Elbette ki,
ancak her zaman oldukça çalışkan,
tuhaf ve yalnız biri,
günlerce dikkati çekmeden
böyle bir yol
izleyebilirdi.

H.P. Lovecraft – Charles Dexter Ward Vakası

10 Ağustos 2005

Kahrolsun farkındalık…

09 Ağustos 2005

Etraftaki herkes bir ambulansın ya da bir hayır kurumuna ait bir cenaze aracının geleceğini zannediyordu. Zanları kısa süre sonra, top ateşine tutulmuş beyaz bir güvercin gibi lapa lapa buharlaştı. Canavar taklidi yapıyormuşçasına suratları asık, ellerinde minik ama gösterişli tüfekler, bellerinde urganlardaki cesetler gibi ruhsuzca salınan coplarıyla, koyu renk elbiseli polisler ortalığı sardılar. Lacivert renkli, demir dikenli polis duvarının boşluklarından ona doğru ilerleyen belediye temizlik işçileri o kadar telaşlıydılar ki! Koyu yeşil tulumları, uzun tahta saplı süpürgeleri ve ağzı sonuna kadar açık demirden timsahları andıran paslı faraşları ile iştahlı çekirge sürülerine taş çıkarıyorlardı. Mikrop kapmamak için yüzlerini ilaçlı beyaz maskelerle örtmüş olsalarda, bu maskelerin kenarlarından fırlayan siyah, kahverengi, kızıl kıl öbekleri kendilerini talihsiz mikroplara benzetmişti. Çıt çıkarmadan derhal vazifelerini yapmaya başladılar. Polisler onu görmeye çalışanlara engel oldu. Temizlik işçileri de itinayla onu tahta bir tabuta değil, şeffaf sayılamayacak kadar koyu, geniş, mavi bir çöp torbasına yerleştirdiler. Ardından varlığından geri kalanları süpürdüler alelacele… Bıkkın görünüyorlardı. Polisler, temizlikçiler, asık suratları ve iş malzemelerini yüklenerek geldikleri yerlere doğru kayboldular. İnsanlar da sanki az önce hiç meraklanmamışlarcasına şaşılacak başka şeyler bulma özlemiyle kaşına kaşına etrafta gezindiler.

