Serhan Atay’a…

Dostum biz o kadar fakirdik ki ayağımızdaki çoraplar bayramdan bayrama değişir, yakacak bulamadığımız için Ankara’nın uzun kış gecelerini donma tehlikesi altında geçirirdik. En büyük arzumuz komşularımız gibi sabah kahvaltılarında tadımlık da olsa beyaz peynir yiyebilmekti. Pazara gidebilmek nasıl bir şeydi, bir ocağa sahip olup o ocağın üzerine içinde yemek olan tencereler koymak nasıl bir şeydi? Çocukluğumuz portakalın, sucuğun ve muhallebinin nasıl tatlara sahip olduğunu hayal ederek geçti ki hayal gücümün bu kadar kuvvetli olmasında bu durumun etkisi yadsınamaz. Annemin en büyük hayali bir gün yufka arası somundan başka bir şey yemek, babamın en büyük hayaliyse işe bir gün diğer insanlar gibi ayağında ayakkabılarla gidebilmekti ki ayakkabı olarak ayağına doladığı çuval yumarlarını kullanıyordu.

İnsanları, devletimizi, milletimizi sever, cimri komşularımıza ve ellerine fırsat geçse açlıktan etimizi çiğ çiğ yiyecek akrabalarımıza bile kaynağının nerede olduğunu bilmediğimiz bir sıcaklık duyardık.

Onlar da bu gündelik hayal alıştırmalarıyla muazzam bir hayal gücü sahibi oldular ama hayat onları yazarlığa yönlendirmediği için imrenilesi hayal güçleri kendileriyle birlikte toprağı boyladı.

Evet, böyleydik işte.

Yoksulluğumuza dayanamayıp açlıktan bayıldığımız günlerde bahçemizdeki renkli çiçeklerin yapraklarını yerdik. Okuma yazmayı okulda değil, komşularımızın bize hava atmak için sonuna kadar açtığı tek kanallı radyolarındaki “Körler İçin Okuma Yazma Programı”‘ndan öğrendik. Ama şunu da ifade edeyim ki etraftaki her şeye özlemin yüreğimizi avuçlayan bir alaz zulüm, etraftaki her insana özentinin yıkıcı bir onursuzluk olup boğazımıza sivri, soğuk bir mızrak gibi dayandığı zamanlarda bile mutluyduk. İnsanları, devletimizi, milletimizi sever, cimri komşularımız ve ellerine fırsat geçse açlıktan etimizi çiğ çiğ yiyecek akrabalarımıza bile kaynağının nerede olduğunu bilmediğimiz bir sıcaklık duyardık.

“Keşke” derdik, “Allah, bize dünyadaki tüm nimetleri verse de biz de kulları arasında eşitçe paylaştırsak”. Açlığı, yoksulluğu, hastalığı, nefreti, yozlaşmayı birkaç basit çabanın ardından yok edip yeryüzünde kutsal kitaplarda bahsi geçen cenneti kursak. Elbette tahmin ettiğin gibi bu mümkün değildi!

Yoksulluğumuz felsefe yapmamızı değil bir iş bulup çalışarak geçinme mücadelemizi kolaylaştırmayı gerektiriyordu. E tabi delicesine sevdiğimiz, hayatımızdaki en büyük istek bir şekilde uğrunda ölebilmek olan ülkemiz basit bir üçüncü dünya ülkesiydi ve ha deyince bir iş bulmak, ha deyince gökteki bir bulutu altına çevirmek kadar zordu.

Ben de babam gibi çöp toplayıcılarının bile almaya tenezzül etmedikleri bir kucak çuval bulur onları özenlice ayağıma dolar, kendimi bir ayakkabı sahibi yapar, çatık kaşlı erkekler ve gördükleri her şeye sahip olmak isteyen ihtiraslı kadınlarla dolu sokaklara dalardım.

