Erekte Eylem Düş Sanatı, Bay Perşembe’nin başlatmış olduğu kolektif aksiyonlara açık kişisel bir sanat-eylemidir. İlk Erekte Şiir Manifestosu 2008 yılı Ocak ayında yayımlamış, peşi sıra disiplinler arası sokak aktivasyonları, sergi, fanzin, dergiler ve özel projeler üzerinden devam etmiş ve etmektedir. Futuristika!, Erekte Şiir Manifestoları’ndan dördüncüsü ile şiiri yeniden kazanmaya çıkanların yolculuğuna eşlik ediyor.

[col-sect][column]Erekte şiir, düşünsel ve dilsel bir şiddet yaratma uğraşı olarak ortaya çıkmıştı. Ülkemizde üretildiği şekliyle şiir sadece ‘şair cemaati’ içinde okunan, onun dışındaki insanlardan ıraklaştırılmış bir tekrar şablonuna dönüşmüştür. Ödül çılgınlığı, defin yıllıkları, ahbap çavuş ilişkileri dışında; deneye, sokağa, hayata ve yaşayan ruha kapanmış bir oligarşik yapı. Bu düzenek içinde şiir bir çeşit bitkisel hayata mahkum edilmeye çalışmıştır.

Deneyci olduğunu söyleyenler bile kendi nüfus alanlarını yaratıp, takipçilerin izleyeceği kalın çizgili şablonlar üretip duruyorlar. Erekte Şiir deneyimleri bu koşullarda, yaklaşık 2,5 yıl önce başladı. Deneyimleme- diyorum, çünkü bizlerin 21. yüzyıl başında hayata geçirdiği birçok şey, farklı formlarla uzun yıllar önce küre de hayata geçirilmişti.

Fakat bu topraklarda tarihsel avangart’ın hiç yaşanmadığını ve edebiyatın köşe tutucularının yıllarca Dada’yı, Sürrealizm’i yok sayması yanında; deneysel şiir uğraşının toplumculuğa ve gerçekçiliğe düşman, hastalıklı küçük burjuva eğilimleri ilan edilip ötelendiğini hatırlayalım. Ece Ayhan o süreçteki toplumcu-gerçekçi sansürü tüm çıplaklığıyla anlatmıştır. Bu yüzden deneyimlemeliyiz, Amerika’yı yeniden keşfetmek için değil, geçmişin devrimci hafızasını ruhlarımızda canlandırmak için.

İlk Erekte Şiir Manifestosu, düşünsel şiddetin otomatizmine yeniden dönüş ve dilsel bir kırılma arayışıdır; kalemle kağıda yazılmıştır; Sürrealist hareket ve kökleriyle ilişki içindedir. Temel amacı şiiri hayata yeniden kazanmaktır (ya da şiiri yeniden kazanmak), ama ağırlıklı olarak alternatif okuma ağları üzerinden ilerlemiştir (fanzin, bildiri, blog, mail ağları vb.)

İkinci Erekte Şiir Manifestosu, şiirin basılı kağıttan kurtarma çabasının izdüşümüdür, sokağı bir sunum-eylem alanı olarak ele alır; yazıldığı dönemde hayata geçirdiğimiz Sitüasyonist pratikle paraleldir.[/column]

[column]3. Erekte Şiir Manifestosu, kolajın tarihine yönelik bir zamanda yolculuk ile başlar ve bu güne dair bir somut şiir(-kolaj) dilini yoklar. Sonuçta her erekte şiir manifestosu kanlı-canlı yaşanan pratik süreçlerin ifadesi olmuş ve yaşanan bir deneyim üzerinden biçimlenmiştir. Bu deneyimler sadece kâğıt, sadece siberuzay, sadece sokakla sınırlandırılamaz.

Radikal öznellik için yüceltilecek hiçbir kavram yok; sokakta mekan, fanzin de dergi kadar nefessiz-içine kapalı olabilir, asıl olan araçlar değil niyettir. Şiirin öncelikle hayata dönmesi çabasına girişmek ve yeniden şiirin hâkimiyetinde bir dünya ütopyasını bağlı kalmak; her şeyden önce ruhumuza sarılmak…

Sistemin sürekli ikili tercih sistemleri-rol modelleri dayattığının daha önce altını çizmiştik. Dergi mi fanzin mi? Sokak mı mekan mı? Kağıt mı ses mi?… ayrımlarına karşı Donnie Darko refleksi ile karşılık vermeliyiz. Hayatta sadece sevgi ve nefret yok!

