Sinemanın tarihini incelerken onu ortaya çıkaran ruhun, gelişim hızını katlamış evrensel bilinç evriminin birikimini göstereceği yeni alanlar bulma arzusuyla edebiyatı ve tiyatroyu (öncelinde görsel, sonrasında işitsel) teknolojinin imkânlarını kullanarak somutlaştırmak isteyen bir aşırı gerçekçilik olduğunu görmüştük.

Büyüleyiciliği kendinden önceki bütün sanat dallarının unsurlarını bünyesinde barındırabilmesinin altında yatan Sinema, en belirgin özdeşliğini de edebiyat ile, özellikle de edebiyatın roman formuyla kurdu. Gelişim sürecinde ilk başlarda anlattığı düzenli bir şeyler olmayan sinema, insanın sadece görsel heyecanını tatmin ederken zamanla anlatacağı bir öyküye, bir konu bütünlüğüne ihtiyaç duydu. Hem gün geçtikçe yalın görselliğe doyan seyirci perdedeki sınırın aşılmasını istiyordu.

Böylece sinemanın edebiyatla ilişkisi başladı ve bu sürecin devamında edebiyat sinemanın diğer türlerle ilişkiler hiyerarşisinde en süt sıraya yükseldi. Bu ilişkinin sebeplerinden birisi Sinemanın emekleme döneminde “Sinema Yazıcılığının” profesyonel bir meslek olarak kendi varlığını geliştirememiş olmasıydı. Günümüzdeki gibi öykü-senaryo konusunda uzmanlaşmış üreticiler de olmayınca roman dünyası hem sinema yapımcıları, hem de sinema sanatçıları ve yazarları için filmin içsel yapısalını oluşturma babında önemi azımsanamaz bir depo haline geldi.

Bir sinemacı için popülerleşebilmiş, halkın geniş kesimlerine kendisini okutmayı başarmış bir edebi eser hem ticari, hem sanatsal yönüyle hazır bir malzeme niteliğindedir. Romanın okuyucu kitlesi, film için hazır bir izleyici kitlesi haline gelmiştir ve okuyucu hayal dünyasına karışmış romanın beyaz perdede somutlaşmasını mutlaka arzular.

Geçmişte Ben Hur’u veya Spartaküs’ü, günümüzde ise Da Vinci’nin Şifresi veya Kızıl Nehirler ve adını sayamayacağımız onlarca roman aynı tutum ve kaygılarla beyaz perdeye taşınmıştır. Roman formunu etkin bir sinema malzemesi olarak kullanma konusunda Amerikan Sineması’nın tecrübeleri ileri düzeyde olsa da, diğer dünya sinemalarında bu konudaki tecrübesini her geçen yıl artırmaktadır.

Sinema ve edebiyat iki ayrı sanat dalı olarak farklı amaçlara hizmet etmezler. Her ikisinin de amaç ve kaygısı insanın estetik derinliğini doldurabilme heyecanıyla ürün ortaya koyabilmektir. Sinemacı ve edebiyatçı aynı sanatsal heyecan ve enginlikle karşılarındaki somut malzemeyi yetenekleri ölçüsünde yoğurabilme, işleyebilme, ona yeni bir yapısal form kazandırma hakkına, özgürlüğüne sahiptir.

Farklarına değinecek olursak karşımıza ilk çıkan kendilerini var etme sürecinde kullandıkları araçlar olacaktır. Edebiyat eser doğururken daha içsel ve sembolik argümanları bünyesinde eritmeye çalışır, ana malzemesi dildir ve yazarın akademik bir eğitimden ziyade derin bir gözlem gücü ve kendi usullerini kurup onları terbiye sürecine sokabilme yeteneğine ihtiyacı vardır. Lakin sinemacı edebiyat yazarının bu özelliklerine ihtiyaç duyarken, ana malzeme olarak görüntüyü kullanmak zorundadır.

Akademik olarak da bir birikime ihtiyaç duyar ve görsel, işitsel teknolojinin imkan ve kabiliyetlerini sindirmiş olmak durumundadır. Amiyane bir tabirle cümle sayfada durduğu gibi perde de durmaz ve bu olumsuz durumu olumlu hale getirmek için yönetmen görüntüleme gücünü adeta aşmak için çırpınır. Onun kelimelerin simgeselliğiyle beyinde derin anlamlı bir çağrışım yapma lüksü olmadığından, az görüntüyle çok şey anlatmak zorundadır. İletiştirebilme yetileri ile hem edebiyat hem de sinema toplumun iletişim ihtiyacının ardından sahiplendiği kozmopolite, eğlence, haber alma-verme, sosyalleşme v.b. gibi özelliklerinin gelişimini sağlasalar da bunları farklı üsluplarla gerçekleştirirler.