Lokantacılara, kuruyemişçilere, hırdavatçılara, fırınlara yalvarır, akşamları eve bir somun götürebileceğim bir iş, toplumuma bir şekilde hizmet ederek benliğimi ülkeme adamışlığı kendime kanıtlayacak bir iş vermelerini isterdim. Öylesine içli bir hisle yalvarırdım ki, o esnada sanki yüreğimin damarlarında lav damlaları gezinirdi. İşverenler, müteşebbisler göz kapaklarımdan taşan incilere aldırmaz, mendebur birer kocakarı gibi ağızlarını yüzlerini geveler, kısmetimi başka kapıda aramam gerektiğini söylerlerdi. Günün ardından elimde kalan tek şey olan sonuçsuzlukla evime girer, açlıktan ve ısınma ihtiyacından bir köşede birbirleri üzerine yığılmış ailemin üzerine ben de yığılırdım. Sabah olunca gene sonunda kapkara bir sonuçsuzluğun beni beklediği aydınlık bir gün başlardı.

Bazen -hâşâ huzurdan- istediğimi elde edemediğim için öylesine hayıflanır, insanlığımdan öylesine nefret ederdim ki, Tanrı’nın alnıma yapıştırdığı kadere isyan ederek pis bir günahkâr olduğum da olmuştur. Sokakta bedenleri löp löp etlerle kaplı boyalı hanımların sevecenliklerini ve yiyeceklerini sundukları bir uyuz köpek, uzak bir köyün karanlık bir tarlasında yediği her türlü kırbaca, uğradığı her türlü tecavüze rağmen karnı daima tok bir kısrak olmadığım için hayıflanırdım.

Ama dostum bilirsin, hayat öyle sürprizlerle doludur ki, nerede ne zaman elimizden tutacakları belli olmaz!

Zaten bizim gibi yoksullar için hayatı çekilir kılan bu sürprizleri beklemek, önümüze açtıkları fırsatları değerlendirmek için insanüstü bir çabayla didinmektir. Evet, şimdi kapı benim yüzüme açılmıştı ve Allah’ın bu hediyesini değerlendirmek zorundaydım. Mezbelemizin arka tarafındaki ahşap köşkte oturan ve bir zahire deposu sahibi olan komşumuz Zekai Bey’in Samanpazarı’nın ara sokaklarına zahire ulaştırdığı eşeğinin başına bir saksı düşmesi sonucu ölmesi yeni bir eşek ihtiyacı doğmuştu.

Lokantacılara, kuruyemişçilere, hırdavatçılara, fırınlara yalvarır, akşamları eve bir somun götürebileceğim bir iş, toplumuma bir şekilde hizmet ederek benliğimi ülkeme adamışlığı kendime kanıtlayacak bir iş vermelerini isterdim.

Var olan ekonomik krizden dolayı eşeğe bir güdücü tahsis etmekten çekinen komşumuz yükü sırtlayıp, gideceği yere götürebilecek, hem eşeklik, hem güdücülük görevini yapabilecek kadar zeki bir yaratığa ihtiyacı olduğunu duyunca büyük bir sevinçle yanına gittim. Zekai Bey’de ülkemizdeki esnafların geneli gibi köysoylu, muhafazakar, suratsız ve kendini dünyanın yarısının sahibi sanan bir müstekbir olduğundan işi almam biraz zor oldu. E tabi kendisi de bu ülkede eşeklik yapacak kadar yetenekli birçok kişinin olduğunu biliyordu ama benim gibi yetenekli bir gencin eşeklik konusunda herkesten daha baskın çıkacağının da farkındaydı. Hem şansım, hem de Zekai Bey’in esnaf içgüdüsünün kendisine onu pişman etmeyeceğimi fısıldamasıyla yalvarışlarım bir netice aldı ve Zekai Bey’in zahire dükkânında eşek olarak ilk işime başladım. Yevmiye olarak bir somun ekmek ve bir külah beyaz leblebi alacaktım. Ayrıca iş günü esnasındaki yiyecek ihtiyacım olarak da iki avuç arpa…

O yaşımda, o körpe bedenimle koskoca nohut, arpa, mercimek çuvallarını Arnavut kaldırımlı, bedeni tahta, ruhu taştan sokaklarda taşıyordum. Aileme ve ülkeme hizmet aşkı, bir de her akşam eve dönerken kazandığım somun ve leblebi işimin tüm ağırlığını, bedenimin tüm yorgunluğunu alıyordu. O kadar duyarlıydım ki sokaklar alışkın oldukları eşek sesinden mahrum kalmasınlar diye güçsüz ses tellerimle ince ince anırırdım. Ankara’nın meşhur kış günlerinin başlangıcında ince keten elbiselerimi sırılsıklam eden sulusepkenler yüzünden hasta olup boğazımın içinde alevden bir yumrukla yarı baygınken kalınlaşmış sesim daha bir benzerdi eşek sesine. O halde bile durmaz anırırdım, o halde bile sokakları üzmek istemezdim.