08 Ağustos 2005

“Bak işte özgür bir insan, işte toplumumuzun muhtaç olduğu kent dervişi”Gözleri en az Arap prensesleri, vücudu ise en az Amerikan aktrisler kadar alımlı olan güzel kızın son adımı o kadar narindi ki, sanki ince tabanlı terliğinin dokunduğu her nokta altına dönüşecekti. Ellerini karnının üzerinde bağlayıp,  mağazanın kristal bir duvarı andıran giriş kapısının bulvara bakan köşesinde beklemeye başladı. Daha bir sigara içimlik vakit geçmemişti ki sıkılma, bunalma emareleri gösterdi genç kız. Sol tarafında elinde kalın siyah ciltli hukuk kitapları, ebadı kirpiklerindeki sarılı, yeşilli, çapakları saklamaya yetmeyen kalın camlı gözlüğü, kirli sakallı, şişman öğrencinin yiyecekmişçesine bakışları içini gıcıkladı, bir anda tüm erkeklerden nefret etti. Hele sağındaki iri adamın içli içli geğirişleri… Adam, başı alabalığa, gövdesi mandaya benzeyen ilginç bir mitolojik kahraman gibiydi ve her geğirişinde ağır bir soğan kokusu minik bir bulut halini alarak etrafta geziniyordu. Bu geğirtiler kızı insanlığından utandırdı. Arkasını dönüp geriye doğru üç narin adım attı. Yine bir sigara içimlik vakit dahi geçmeden tülbendi kirli, dişlek bir dilenci kadın yanaştı güzel kızın yanına ve sutyeninden taşacak gibi duran iki iri göğsünden sağındakine dokundurdu yanmış çalı dallarına benzeyen çirkin parmaklarını. Dilendi. Korktu dilenci kadından genç kız, bir kaç adım daha geriledi! Gerilerken dar kot pantolonunun altında dolgun bir balkabağını andıran kalçasıyla susamlı şeker yemekte olan sevimli bir kız çocuğuna çarptı. Utandı, tüm gözlerin kendisine baktığını zannetti bir anda. Herhalde herkes “Ne kadar aptal olduğunu!” düşünmekteydi. Başını önüne eğerek geriye döndü ve geri sağ çapraza doğru birkaç adım daha attı. Kendisini kaçırtacak herhangi bir şey bulunmayan bu noktada gayet rahattı. Acaba ellerinde karanfillerle kendisine gelecek sevgilisi nerede kalmıştı? Birkaç saniye sonra, hasretini bitirecek noktanın yeryüzünün bu parçası da olmayacağını anladı. Burun deliklerine iğne olup batan pis bir koku vardı bu noktada. Beyaz, narin elleriyle yüzünün dünyaya açılan deliklerini kapatıp hızla uzaklaştı. Geriye baktığında az önce varlığından rahatsız olan insanların şaşkın bakışlarına şahit oldu. Gerisindeki bakışları umursamadan başını önüne çevirip yürümeye devam etti. Yüzeyi camla kaplanmış bir kaleyi andıran mağazanın sivri kenarlı köşelerinden birini dönerken elinde bir demet gülle kendisine gelmekte olan sevgilisini gördü. Koşup ona sarıldı, kokusunu hırsla içine çekti. “Aşkım” dedi, “Az önce seni beklerken öyle bir koku çarptı ki burnuma, eminim bir yaban domuzunun kurtlu leşi bile böyle korkmuyordur”. Telaşlandı yakışıklı sevgilisi, “Korkma, ben buradayım” dedi. Elindeki demeti kıza uzattı. Gülümsedi kız, “Aaa bunlar karanfil değil ama!” dedi. “Eee ara sıra değişiklik lazım” cevabını aldı.

7 Ağustos 2005

Minik elini, babasının kıllı eline gömmüş çocuğun yüzünde sıcak ve pembe bir tebessüm vardı. Herhalde bu çocuk dünyadaki tüm sevecenlikleri gamzelerindeki boşluklara yerleştirmişti. Babası ona gökkuşağının tüm renklerine sahip minik, lastik bir top almıştı. Kısa zaman aralıkları ile kafasını kaldırıp tebessümünü babasının gözlerinin içine çakıyor, etrafa kıpkırmızı diş etlerini sergiliyordu. Babası hiç çocuk olmamışçasına şükran gösterisinin bu kadar uzamasına şaşırıyor ve “Keşke hep çocuk kalsa” diye içinden geçiriyordu. Çocuğun ve babanın dimağlarında dünyalar döndürdükleri bu anda lastik top çocuğun elinden canı yanmış bir serçe yavrusu gibi hızla fırladı. Zıpladı, zıpladı, zıpladı ve onun fötrünün ince, buruşuk kenarına değdi.  Baba çocuk birlikte mahcup oldular. Baba alt dudağını ısırarak yavrusunun gözlerindeki titrek derinliğe baktı, “Git özür dile, sonrada topunu al gel”. Eğer ucunda hediyesi olmasaydı bu kazacığın, asla sıkılacak kadar şaşkın şaşkın etrafa bakınmazdı. Minik bedenine kocaman bir şaşkınlık yükledi ve üzerindeki ağırlıkla tam tamına dokuz sağlam adım attı. Eğilip topu aldı, sırtını mağazanın kalın siyah camına dayamış ve kafasını dünyanın en utangaç adamıymışçasına önüne eğmiş fötrlü adamın kirli kaşe ceketinin zeminle birleştiği noktadan. “Özür dilerim dede, istemeden oldu” dedi. Dededen(!) ses çıkmayınca aynı cümleyi bir daha kurdu. Ne cevap vardı, ne de herhangi bir hareket. “Hıh” dedi ve yürüdü yavrucak. Tekrar kavradı babasının elini aynı renkli sevecenlikle. Mutlu mutlu yürüdüler. Kimisi mutsuz olan insanların arasından sıyrılarak uzaklaştılar.

