“20. yüzyılın sonunda insan olmayı bıraktım.”
Nick Cave (20.000 days on earth)

Kapı çaldı, Onur geldi. En sevdiğim arkadaşım. Çok güleriz onunla. Yine öyle, çok güldük. Saçma sapan şeylerden bahsederiz. Ama ne şeyler. Eşyaları konuştururuz mesela, onlarla konuşuruz. Bazen de dedikodularını yaparız.

“Elektrik süpürgesinden şüpheleniyorum,” diye başlarım ben. “Galiba benden gizli başka evlere temizliğe gidiyor.”

“Hımm,” der, Onur. “Nereden vardın bu kanıya?”

“Geçen gün,” derim, derin bir soluk alıp, “bunu söylemesi benim için çok zor, geçen gün içini temizlerken antepfıstığı kabukları buldum torbasında. Ben bu eve antepfıstığı almayalı yıllar oluyor.”

“Hii,” der Onur, “hem de zengin evlerine gidiyor!”

Sonra da güleriz işte. Daha bir sürü şey.

Son zamanlarda benim sardığım bir mevzu var. Hayvan olmak. Onur bu konudan konuşmayı sevmiyor. Ben de keyfini kaçırmamak için konuyu çok açmıyorum. Ama artık vakit kalmadı. Onur geldi, oturduk, kahve yaptım.Marketten hazır kek almış, ben mandalina çıkardım, yedik içtik. Ben bir sigara yaktım.

“Nick Cave’in belgeselini izledim,” dedim.
“Ha, o Einsturzande Neubauten’ın fütter mein ego şarkısının klibi değil miydi?”

Güldüm.

“Blixa Bargeld yan koltukta oturtulacak adam mı ya? Asıl Blixa şahanelerinin belgeseli yapılmalı.”
“Onu da biz yaparız be hocam.”
Onur’la biz böyleyiz. Birlikteyken, istersek her boku yapabiliriz gibimize gelir. Hiç harekete geçmediğimiz için de bu tezimiz asla çürümedi. İstersek her boku yaparız yani.

“Belgeselin başlarında Nick Cave süper bir laf ediyor.”
“Hıı, izlemedim daha.”

Konuyu değiştirdi hemen.

“Ben asıl sana başka bir şey söyleyeceğim. Geçen gün sinemada çok garip bir şey oldu. Aslında bir şey olmadı da bir şey hissettim. Bu ikisini hep karıştırıyorum.”

“Hissettiysen olmuştur,” dedim.

“Karanlıkta otururken, filmin bitmesine 15-20 dakika kalmış olmalı, birden bir korku çöktü içime. Birazdan ışıklar yanacaktı. Beyaz, çiğ. Yumurta gibi belirecektik koltuklarımızda. Arkasına saklanabileceğimiz hiçbir şey kalmayacak, ne içine sığındığımız filmin yalan dünyası, ne karanlık. Çok korkunç bir şey lan bu.”
Korkunçtu tabii ama bir şey demedim.

“Terledim resmen biliyor musun? Soğuk soğuk terledim, saatime baktım hep. Filmi de izleyemedim, kafam uçtu gitti. Oysa bu düşünce aklıma düşene kadar ne kadar rahattım, mutluydum. Karanlıktaydım.”
Durdu. Sigara içse keşke, dedim içimden.

“‘Karanlıkta buluşuyoruz’ demiş ya Tanpınar sinema için.”

Susuyordum. Onur devam etti.

“Büyük konuşmuş yine. Büyü burada abi, karanlıkta buluşmakta. Sinemanın büyüsü, insanı ana rahminin koruyucu dünyasına geri döndürebilmesinde. Perde, dünya. Oraya çıkmayacağımızı bildiğimiz sürece keyfimiz yerinde, dünya yansın isterse, huzurluyuz. Film bitip de ışıklar yanınca ağlamaya başlıyoruz. Çünkü sahne sırası bizde.”

“Off Onur,” dedim. “İç karartmaya mı geldin bu bayat felsefenle? Platon’un mağarasına bağla da rahatla.”
Güldü, güldük. Dedim ya, normalde çok güleriz, bu o gülüşlerden değildi ama yine de bir gülüştü işte.
“O değil de ben sana ne anlatacağım asıl,” dedim. “Ben küçükken rüyamda kimleri görüyorsam onların da benimle aynı rüyayı gördüğünü sanırdım. Sabah o kişiyi görünce dün gece rüyada olanlardan konuşurdum heyecanla. ‘Oğlum hani sen de ordan atladın, dişin kırıldı ya hani,’ derdim, yüzüme garip garip bakarlardı.”
Onur çok gülüyor.

“Ulan hepiniz oradaydınız be.”

Gülüyoruz. Bu, her zamanki gülmelerimizden.

Böyle şeyler işte. Sonra biraz en yavan hikâyeleri çok büyük coşkuyla anlatan adamdan biraz da uzaylı olduğu iddia eden ve “bir uzaylının dünya maceraları” diye günlük tutan kızdan bahsettik. Sevgilisi kızın günlüğünü bulduğunda deli olduğunu değil de gerçekten uzaylı olduğunu sanıp kızı terk etmişti. Bu son zamanlardaki en favori hikâyelerimizdendi.

Sonra Onur gitti.

Asıl mevzu hayvan olmaktı. Açamadım konuyu, gitti.

Onur gittikten birkaç saat sonra konuyu açamadığım için pişman oldum. Çok vaktim kalmamıştı artık. Aradım, “Onur gelsene, hayvan olmaktan bahsedeceğim sana” dedim. “Oğlum manyak mısın gecenin ikisinde, yat uyu,” dedi.

