Karaca ve Zeynel’e

1.
Siyah Lamborghini asfaltta aşüfte bir iz bırakarak gece kulübünün önünden hızla ayrıldı. Gece yarısıydı. Zaten hep gece yarısıydı. Ve diğer yarısının ne olduğunu kurgulamakla geçiyordu günlerimiz. Gecenin karanlığı arabanın siyahlığını uyum içinde çevreliyordu. Ama hiçbir karanlık yoktur ki her şeyi örtecek kudrete sahip olsun….

Bu çocuğun bizimle neden takıldığını hiç anlamamışızdır. Bir ihtimal içinde bulunduğu elit sosyal çevresinde kendine bir yer bulamadığını düşünüyorduk. Bu onun aykırı kişiliğinden kaynaklanmıyor. Tamamen salaklığından ve öz güven yokluğundan. Onun bu renkli görünümü bizi rahatsız etmiyor. Ondan şarap almasını da söylemiyoruz. Ondan hiç bir şey istemiyoruz. Oda bir şeylere fakir. Yalnızca bizi dinlemekle geçiriyor zamanını. Saçma sapan öğütlerimizden kendine ders çıkarmaya çalışıyor…bizde ‘bir şeylerin’ sahici fakirleriyiz tıpkı onun gibi. Birbirimizi ittiğimiz bu kuytu karanlıklarda, birbirimize asılarak, düşürerek, küfrederek, en sahici sohbetlerin kırılgan ve akışkan atmosferinde yaraların tuzlanış ve çürümüşlüğüne çareler arayışımızda ufacıkta olsa ekonomik aksaklıklar içinde ruh fakiriyiz. Ama bu ruh fakirliği, çoğunluk derecesinde kitleleşip bizi boğduğu da oluyordu. Çünkü kişisel sorunlarımızın kendilerinden yeni ve sahici acılar doğurması zamansız yağan yağmur gibi bizi dımdızlak bırakıyor ve bütün yükünü biz taşımak zorundaymışız gibi sırtımıza bırakıyordu. Ama işin gark dediği yere gelmek gerekirse bizim asıl fakirliğimiz geçmişimizde ve bugünümüzde yaşayan kadınlardı.

Hep böyleydi. Böyle kalacak. Sıradanlığın yol kenarlarında kendi iç çekişlerimizle, etrafımızdaki tozlara ciğerlerimizi açıyorduk… –ki gün doğdu…. eve yollandık. Paketteki son ama marketlerdeki, büfelerdeki, alışveriş merkezlerindeki milyonlarca sigaradan payımıza düşeni ateşleyip yürüdük. Karaca sigara içmezdi. Onu bu konuda ne taktir eder nede sikimize takardık. Geçitte her zaman beklerdik. Çünkü o saatlerde herhangi bir ekspres Ankara yönüne doğru rayları dövmeye başlardı.

Not; İçselleştirdiğimiz karamsarlığın maddesel hali her zaman; ‘Toz, rüzgar ve alkol olarak kalmıştır.’

2.
Bir köpeğin bizi sahiplenmesi şarabımıza hakarettir. Ama köpeklerin bizi şarapların bulanık duyarlılığıyla sahiplenmesi gerekiyor.

3.
Zeynel, Arapça şarkısından kafasını çevirir gibi başımızın üstünde duran asfalt yığınına baktı ve bugün yağmur yağacak diyerek mırıldandı. Haklıydı. Eskişehir’de 12 ayın her mevsimi yağmur yağardı. Asfalta yığınına baktım. Baktım ve üzerinde yürüyen tramvayın titreşimlerinden belki de yağacak olanın kar olabileceğini düşündüm.

Not; Yağmur yağdığında biliyoruz ki sonrasında her şey gökyüzüne yağacak.

4.
Eskişehir’de şubattı, memlekette temmuz. Çünkü Eskişehir kendi devrimini yaşıyordu.

Köprünün bizi gökyüzünden ayırdığı gerçek, toprağın tarihi sorumluluğu üzerine basarak kederli sohbetler ettiğimiz doğru…Bütün kentsel düşlerin içinde kendini yok sayan fikirlerin ve poşetlerindeki balinin ruhunu ciğerlerine gönderen şairlerin, kaldırımları bir halı gibi donatan evsiz, ikametgahı sokağa armağan edilmişlerin, işinden ve yaşam standartlarından, yaşam formundan kendini dışlanmış hisseden şarap içicilerinin tıpkı yaptıkları gibi içtiğimiz doğru…

Gün içinde Türk Hava Kuvvetleri Eskişehir üssünden talim için kalkan savaş uçaklarının gürültüsünden, hüzünlü kaldırımların ulaştığı alışveriş merkezlerinin üç beş adım gerisinde insanların mastürbasyon yaptıkları elleriyle, tıpkı boşalırmış gibi para verip tükettikleri dünyanın gıcırdayan para seslerinden, ışıldayan gece kulüplerinin aşüfte gürültüsünden, tesadüfen mitinglerin arasında kalan suçsuz bireylerin (otoritenin militarist duygularını kendisine görev edinip can vermeye hazır asker adayları, resmi ve hukuksal alanda vatansever, bireyin hükümete yasal ve onursal görevi olarak adlandırılan yobaz kölenin); polise “ben Allahsız değilim” inlemelerinden arta kalan zamanlarda birbirimizi duymaya çalışıyoruz.

Sessizce, sadece kaburgalarımızdaki sigara paketlerini parçalayan, şarkı söyleyen, tren seslerini dinleyip, Eskişehir’in sadece bundan ibaret olduğunu bilip her şeyin ama her şeyin sadece iki adım gerisinde içtiğimiz doğru!

Bize, kendini evinde rahatsız hisseden arabesk ruhların, parası sadece ucuz içkilerine yeten öğrencilerin ve sadece ucuz içkiden zevk alanların, televizyonlarını pencereden atanların yada bunu planlayanların, piyasa müziklerin gürültüsü içinde sağırlığı isteyen kadınların, geçerken “bi sigara yak” dediğimiz karton ve teneke toplayıcılarının, sabah ezanıyla doğan, sokak sokak dolaşıp bütün çöpleri eşeleyen Çingenelerin buruk hüzünleri lazım. Ve biraz ucuz arabesk ve biraz ucuz sessizlik ve ucuz blues, ucuz kaldırım, ucuz tütün, ucuz açlık, ucuz bir şehir kenarı, ucuz sohbet, ucuz bir şiir lazım… Hepsi, hepsi bu!

Not; İki Allahsız bir dindar!

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page