6 Ağustos 2005

Adeta içinde bir dünya dönüyordu.

Devlet memuru olduğu giyimindeki sadelikten, topuz saçlarından ve sol elindeki evrak çantasından anlaşılan kadın yerde ölü bir yılan gibi hareketsiz duran ele bastı. Garip bir şekilde oturmuş bu fötrlü adamın ona kızmasından korkarak arkasına bile bakmadan hızlı hızlı mağazanın içine girdi. Mağazanın içindeki kalabalığa karışana kadar, az önce eline bastığı adamın arkasından kendisine bağıracak olabilme ihtimalinin verdiği tedirginlik yüzünden dudaklarını çenesine doğru eğmişti.

Elindeki parlak deri çantayı sanki vücudunun bir parçası gibi sarsmadan taşıyan, üzerine üniforması bol gelecek kadar cılız zabıta memuru mağazaya girerken sarılı, yeşilli, okkalı bir balgam attı yere doğru. Attığı balgamın fötrlü adamın siyah pantolonun sağ bacağının üzerine düştüğünün bile farkında olmadı.
El ele yürüyen iki sevgili mağazaya girerken fötrlü adama tiksinerek baktılar. Sanki yerdeki avını kanlar içinde yemekte olan bir timsahtı. “Şuna da bak hayatım, nerede uyumuş, yakında bu memleket Amerika’yı da geçer” dedi dişi olanı. Ardından ucu güneşi işaret eden burunları ile birlikte mağazanın içindeki kalabalığa karıştılar.

Siyah bereli, sivri keçi sakallı bir adam mağazadan çıkarken yanındaki sarışın ama siyah gözlü delikanlıyla yerde yatan fötrlü adamı işaret edip “Bak işte özgür bir insan, işte toplumumuzun muhtaç olduğu kent dervişi” dedi. Delikanlı kafasıyla onayladı, ellerindeki çuvalsı poşetlerin keskin hışırtılarıyla birlikte uzaklaştılar.

Gül satmak için saf çift avında olan bir çingene kadın “Bu ayyaş gülü ne yapsın” diye düşündü, yanına bile yanaşmadı.

5 Ağustos 2005

Ne bakabiliyordu, ne duyabiliyordu, ne koklayabiliyordu. Hayal etme yetisi de yok olacaktı bir vakit sonra. Açlık hissetmiyordu, yalnızlık da. Gerçekten bir şeyler hissetmek için çok geçti. Bir şeyler hissetmek için çok geç olduğunu anlamak içinde.

4 Ağustos 2005

Adeta içinde bir dünya dönüyordu.

“Bir tas sıcak çorba olsa… İçinde bezelye taneleri, küp küp tavuk eti parçaları, iri iri doğranmış taze mantarlar… Tuzlu olsa ve yağlı ve hatta bol salçalı… Taptaze bir somun ekmek ama dumanı üstünde değil, biraz soğumuş… Sonra üzerine acısı bol bir Brezilya kahvesi, tütünü tok bir sigara ile birlikte. Bu ne durgunluk yahu? Bulvarlarda geceler hep böyle mi olur? Keşke şimdi etrafımdan birileri geçse de, onları seyretsem. Tartışmak için kuytu bir köşe arayan iki serseri ya da bir kokana, koca kalçasını ve kaniş köpeğini sürümekte zorlanan. Bir ayyaş da olabilir, cebinde taksi parası olmayan, bıyıklı, bozuk kıyafetli, yüzü kıpkırmızı… Bir simitçi; yorgun, argın, kafası güzel gelecek hayalleriyle dolu. Genç bir varoş kızı; karnını doyurmak için fahişelik yapması gereken. Hatta o ela gözlü, şişman, sakallı şair, yazdığı şiirleri çok ama çok iyi sanan… Bir şeyler olsa, birileri çıksa, gece her şeyi böyle azimli azimli saklamasa.

