Hepimiz az çok biliriz ki çizerler de tıpkı çocuklar gibi  sürekli bir şeyler karalayıp dururlar. Peki bu durum sende ne zaman kaçınılmaz bir hal aldı? Ve neden?

Mezuniyet çalışmamın üstesinden geldiğim vakitlerde büyümek istemediğimi ve çizimin o büyüleyici, fantastik dünyasında kalmak istediğimi farkettim. Sonrasında zaten mimarlık okumaya başladım. Çok geçmeden bu “ciddi” sürecin ilgimi o kadar da çok çekmediğini, sanatla ya da çizimle ilişkili alanların içinde kalmak isteğimi  farkettim. Çizimin ciddiyetsiz bir mesele olduğunu kastetmiyorum ancak yirmi yaşında bir koca oğlan olarak fantastik ve renkli bir dünyanın içinde süper kahraman çizimleriyle ilgilenmeyi, statik mekaniğe, geometriye ve mimari projelerin boğuculuğuna  tercih ettim…

Peki hayatının hangi noktasında bu farkındalık oluştu?

Her şeyden vazgeçip okulu bırakmayı düşündüğüm, yaşadığım yeri terkedip seyahate çıkmak istediğim bir dönemdi. Münzevi bir halde Afrika turuna çıkmak yada Atlantik’i kanoyla geçmek istediğim dönemler. Ancak Afrika çok sıcak ve sıcağa katlanamıyorum. Sonrasında şunun farkına vardım: okuduğumuz bu çizgi romanlar normal insanlar tarafından çizilmiş, yani zihinsel kapasitesi ekstra gelişmiş uzaylılar tarafından çizilip de  gezegene gama ışınları aracılığıyla gönderilmiş falan değiller. Şunu da fark ettim ki özel bir okula gidip çizim yapmayı öğrenebilirdim. İyi bir çizer olabilmek için belki yeteneğim yoktu; ama durmadan çizmeyi sürdürdüm, kötü bile olsa, asla çizmeyi bırakmadım. Sanat okulunda okuduğum halde – benimki Emile Cohl’du – hep bir parantezin ve eğlencenin içinde hissettim kendimi, ta ki “düzgün bir meslek” sahibi olmam gerektiğini farkedene kadar. Hala kendime iyi bir iş arıyorum… Mono-manyak gergin bir adamım, hayatı ciddiye alacak biri gibi görünmüyorum.

İyi bir çizer olabilmek için belki yeteneğim yoktu; ama durmadan çizmeyi sürdürdüm, kötü bile olsa, asla çizmeyi bırakmadım.

Çizim stilini ve karakterlerini  biraz anlatır mısın?

Sıklıkla grotesk, absürd ekspresyonist bir sürrealizmin içinde gezindiğimi söyleyebilirim. Sakar ve hassas bir stilim var. Kendimi iyi bir teknik ressam olarak tanımlamıyorum yada  gerçekçi bir sanatçı olarak. Çizimlerimde belli bir acemiliğe sahibim, hem bir kusur hem bir avantaj bu. Ben, bu beceriksizlikten yararlanmaya çalışıyorum. Benim vizyonuma göre resim, gerçekliğin bire bir yansıması olmamalı, fotoğraf sanatının olduğu bir çağda bana bu saçma geliyor, resim daha çok içsel gerçekliğin bir yansıması olmalıdır. İlham alınan dış dünya ile benim üreteceğim çizim arasında gözümün, beynimin, elimin oluşturduğu kompleks bir süzgeç var. Benim içsel algım zaten görünen şeyleri birbirinden ayırır, duyduğunu – hissettiğini. Beynim yeniden uyarlar, organize eder, bazen sembolik bir biçimde bazense anarşik bir yolla, bazen besleyen bir biçimde bazense yoksullaştıran. Sonra bu durum benim elimden adeta akar, burası da en zor adımdır. Çünkü elin kendisi isyankar ve kontrol edilemeyen bir yaşam döngüsüyle donatılmıştır. Benim irademe karşın itaatkar görünmüyor, asi ve kontrolsüz duruyor. Yıllardır birlikte yaşamamıza rağmen, belki biraz daha huzurlu ve armonik, fakat halen bazı sürprizleri barındırıyor içinde. Bu sürprizler bazen iyi, çoğunlukla felaket oluyor.

Çizimlerin sana kişiliğini keşfetmende ve analiz etmende ne tip faydaları oldu?