Uyudum. Rüyamda Onur’u gördüm. Yarın gelsin soracağım. “Sinema biletiyle benim eve geldin de hiçbir pencerede perde yok, nereye saklanacağız deyip ağladın ya hani, çok dokundu lan o halin bana. Sabah uyandığımda gözlerim ıslaktı, senin de öyle miydi?” diyeceğim.

Ne boktan rüya.

Yine aradım Onur’u. “Seni rüyamda gördüm ama ben asıl hayvan olmaktan bahsetmek istiyorum. Çok vaktim kalmadı artık,” dedim. “Tamam,” dedi. İç çekti: “Tamam geliyorum.”

Gelene kadar dişlerimi inceledim aynada. Tam istediğim sivrilikte değillerdi ama herhalde zamanla daha da sivrilirlerdi. Onur gelince ona tırnaklarımı soracaktım. Bana yeterince yırtıcı geliyorlardı, tırnaklarımdan memnundum ama yine de Onur’un fikri önemliydi.

Aynanın önünde dişlerime, tırnaklarıma ve uzamış kıllarıma bakarken kapı çaldı. Onur geldi. En sevdiğim arkadaşım. Bir yıl önce bir adamın hikâyesini anlatmıştı bana. Üst komşuları. Hoş bir adam. Normal bir işi, güzel bir sevgilisi varmış. Önce işten ayrılmış, sonra sevgilisi terk etmiş. Adam aylarca görünmemiş sonra. Onur merak ediyormuş adamı. “Çünkü kafa bir adamdı, arada asansörde denk gelirdik, bir iki lafla bile aynı kafada olduğumuzu anladığımız adamlardandı,” demişti. Kapısını çalmış bir gün., adam açmış. “Ama abi görmelisin,” demişti Onur. Saç sakal birbirine karışmış. Bir garip, gözünde bir parıltı. “İçeri gel,” demiş. Ağzını açtığında görmüş hemen Onur. “Görmemek mümkün değildi zaten. Uzun, ucu sivriltilmiş vampir dişleri vardı adamın.” Özel bir operasyonla yaptırmış, her şeyi anlatmış Onur’a.

“Daha neler neler anlattı. Upuzun pençe gibi tırnaklarıyla kahvemi getirdi, karşıma oturdu, tişört ve şort vardı üzerinde, her yerinden kıllar fışkırmıştı,” demişti Onur. “Hayvana dönmüştü adam resmen. Zaten niyeti de oymuş. Anlatınca anladım.”

Onur anlattıkça ben de beynimden vurulmuşa dönüyordum. Duyduğum en acayip şeydi bu. Ve dahası vardı. Adam Onur’a yardıma ihtiyacı olduğunu söylemiş. Ertesi sabah gün doğmadan 15-20 dakika önce kendisini ormana bırakacak birine ihtiyacı varmış. Zamanlama çok önemliymiş. Güneşin hayvan gibi yaşayacağı yeni hayatının üzerine doğmasını istiyormuş. Ama yeni hayatı başlamadan önce tüm kıyafetlerinden, insanlığından soyunup bundan sonraki hayatını başlatacağı anda, tam bedeninin üstünde, en doğru açıda karşılamak istiyormuş güneşi. “15-20 dakika yetecektir,” demiş.

Tamam mıymış? Yapar mıymış Onur bu iyiliği?

“Tamam,” demiş Onur, “yaparım.”

“Ne diyecektim ki, ne denir?” demişti Onur. Ama onu o halde ormana bıraktığında, o alacakaranlık kuşağında son kez göz göze geldiklerinde komşusunun gözleri içinde bir yerlere dokunmuş.

“Hayvani bir yerlere,” demiştim ben.

Gülmüştü. Konuyu bir an evvel kapatma peşindeydi. “Amaaan neyse işte.”

Neyse? Bu duyduğum en olağanüstü şeydi. Kararımı bu hikâyeyi dinledikten sonra verdim işte. Ve o an geldi. İşte, Onur karşımda oturmuş, beni izliyor. Her şeyi konuştuk: rüyaları, filmleri, acayip hikayeleri ve planımı…
“Bırakacaksın değil mi Onur?” dedim.“Senin beni bırakman çok çok önemli. Yarın güneşin doğmasına 15 dakika kala. Beni ormana bırakacaksın, tamam mı?”

Çok huzursuzdu, soğuk soğuk terliyordu. Bir bacağı seğiriyordu oturduğu yerde. Sinemada ışıkların yanmasına 15 dakika kala girdiği ruh haline girmişti. Hep karanlıkta kalsın, hiç görünmesin istiyordu ama işte…

Pençeleşmiş tırnaklarım, uzun sivri dişlerim, fışkıran kıllarımla hayvan gibi karşısındaydım. Ondan yardım dileniyordum. Bir filmden fırlamış olabilirdim pekâlâ. Öyle düşünmeliydi. Ben perdedeki bir görüntüydüm sadece. Beni o karanlıkta bırakmalı ve unutmalıydı.

“Bu sabah uyandığımda odamdaki perdelere baktım, hepsi açıktı. Yastığım ıslanmıştı, gece ağlamıştım. Ben de aynı rüyayı gördüm seninle.”

“Öyle olmalı zaten.” dedim, “Normali bu.”

Güldük.

“Tamam mı?” diye sordum bir kez daha.
“Tamam,” dedi, “tamam…”

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page