3 Ağustos 2005

Şehri izliyordu, içindeki dünyalar heyecanla dönüyordu.

“Bu bina ne güzel bina, bu arabalar ne güzel… Gerçekten her sabah bir hediye insanlığa! Simitler sadece sabahları böyle kokabilir, çay bardaklarına çarpan minik kaşıkların sesi sadece sabahları efsunlu bir musikidir. Bu insanlar, bu yeryüzünün sahipleri, yalnızca sabahları bu kadar neşe dolu ve en az yağmur suları kadar saflar. Oysa az sonra hepsi kaderlerinden yakınmaya başlayacaklar. Hele güvercinler… Aptal yarım dünyalar. Yalnızca sabahları böyle şevkle üşüşürler ekmek, simit kırıntılarına. Kaldırımlar kalkıp halay çekecek neredeyse. Gerçekten her sabah bir hediye insanlığa! Acaba farkındalar mı?”

2 Ağustos 2005

Gri kovboy fötrünü giyinip çekti kapısını. Başka bir gezegenin keşmekeşinden miras kırık ve yetim bir parça gibiydi şimdi yıllardır benliğini yaşattığı sokağı.  gözlerinde yaşattığı sokağı. Yürüdü, yürüdü, yürüdü, her yıl mevsimin bu zamanlarında karanlık basmadan birkaç dakika önce başlayan ılık yağmura aldırmadan. Başka bir gezegenin insanlarıydı galiba etrafında petek arayan arılar gibi dolaşanlar. Mağazalar cesetlerini kaybetmiş mezarlıklar, ağaçlar meyve arayışındaki kazıklardı.
Kent merkezinin ortasını işaret eden kavşağa vardığında durup etrafı seyretti. Teninde kadife topları kadar yumuşak bir yaz rüzgârı, kulağına ise yanmakta olan arıların uğultusuna benzer bir ağırlık oturmuştu. Baktı, baktı, baktı. Renkler, şekiller, surat asıklıkları, dişler, lokmalar, eller, sakallar, çantalar, afişler, direkler, üniformalar, reklâmlar, şişeler, özenenler, yarım simitler, kravatlar, çıplaklık, oyuncaklar, ağız suyu, isteyenler, takılar, vermeyenler, hayal kurmayı bile beceremeyenler, kasılmışlar, parlak kumaştan ceketler, itilmişler, kediler, çöp poşetleri, camlara abanan temizlikçi kadınlar, düzelecek sananlar, sırıtanlar, cepler, cüzdanlar, kırıtanlar, koyu renkli bulutlar, sönük kaldırım lambaları, can yangınları… Ne kadar ama ne kadar kalabalıktı dünya, nereye kadar insanlığın ağırlığını taşıyabilecekti. Biraz daha bakındı, aradığı yeri bulur bulmaz bir çocuk sevinciyle, “İşte” dedi sevinçle “En uygun yer burası”. Kocaman bir mağaranın girişini andıran mağaza kapısında birilerini beklemekte olan insanların omuzlarına çarpa çarpa ilerledi. Eğilip oturduğu beton zemin insanların altında gezindiği gökyüzü kadar griydi. Sırtını mağazanın geniş kapılarının bittiği yerde başlayan kalın ve kara cama dayadı. Söz verdi “Allah’ım huzurunda yemin ederim, onlar farkına varıncaya kadar buradan kalkmayacağım”. Yemininin ardından dudaklarından gördüklerine dair minik dualar geçirdi.  Dudaklarının kırpışı durduğunda zaman, Güneş Dünya’nın diğer tarafını aydınlatma konusunda daha cömert davranıyordu.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page