Bu açıdan filmler popülerleşebilme konusunda daha şanslı olduklarından hitap kitlesi otomatik olarak edebiyata göre fazla olacaktır. Edebiyatın belki de en hoş özelliği maliyet konusundaki olanağıdır çünkü edebi eser biriktirdiği derinliği fışkırtacak bir ruh, bir kalem ve bir top kâğıda ihtiyaç duyar. Tek kişilik bir çabadır. Edebiyatçının sıkıntıları ve kazançları kendinden başka çok az kişiyi etkiler lakin Sinemacı eserini üretmeye başlarken resmen sınırlarını endüstriyel öğelerin belirlediği bir kaos içerisine girmiştir. Zamanı, parayı, kişileri, malzemeyi kullanırken adeta bir işletmeci ruhu ile hareket etmek zorundadır.

Edebiyatçıların aylaklık lüksünün bir parçasına bile Sinemacı sahip değildir. Edebiyatçının başarısızlığı tek kişilikken, sinemacının başarısızlığı asla tek kişilik olmaz. Çünkü edebi eser kişiselleştikçe niteliklerini belirginleştirirken, film bir ekip çalışmasının ürünü olarak doğar. Son olarak edebiyatın yegâne malzemesi dil olduğundan konusunu gerçekçi kılma noktasında asla sinema kadar başarılı olamaz. Sinema ses ve görüntü imkânlarıyla fantastik, gerçekdışı bir olayı dahi izleyiciye gerçekmişçesine sunabilir.

Romanın filme uyarlanması aslında uzaktan göründüğü gibi basit bir iş değildir. Bir romanın senaryo haline sokulması hem yapımcı, hem yönetmen hem de yazar için başlı başına bir yeni eser oluşturma, romanı senaryo olarak yeniden doğurma sıkıntısıdır. Filmin romanın ulaştığı noktaları bire bir sinemaya aktarması, onu beyaz perde üzerinde tüm unsurlarıyla birlikte özdeşleştirmesi imkânsızdır.

O bir yana romanda tasvir ve tahlillerle verilen birçok soyut ve somut bütünlüğün -ki bu bütünlükler romanı çekici kılar- görsel ve işitsel imkânlarla beyaz perdeye bire bir yansıması imkânsıza yakındır. Tabi bu bir film senaryolaştırılamaz demek değildir lakin izleyici romanın roman, filmin ise film olduğunu bilerek iki farklı esere yaklaşabilmelidir.

Örneğin elimizdeki senaryo dosyaları ortalama 100 ile 120 sayfalıktır. Oysa bu romanda 800 sayfaya kadar çıkar. Dolayısıyla 800 sayfalık bir unsurlar bütününü, yüz sayfaya indirgerken, bu sekiz yüz sayfanın kapsadığı unsurların birçoğu senaryo sürecinde silinecektir. Bu yüzden her zaman romanı okumuş izleyicinin uyarlama filmden şikâyetçi olduğunu, sürekli bu uyarlamada romanın kaybolmuş eksikliklerini konu ederek yakındığını görürüz. Seyirci müşteriliğinin kaygısıyla romanın dünyasında bıraktığı keyfin aynısını perdede de yakalamak ister. Bu yüzden hiçbir uyarlama roman okuyucusunda yüzde yüz memnuniyet sağlamayacaktır. Burada önemli olan az önce söylediğimiz gibi romanın roman, filmin ise film gibi algılanması gerektiğidir. Peki, öyleyse neden yapımcılar edebiyat sinema uyarlamalarını hala cazip görmektedirler.

Öncelikle yazımızın başında belirttiğimiz gibi roman depolarında alışılmış senaryo ve senaristlerin eserlerinin aksine daha orijinal ve daha zengin bütünlüklere sahip hikâyeler durmaktadır. Ayrıca hazır bir roman, senaryo sürecinin ihtiyaç duyduğu zaman, girişimler, ekstra masraflar, enformatik destek gibi unsurlardan zaten kurtulmuştur. İşin ekonomik boyutu derinleşince, romanın etkilediği insan kitlesinin hazır seyirci olarak bir köşede durmasının yanında, romanın karizmasının film için farkında olmadan büyük bir reklâm kampanyası yürütmüştür. Lakin zamanla telif konusunda edebiyatçılarla sinemacılar arasındaki ekonomik anlaşmazlık her edebi eserin filmleştirilmesini zorlaştırmış, yapımcı ve yönetmenler özellikle günümüzde orijinal senaryo yazdırma yolunu tercih etmişlerdir.

Süreç nasıl gelişirse gelişsin, günümüzde Sinema en sıkı dostluğunu hala edebiyatla devam ettirmektedir ve insanlığa, insan dehasının yegâneliğini gösterme arzusuyla sunacağı birçok eser için hala edebiyatın yeni üretilerini arzulamaktadır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page