bien olarak değiştiğini öğrendim – bunu da aslında İngilizce Wikipedia’nın Fenerbahçe başlığında görmüştüm.

Vamos Bien ile olan ilk temasım harikaydı. Forumda okuduğum çeşitli manifestolar ve görüşler ilham vericiydi. Çoğu sol ultras grubunun yaptığı gibi Daire İçinde A, yanına bir ACAB ve muhtemelen tepeye de bir Che resmi yerleştirmekten öte, şimdi, bu alışılmış sembollerin ötesinde gerçekten ciddi bir şeyler söyleyen bir grupla karşılaşmıştım. Ve yine, birçok ultras grup ırkçılık ve faşizmle mücadelede gerçekten iyi işler yapıyor, özellikle Livorno-Celtic-St Pauli ekseninde. Ama Vamos Bien, diğer sol grupların bazen hedefi kaçırdığı seksizm, homofobi ve milliyetçilik konusunda da görüşler sunuyordu. Aynı zamanda “Irkçı doğulmaz/Irkçı olunur” pankartı, “Kara Deryalarda Bir Fenersin” bağlantısı, Youtube’daki neşeli videolar hoşuma gitmişti, ve çoğu Vamos Bienlinin orta yaşlı olması, tıpkı benim gibi, hehe.

Vamos Bien’in uluslararası aktivitelerde daha çok tanıtılmasını istiyorum, [Mondiali Antirazzisti] gibi. Geçen sene, içimizden birkaçımız oraya giderek küçük bir tanıtım yaptık, yani kapı artık açık. Birkaç senedir PLS-Klanen (Valeranga Oslo taraftar grubu)-Copenhagen ve Livorno’dan tayfayla oraya gitmek istemenin üzerine, orada olmak harikaydı. Eğer progresif işçi sınıfı sporuyla, genel anlamda ultras tribün kültürü ve politik aktivizimle -bira ve müziği de dahil edip- ilgileniyorsanız, gerçekten sıradışı bir deneyim. Kaçırılmaması gerek. Sadece İtalya’da.

Bu arada, yakında, 1 Mayıs’ta İstanbul’da olmayı dört gözle bekliyorum. Taksimde bir milyon insan ve Vamos Bien’le tıklım tıklım bir Şükrü Saraçoğlu Stadyumu… Tıpkı Mondiali Antirazzisti gibi, sol ultrasın cennetinde olmak gibi birşey. Anter Anter’i de 1 Mayıs’ta orada görmek isterdim, ama uzun yıllardır üzücü bir şekilde Türkiye’ye girmesine izin verilmiyor; ne arkadaşlarıyla görüşmesine, ne babasının mezarını görmesine, ne de en sevdiği futbol takımını izlemesine. Belki onunla başka güzel bir günde buluşuruz.

Toparlamak için, birkaç kelime de Fenerbahçe’yi Oslo’dan takip etmek üzerine: Maçları Ocean adında bir Türk futbol pub’ında izliyorum. Ocean’da yaklaşık 50 maç izledim, yani takımı artık iyi tanıyorum, hatta ufak Gökay Iravul’u bile! Pub Mustafa ve Mehmet isminde iki kardeş tarafından işletiliyor. Aileleri Karadenizli. Mustafa Trabzonspor’u tutuyor, Kadıköy geçmişi olan Mehmet ise Fenerbahçe’yi. Bu durum bu günlerde oldukça gerilmiş durumda…

Her maçı 5-20 kişi arası bir kalabalık olarak izliyoruz, genelde derbi ve final maçlarında kalabalık oluyor tabii ki. Oslo’daki Fener taraftarları oldukça muhafazakar, ve izlenimime göre hiçbiri İstanbul’dan değil. Oslo’da tanıdığım İstanbullu Türk solcular, Fenerbahçe’yi tutmuyor; daha çok diğer İstanbul takımlarını tutuyorlar. Fenerbahçe’yi aktivist arkadaşlarıma aşılamak için oldukça dil döktüm, özellikle Klanen’deki tayfaya. Çoğu, tanınan antifa-aktivistleri ve mükemmel bir futbol anlayışları var, ama bir Kennet ve Anter hikayeleri yok; yani Fenerbahçe üzerine bir ilgi oluşturmaları oldukça zor. Hayat çok çetin, kim Fenerbahçe’ye ‘Kennet’lenmenin karışık bir durum olmadığını söyledi ki?

Sevgiler,
Pbox

Bu arada, Anter Anter hakkında doldurdukları boşluklar için Partigiani Livornesi Scandinavia’dan Ekim Çağlar ile kardeşim Iya Karna’ya, ve çevirmenim Emin Karabal’a teşekkürler!

Dört Kuşak: Musa Anter - Anter Anter - Kennet Andersson - Gökay Iravul
Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page