Albrecht Durer - Adem ve Havva
Albrecht Durer - Adem ve Havva

Garip yer şu dünya. Çoğu zaman farkında olmasak da, kendi varlığına ve gerçekliğine meydan okuyan bir yerdir aslında. Bir taraftan her şekilde varlığını belli eder: dokunuruz, gözlemleriz, koklarız, tadarız; hissederiz kısaca. Bir taraftan da bunları herkes farklı yaşar, herkesin kendi yorumu vardır aynı elmanın tadı üzerine. Dünya böylece kendi varlığıyla, biz çocuklarının hayalleri arasında bir gerçeklikte oyalar bizleri, ta ki bavullarımızı toparlayıp başka dünyalara yelken açma vaktimiz gelinceye kadar.

Var olan şeyler, var sandığımız şeyler hem vardır, hem de yok gibidir. Vardır, bir taraftan gerçekliğine inanırız karnımız doyduğu zaman, ya da elimizi yaktığımız zaman. Ama o gerçeklik bize aittir sadece. Dünya üzerinde yaşamış, yaşamakta olan ve yaşayacak hiç kimse bizim hissettiğimiz gibi hissetmez o tadı veya acıyı. Bu yüzden bazı felsefeciler dünyanın gerçekliği ile sahteliği arasında gidip gelmişlerdir. Bu yüzden bazıları inkar eder bu dünyayı, hem de bir mutasavvıfın derin ve nefssiz vazgeçmişliği gibi de değil. Basbaya, uyanıkken gördüğüne rüya kadar değer vermeyenler vardır. Ne kadar deli ya da hasta diye bilinseler de, sandığımızdan çoktur sayıları.

Bu dünya yaratılmıştır, orası kesin. İster ruhunuzun en derinlerinde her dem yaşayın ve hissedin Yüce Yaradan’ın varlığını, ister kendinize bile inanmayacak kadar ateist olun. Bu dünya yine de yaratılmıştır, biz yaratmışızdır çünkü. Binalardan tutun, şehirlere, ülkelerden tutun, futbol takımlarına, fiziksel olarak hissettiğimiz duygularımızdan tutun, korkularımıza kadar, hepsi bizim tarafımızdan, insanlar ve insanlık tarafından ortaklaşa yaratılmıştır. Alırız dünyanın bize sunduğu bir şeyi, yine elma olsun, yeriz diyelimki (hadi tadı da güzel olsun). İçine doğduğumuz ve herşeyi sayesinde öğrendiğimiz kelimer ve onlara bağlı olan anlamlar okyanusundan seçeriz duruma uygn bir kelime: “ekşi ama güzel.” Bizi izleyen küçük bir çocuğumuz varsa, ve o da o elmayı yiyorsa o anda, öğrenir o da. Neymiş? “Ekşi ama güzel.” Onun hissettiği ekşilik mutlaka farklıdır bizimkinden, mutlaka güzelliği de farklıdır kendi meşrebince. Amma ve lakin, o ısırığı aldığında hissettiği her ne ise, o tadın, o anlamın sığdığı kalıbı bulmuştur artık: “ekşi ama güzel.”

O küçük çocuk biz de olabiliriz, zaten öyledik bir zamanlar. Böyle öğrendik herşeyi; kelimelerin, anlamların ve tecrübenin o adeta anlık ve sihirli oyunuyla. Birşey daha öğrendik maalesef: Korkular. Korkularımızla doğmuyoruz hiç birimiz. Korkularımızın o yemyeşil elmadan inanın farkı yok. Onları da öyle öğrendik. Kelime, kelime. Büyürken kork denilenden korkmak kadar doğal birşey olamaz. Fakat daha sonra sorgulamayınca bu yersiz korkuları, o zaman onları esiri oluyoruz. Kölelerin zincirlerini içselleştirmesi gibi, kopamadığımız birer parçamız oluyor korkular. Çünkü güven veriyor o öğrendiğimiz korkulara göre yaşamak. “Aman oğlum, gitme oraya, düşersin, kolunu kırarsın” lafını, bir süre sonra duymamıza gerek kalmıyor, biz kendimize söylüyoruz. Sonra “oraya” gitmekten çekiniyoruz. İçimizde bizi azarlayan, kulağımızı çeken bir ses bize güven veriyor, “oraya” gitmediğimiz zaman “doğru” şeyi yaptığımıza inanıyoruz, sakinleşiyoruz, ruhumuz dinleniyor adeta.