Öncelikle, bu benim sabırlı ve titiz bir insan olduğumu anlamamı sağladı. Temel olarak kullandığım scratchboard tekniği sıkıcı ve uzun bir iş. Başkaları on tane üretirken, ben ancak bir çizim üretebiliyorum. Fakat yine de haz alıyorum böyle olmasından, dünya alabildiğine hızlıyken ben bir salyangoz gibi hareket ediyor ve kendimi senkron dışı hissediyorum. Ve çizim, ruhun kesinlikle bir aynasıdır. Kimileri kurnazlığı ile bunu gizlemeye çalışsa bile şundan gayet eminim:  neysek onu çiziyoruz. Çizimin zayıf, içeriğin tutarsız ve ilginçlikten uzak olduğu durumlarda bile – ki bunlardan fazlasıyla var – en başarısız resimlerime bile özel bir sevgi beslerim, çünkü özgün bir samimiyetleri vardır.

Siyah beyaz çalışırken hissettiklerini nasıl yorumluyorsun?

Aslında rengi severim. Ama çizime sırf renkli olsun diye ya da onu daha sevimli bir hale getirmek için renk ekleme fikrini sevmiyorum. Siyah, beyaz ve tüm griler geniş bir palet ile benim arayışlarımı yeterince karşılıyor, kendimi ifade etmeme yetiyor. Tekniğin ağırbaşlılığı, belli bir soyutlamayı da getiriyor ve bu da sayısız renk karmaşasından  ve amacından sapmayı engelliyor. Siyah ve beyazın direk kullanımı zaten var, her yönüyle. Bunun kompozisyon, biçim ve ışığa ihtiyacı var. Ve benim açımdan meselenin özü, sahneyi yaratacak bu ışığın arayışıdır, scratchboard tekniğinin ince beyaz çizgilerinin, formları meydana çıkarması ve  siyah bir yüzeyde ışığı yoğunlaştırarak canlandırmasıdır. Bundan sonraki asıl problem dozajdır, siyah ve beyazın arasındaki doğru dengeyi zaman içinde bulmayı ve nasıl altından kalkacağını keşfetmek. Hepsinden öte, özenti çizimler yapmamayı öğreniyorsun, fazla ileri gitmeyi göze alamadığın işlerine nazaran çok daha uzaklara gidiyorsun. Bu yolundan çok da fazla dönemediğin bir teknik… Son yıllarda, işlerimde siyah ve beyaza çok daha yoğun bir biçimde odaklandım, özellikle de bunu talep eden çeşitli projelerde.  Kendimi doğuştan renkli biri olarak görmesem de bazı işlerimde renk kullanmayı seviyorum. Benim için renkler büyük oranda sembolik, en azından bu, benim renkleri kullanmayı sevdiğim bir yorum biçimi ve sadece böyle durumlarda renklere soyut değerler vererek uyguluyorum. Bir defa ben gerçekçilikten oldukça uzağım; renk sadece nerelerde benim amacıma hizmet ediyorsa oralarda var ve bu durum dış gerçekliğin uygulaması değil.

Senin işlerini ve başarılarını göz önüne alırsak , senin için neler saygıdeğer ve önemli?

“Başarılı bir sanatçı olarak”, kendini öncelikle gelişmenin önemli olduğu yönünde ikna etmelisin, öyle yada böyle kendini yenilemek, tekrara düşmemek açısından. Ve sonrasında, yüzlerce çizimden sonra farkediyorsun ki yapmış oldukların aslında aynı tema üzerinden yola çıkılmış bir çeşitlemeden ibaret, tabi zamanla yeni şeyler eklenmiş, gelişim göstermiş. Benim perspektifimden bakınca bunlar her zaman kaçış, kendine acıma, kendine dönüşüm, yaşamın traji komik doğası etrafında dönüyor.

Sanatsal amaçların neler? Kendine ne gibi hedefler koydun? Ya da neler seni gerçekten motive eder, her ne kadar kendini bunlara uzak hissediyor olsan da…

“Amaç” ve “Sanat” ele alındığında çok farklı iki sözcük. Sanat, benim açımdan, ilgisiz olmalıdır. Doğruyu söylemek gerekirse sanat tüm estetik, teknik veya ticari hedeflerden sıyrılmalıdır. Bir sanat eseri ancak görüldüğünde varolur ve amaç tabiiki de seyircinin bakışını göz ardı etmemektir. Vizyonumla kağıdın saflığına müdahele etmekten öte seyircinin beklentilerini karşılama adına oldukça izlenimlerim oldu. İsterdim ki çok daha fazla çizimim olsun. Hatta bunlar illüstrasyon, çizgi roman ve kurumsal iş bile olsalar.

emreorhun.com