Hugo Boss reklamı karşımda, yazmadan duramadım. Akıllı Tivi artık reklamları da kaydetsin. Jonathan Rhys Meyers’ı, rewind’ etmek istiyoruz!

Brad Pitt’in Angelina’sı, George Clooney’nin parası, Bill Gates’in zekası onda yok. Sokakta gördüğünüzde “Bu erkeksi görünen bir kadın mı, yoksa çok güzel bir kadın mı?” diye sormanıza neden olabilir. İncecik bedeni yüzünden ilginizin ucundan bile geçmeyebilir. Bunlar kişisel zevkler. Şimdi bir önemi yok. Saçma önyargılarınızı bir kenara bırakıp, kendisiyle tanışmak için elinizi uzatın.

Jonathan Rhys Meyers.

Memnun olduk. Sadece İrlanda kanı taşıması, henüz otuzların başında olması ve lacivert gözleri ona hayran olmamız için yeterliydi. Ünlü olmasa da sokakta yanımızdan geçtiğinde fısıldaşmalara başlayabilirdik. Ne yazık ki o kadar şanslı değiliz. Jonathan on altı yaşında başladığı mankenlik kariyerinden sonra filmlerde oynamaya karar verdi. Lanet olsun, şimdi nereye baksak karşımızda!

Önce üçüncü sınıf filmlerde küçük roller alır diye düşünmüştük ama Jonathan Michael Francis O’Keeffe olarak başladığı hayatına, Jonathan Rhys Meyers olarak meydan okuduğunda, daha on beş yaşındaydı. Depresif kariyerine annesi ve babasının ayrılığı, ardından ailesi arasında eşit olarak paylaşılan kardeşleri, son olarak da çiftliklerde geçen yalnız bir hayat yardımcı oldu. Kararlı gözlerine biraz hüzün bulaştı. Podyumda, otobüsün üzerindeki posterlerde ya da içindeki koltuklarda, hatta bir gazetenin sayfaları arasına saklanmış olarak karşımıza çıktı. Jonathan önündeki kahveye bakarken bile seksi olmayı başardı. Bunu sonradan öğrenilen bir meslek sırrı olarak kayıtlara geçirmek isterdim, Jonathan doğmadan önce hediye edildiğini söyleyerek, sizi keşke demekten kurtaracağım.

Jonathan on altı yaşında okulu bırakıp, bilardo salonlarında takılmaya başladı. Birkaç dolar kazanmak için ideal yol, ünlü olmayı kafasına takmış biri için yetersizdi elbette. Aylarca kendinden büyüklerle, kadınlarla, seçkin iş adamlarıyla üç top oynadı. İsabetli atışlarını görenler film tekliflerinde bulunmakta gecikmedi.

1996’da Michale Collins filminde tetikçi rolünü aldı. Hepimizin içi rahatladı. On dokuz yaşında fark edildiyse, kırkında mutlaka başaracaktı. 1996’da ‘Velvet Goldmine’ filminde David Bowie’ymiş gibi yapan bir rock starı, 2002’de ‘Bend It Like Beckham’da dünyada eşi benzeri görülmeyecek kadar çekici bir antrenörü, 2005’te ‘Match Point’de sonradan sevgilisi de olacak Scarlet Johanson’un aşığını oynadı. Jonathan gözlerimizden kalbimize her hissimizi doyurdu.

Bu kadar müthiş bir insan olduğunu anlatıp, çapkınlıklarını, biraz erken yaşta başlayan alkol alışkanlığını, sabahın erken saatlerinden diğer sabahın erken saatlerine uzanan eğlenceleri, güzel kızlara duyduğu fazladan ilgiyi gözardı ediyorum sanmayın. Jonathan setlerde geçirdiği zamanın yarısını da rehabilitasyonlarda harcadı. Güzelliği hakkında söylediklerimizi hatırlayıp, zekası konusundaki şüphelerimizi unutmayın. Jonathan gerçeğin bir üst seviyesi olarak televizyon ekranında yerini aldı.

Güzelliğine bakmaktan oyunculuktaki başarısını anlayamamış olabilirdik. Neyse ki Elvis dizisindeki rolüyle Emmy ve Golden Globe’ları topladı da, kendimizi televizyon ekranına hayranlıkla bakan kız modelinden, “İnanılmaz! Adamın oyunculuğuna bakar mısın? Şu gözlerindeki anlamı gördün mü?” diyen sinema eleştirmeni modeline terfi ettirdik.

Şimdi koltuğumuza rahatça kurulup “The Tudors” izleyebiliriz.

*Bu yazı aynı zamanda Whop dergisinde yayımlanmıştır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page