Fakat keşke herşey kolunu kırabilmek kadar masum olsaydı. Aslında en kutsal şeyden, insandan korkmayı öğreniyoruz öyle ya da böyle. “Neme lazım, hırsızı var, katili var, tecavüzcüsü var, filozofu var.” Gerek yok insanlarla çok da haşır neşir olmaya. Kendi küçük dünyamızda, kendi küçük mahallemizde, herşeyin huzur dolu olduğu bu güven yumağı beş metrekaremizden çıkmaya gerek yok. Korkularımızın şekillendirdiği inançlarımız güven veriyor bu toz pembe masal dünyamızda bize. Fakat çok da merak etmiyoruz, korkmanın merak etmeyi köreltmesinden aslında, acaba bize bu korkuları öğretenler çıkmışlar mı, başlarını uzatmışlar mı o toz tutmuş, çürümüş ve havasız kalmış gönül evlerinden dışarı? Yoksa onlar da mı bu kısır döngünün kör ve vicdansız kurbanları olmuşlar?

Fark etmiyoruz ki bu kırılgan ve zayıf sırça köşke gelen tehditler, çabucacık nefrete dönüştürüyorlar kendilerini. İki kelimeleri ile bu mükemmel hayal dünyamızı yıkmayı tehdit edenlere tüm gücümüzle saldırıyoruz. Yanlış olduklarını veya gerçekten felsefi tabanda düşüncelerini paylaşmadığımız için değil çoğu zaman. Fakat kendimize itiraf edemesek de, ruhumuzun derinliklerinde biliyoruz ki yeni fikirlere bir kere açsak kapımızı, bir kere incecik bir ışık hüzmesi girse bizim o karanlık gönül evimizden içeri, tüm benliğimizi yerinden sarsan bir yolculuğa çıkmak zorunda kalacağız, tüm hayatımızı, tüm öğrendiklerimizi sorgulayacağız. Bu rahatımızın bozulmasını istemediğimiz için aslında, öğrendiğimiz korkularımız bizi nefret ettiriyor diğer insanlara karşı. Yolculuklar zordur çünkü. Hele insanın kendi ruhuna yolculuğu ise, bir kere yola çıktınmıydı, ayağın bir kere toz gördümüydü, artık geri dönüşü olmayan, tek yönlü, daracık, patika bir yoldadır.

İşte bu yüzden düşmandır bazıları, bu yüzden bazıları kafir, bazıları dinsizdir, bazıları ise yobazdır. Bu yüzden kadınlar şeytandır. Bu yüzden şerefsizdir karşı takımı tutanlar. Bu yüzden ahlaksızdır kafasına göre yaşayanlar. Bu yüzden onlar anarşist ve komünist, bu yüzden onlar faşisttir. Bu yüzden bazıları günahkar, bazıları teröristtir. Hiçbiri, ama hiçbiri insan değildir.

İşte böyle inkar eder bazılarımız bu dünyayı, hem de bir mutasavvıfın derin ve nefssiz vazgeçmişliği gibi de değil. Basbaya, uyanıkken gördüğüne rüya kadar değer vermeyenler vardır. İnsan da olsa karşısındaki, insan dışında herşeyi der onun için. İnsan olmanın belli şartları vardır çünkü, belli düşüncelere sahip olmayanlar o şerefe nail olamazlar. Herkesin geri kalan altı küsür milyar insandan farklı gördüğü bu dünyada, bizim gibi bakamayanlar insanlıktan nasibini almamış olanlardır. Onların insan sureti bir seraptan ibarettir bizim için. Gerçek olan, sadece ve sadece, korkularımızın sonsuz rahatlığından beslenen nefretimizdir.

Bu yüzden garip yerdir şu dünya. Çoğu zaman farkında olmasak da, kendi varlığına ve gerçekliğine meydan okuyan bir yerdir aslında. Bizi bağrında barındırır barındırmasına ama, birbirimizi yok etmeye dair şehvetimizden vazgeçiremez ne yapsa. Hem kendi güzellikleri ile, hem de fikir ve insan çeşitliliği ile cenneti sunsa da bir yanda, biz yine de dalar gideriz kendi aramızdaki kavgalara. Bu yüzden elimizin tersiyle iteriz cenneti bizden uzaklara, bu alemde bulmak yerine hayal dünyalarına.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page