Eşikleri fare neslinin azim ve kararlılığının göstergesi minik deliklerle dolu yemekhane kapısı iç kazıyan bir gıcırtıyla açılınca kapı önünde yığılmış aç ve yorgun işçiler haşlanmış taze çayın kokusuyla mest oldular. Girişin kenarındaki levhada koskoca harflerle “yemekten önce tek sıra ol”, diye yazsa da kimsenin bu basit uyarıyı dikkate alacağı yoktu. Torbası patlamış elmalar gibi paldır küldür, üzerlerinde dilimlenmiş peynirler, zeytin öbekleri ve reçel paketçikleri bulunan tepsilerin başına aktılar. Elleri yiyeceklere uzanırken damaklarında birikmiş sıvılar ağız kenarlarından aktı akacaktı.

Desen: Onur Özer
Desen: Onur Özer

Birçoğu önlerindeki parlak maşaları tutmayı, tutsa da onunla bir dilim peynir alabilmeyi başaramazken elleri heyecandan öylesine titriyordu ki zeytin tanelerine, tepeleme doldurdukları küçük kaşıkların kenarından sendeleye sendeleye yere düşmekten başka çare kalmıyordu. Maşayı, bir basit kaşığı tutamayan bu adamlar o güzelim fayansları nasıl kenarı kenarına döşüyor, kıl inceliğindeki o ince kabloları nasılda o borudan o boruya ustalıkla geçiriyorlardı! Bu beceriksizlikle sabah akşam üzerinde çalıştıkları o iskelelerden defalarca düşüp beyinlerini, bağırsaklarını kara toprağa sermiş olmaları gerekirdi. Herhalde Allah’ın koruması altındaydılar!

İki dakika geçmeden kanatları metalden onlarca kuşun cıvıltısı yemekhanenin nemli duvarları arasında telaşla uçuşmaya başladı. Bıyıklara yapışan zeytinyağının parıltısı, her bir saniye başka bir noktadan yükselen geğirtilerin üzerine binerek o gözden, o kulağa, gönlü istediğince gezindi. Yemek dağıtmakla sorumlu Bulgaristan göçmeni kadın titreyen elleriyle tepsilerin kenarlarından ustaca önlüğünün cebine kaydırdığı minicik reçel paketlerini okşarken, bugün kirli kovanın içinde birazcık zeytin artması için dua etti. Ona kalsa kahvaltılık yiyecekleri her gelen işçiye güzelce pay eder, bir işçinin bile hakkından fazla almasına mani olur, çeşitli sebeplerle kahvaltı yapamayan işçilerin paylarını da saklar eve götürürdü.

Ama kolay mı öyle bu acıkınca gözleri dönen adamları kibar bir dille bile olsa uyarmak. “Bir tane eksik al, diğerlerine de kalsın”, dese ya hatırladıkça orasının burasının kaşınacağı, utançtan kocasının, çocuklarının yüzüne bakamayacağı bir küfür duyar, ya da etsiz kalçasına okkalı bir kalfa tekmesi yerdi. Hem ne biçim adamlardı bunlar ki ne varsa kendileri yemek ister, geriden gelene bir kurtlu zeytin tanesini bile layık görmezlerdi. Onların da suçu yoktu ama! En ufağı doksan kilo olan, boyları posları yerinde, kapı kirişi zorlayan bu adamlar bir dilim beyaz peynir, üç damla reçel, beş altı zeytin tanesiyle nasıl doyalardı ki? Hadi ekmek bol olsa neyse, ki el kadar iki dilim ekmek… Böylece ne karınları ne gözleri doyar, birbirinin kanlarına göz dikmiş yılanlar gibi etrafa tıslar dururlardı.