Bugünkü kazanımlarım belki bu iyi niyet ve düşüncemin bir hediyesidir diye düşünmekteyim. Çünkü düşünceli davranışlarım arttıkça insanı, doğayı, tarihi ve ruhu çözümleyebilme konusundaki azmimin arttığını gördüm. İlk okuma denemelerimi patronumun leblebi ve fındık külahı yapmak için kullandığı gazete, dergi sayfalarını okuyarak yaptım. Ülkemdeki her genç gibi ileri derecede yalın bir ahlaka ve el değmemiş, katıksız bir namus koruma güdüsüne sahip olduğumdan o gazete ve dergilerdeki çıplak erkek ve kadın resimlerine bakmamaya ileri derecede büyük bir özen gösterirdim. Bir süre sonra o gazete ve dergi sayfalarından artık daha fazla şey öğrenemeyeceğime kanaat getirince de kitap edinmeye karar verdim. Kitaplar benim gibi bir zahirecide eşek olarak çalışan birinin alamayacağı kadar pahalıydı.

Yazarların aç kaldıkları için Samanpazarı’nda hamallık yaptıklarını gördüğümde kitapların ne kadar pahalı olduğuna bir anlam veremedim ama bu benim sorunum değildi. Ben ne yapıp edip okumalıydım. Okumalı, aileme, ülkeme, bayrağıma, tarihime büyük hizmetler sunmalıydım. Büyük bir özveri ile Zekai Bey’in bana gündelik yiyecek olarak verdiği iki avuç arpadan birini yemeyip tasarruf ederek biriktirmeye başladım. Biriken arpalar bir çuval olunca onları başka zahirecilere sattım ve kazandığım parayla kitaplar almaya ve aldığım bu kitapları bir deli iştahıyla okumaya başladım. Öylesine kitap düşkünüydüm ki bazı geceler onlara sarılarak yatıyor, soğuğa dayanamayan ailemin kitaplarımı yakma arzularını yok edebilmek için vahşileşiyor, benim için yapmadıkları fedakârlık kalmamış annemi, babamı, kardeşlerimi karşıma alıyordum.

Her türlü ihtiyacımdan kısıyor, işimin olmadığı bir vakit dilimi bulur bulmaz soluğu bıyıkları sigara dumanı eme eme bir tutam tütüne dönüşmüş kahve tutkunu sahafların zaman kokulu raflarında alıyordum. Öyle yoğun okumalar yapıyordum ki sayfaları çevirmek için işaret parmağımı yalamaktan hem işaret parmağım, hem dilim nasır tutmuştu. Bu okuma tutkusu olgunlaşınca içimde başka bir şekil alıp kocaman bir yazma sevdasına dönüştü. Neden ben de diğer yazarlar gibi tasarlamıyor, yazmıyor ve insanlara sunmuyordum? Evet evet yazmalıydım. Elbette defter alabilmek için herhangi bir ekonomik kaynağım yoktu ama çaresiz de değildim. İllaha defterlere mi yazmak zorundaydım? Bu mahrumiyet yüzünden ilk eserlerimi dükkândaki kesekâğıtları üzerine verdim.

Kesekâğıtlarını dükkânda içine erzak koymakta kullanıp halka sunduğumuzdan popülerleşebilme konusunda ummadığım bir fayda sağladı bana. Hepsi yüzeyinde birer edebi şaheser barındıran bu kesekâğıtları ülkenin üst düzey entelektüellerine ulaşınca yazdıklarımı kitaplaştırma konusunda büyük yardımlarını gördüm ve bugün Allah’a şükürler olsun dünya çapında ünlü bir yazar olarak ülkeme ve insanlığın evrensel birikime katkıda bulunmaktayım.

İşte sevgili dostum, azmin elinden hiçbir şey kurtulamaz. Bu ülkede benim gibi bir eşek, bir zahireci hamalı büyük bir yazar oluyorsa, senin gibi alık bir pul yalayıcı başbakan, hatta cumhurbaşkanı bile olabilir. Benim yaşam öyküm insan emeğinin değerine ve bu ülkenin fırsatlar ülkesi olduğuna dair en büyük delildir.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page