Ses ile can verilen şiirin ses kaydının dolaşıma girmesi, basılı mecmuada yer alması aynı şey değil midir? Peki bir sergi alanına şiir girebilir mi? Brecht’in teknik ile ilgili çözümlemesine geri dönmekte fayda var. Asıl sorun şiirin nasıl paylaşıldığı, sokağa inip-inmediği değil; hayatın içine geri dönmesi, kazandırılmasıdır. Şiir sadece kolaj ya da sokağın sanatı araçları ile form değiştirmeyecektir. Video olarak, obje olarak, happening, ses-gürültü-müzik olarak da kendini somutlaştırmıştır ve bu günün teknik imkanları ile de yola devam etmelidir.

Yeni bir Erekte Şiir Manifesto denemesi de tanık olduğumuz-deneyimlediğimiz-eylediğimiz pratik çabaların bir sonucu ve ifadesi olacaktır.[/column][/col-sect]

Yeni Bir Form Denemesi Olarak Duygusal Provokasyon

Yazılı şiirin müzik eşliğinde okunması ya da şarkı formuna dönüştürülmesinin tarihi eski. 20 yüzyıl’ın başlarında avangart hareketler önemli işitsel performanslar yaratmışlardı. Dadacı ses deneyleri, Füturist Gürültü Manifestosu, şiirin tüm bedenle yaşayarak ifşa edildiği Vahşet Tiyatrosu, halka açık San Francisco şiir okumalarından Galeri 6’ya evrilen süreç, Asger Jörn’ün müzik, graffiti ve dansı birleştiren Co-Ritus eylemleri, Panik Hareketi’nin gürültü ile bütünleşen performansları bu arayışların en belirgin örnekleridir.

Özellikle Fluxus, “happening”lerle canlı bir form oluşturmuştur. John Cage’in 1957-1959 yılları arasında Black Mountain College’daki “deneysel kompozisyon” dersleri, bu akımın günümüze dek etkisini koruyan çıkış noktası sayılabilir.

Ülkemizde de klasik şiir okuma anlayışları dışında deneysel çabalar özellikle son yıllarla artış gösterdi. Çeşitli ajit-prop sokak tiyatrosu denemelerinde şiirin forma bürünmesi, Küçük İskender’in özellikle genç kalemleri şiir okumaya sevk eden periyodik okuma geceleri(her ne kadar ses ile ilgili deneylere girişilmemişse de), Dink cinayetine tepki olarak Çıplak Ayaklar Kumpanyasının gerçekleştirdiği sokak performansının şiirselliği, 6:45’in imzasını attığı Uluma filminin(ve ona konu olan çeviri-okuma performansının) açtığı yeni yollar ve yarattığı etki, spontan müzik/ses –şiir denemelerimizin bir üst boyutu olarak Mart 2009’da hayata geçirdiğimiz Şebeke/Diriltme Ayini (otomatik şiir-doğaçlama müzik-dans ve plastik bir tavrın disiplinsiz bileşkesi olarak) bu süreçte öne çıkan yenilikçi durumlar yaratmışlardır.

2010 Ocak ayında biri amatör diğeri profesyonel iki müzisyen arkadaş ile yaptığımız deneme bu gün Duygusal Provokasyon olarak adlandırdığımız pratiğe yol açtı. Başlangıçta doğaçlama müziğe ‘anındalık’ esasıyla otomatik şiir yazma çabası olarak başlayan sürecin ileri adımı ses ve okuma üzerinden performanslar oldu.

Duygusal Provakasyon, 20. yüzyıl avangardı ile düşünsel-kavramsal bağlara sahip ama bu güne ait bir söylem üretme çabasıdır. İzleyicisine-dinleyicisine beklediği görsel uyarıcıları vermediği gibi izleyiciyi rahatsız edecek, sarsacak bir işitsel terörizm uygular.

Mikrofon başındaki ‘anlatıcı’ dış dünya ile iletişimini kesip, kendi içuzayına yönelir ve bilinçaltından ödünç aldığı sözleri dışavurur. Sözün otomatik aktarım ritmini Duygusal Provakasyon o an var edilen, doğaçlama bir müzik ile şiddetlendirir, güçlendirir. Müzik söz ile, söz müzik ile fısıltıdan çığlığa açılan bir bilinçaltı koridorunda kolektif olarak ilerler.

An’ı yaşamanın-yaşatmanın enerjisi ve kendiliğinden varoluşun yarattığı manyetik alan ile…

Duygusal Provakasyon; performansını seyircinin hemen yanında, mümkünse içinde icra etmek ister. Performansın akışı içinde ‘anlatıcı’ seyircinin içine dalabilir, onları an’ın içine direkt katabilir, sarsabilir. Duygusal Provakasyon’da hiçbir şey düşünülerek-planlanarak yapılmaz. An’ın aurası, uygulandığı alanın psiko-coğrafyası, izleyicinin tepkisi (tepkisizliği) bu performansın akışına yön verir.

Duyusal, işitsel, imgesel, bilişsel 1 deneyim ve yeni bir şiir formu yaratma çabasıyla…

17.05.2010-Kadıköy