Şakir Kalfa son iki yıldır bedenini mesken etmiş kabız illetinin yüzünden yine tuvalette fazla oyalanmış, buna rağmen derdini bedeninden hakkıyla atma konusunda herhangi bir başarı gösterememişti. Meramı bağırsaklarının içinde kilden bir kaya gibi keyfi yerinde uyumaya devam ediyordu. Tuvaletten çıkınca kendisine kahvaltılık kalmayacağı kaygısıyla elini yüzünü bile yıkamadan, gözlerinin kenarında birer sürüm çapak, elinde avucunda meramından beter bir kokuyla telaşlı telaşlı yemekhaneye koştu. O kadar acele ediyordu ki, bu acelenin doğurduğu dikkatsizlik yüzünden az daha düşüp bir tarafını kıracaktı.

Yemekhane kapısından girdiğinde hemen hemen boşalmış tepsilerin üzerinde yaklaşık yarım avuç zeytin ve bir reçel paketçiğinden başka bir şey yoktu. Tepsinin kenarındaki sandalyede demli bir çayı ağzını şapırdatarak yudumlayan göçmen kadına doğru bir adım atıp sol elini havaya dikti. Bakışları canının kavga istediğini söylüyor, titreyen aklı bıyıklarıysa ağzından her an kötü bir şey çıkabileceğine işaret ediyordu.

—Kalmadı mı peynir filan?

Kadın sanki her şeyi kendisi yemiş bitirmiş gibi suçlanarak ayağa kalkıp geriye doğru bir adım attı. Gözlerini eğdi, ne diyeceğini bilemedi.

—Jakir abi be yau, ahan orda zeytinle reçel var azicik.

Şakir Kalfa başını çevirip masanı üzerindekilere baktı, kadını iri eliyle ittikten sonra masanın başındaki tepsileri alıp bir bir önündeki duvara fırlattı. Güçlü kolların ve sert zeminin hışmıyla karton gibi eğilip bükülen tepsilerin gürültüsü havada uçuşan metal kanatların hepsini bir yerlere kondurdu. Gerisinde kesilmiş putlara neler sayabileceğini kafasında sabitleştiren Şakir arkasını döndüğünde kimi iş arkadaşlarının hışmından korkarak tedirginlikle titrediğini gördü. Bu çekingenlikten cesaret alarak kendisine bakan gözlere bir adım daha yaklaştı.

—Şimdi masaları bir bir gezecem… Kim hakkından fazla almışsa aldığı o fazlayı onun ağzından sokup burnundan çıkarmazsam tüm Gebze üstümden geçsin. Bir değil iki değil, hakkınıza rıza gösterin lan. Bir tek siz misiniz?

Lafını bitirir bitirmez tabaklardaki yiyeceklerin miktarlarına baka baka sırayla masaların arasındaki boşluklarda dolaşmaya başladı. Birçok tabakta reçel paketinin artığı ve lacivert renkli zeytin çekirdeklerinden başka bir şey yoktu. İlk sıra bitince tüm hışmıyla ikinci sıraya geçti. Bu hukuki olmayan teftiş hakkından fazla alan bazı işçileri o kadar korkutmuştu ki Şakir’in kendi masalarına yanaşmasından hemen önce tabaklarındaki fazlalığı yemiş bitirmişlerdi ama Şakir kısa süre sonra aradığını buldu.

Şantiyenin gece şöförü Davut’un tabağında hakkı olması gerekenden yarım dilim daha fazla peynir vardı. Amacına ulaşan müfettiş kendisinden on yaş daha büyük ama belki de yüz kat daha korkak bu adamı yakasından tutup ayağa kaldırırken yüzüne bir tükürük aşk edecekti ki kendine hâkim oldu. Tabaktaki peynirleri kirli baş ve orta parmağında birleştirdi.

—Aç lan ağzını.

Davut uysal bir çocuk gibi söz dinledi, içinde doğru dürüst diş kalmamış ağzını araladı. Şakir parmakları arasındaki peyniri bu minik yarıktan içeri tıkarken “çiğne lan, yut çabuk”, diye bağırdı. Yakasından tuttuğu adamın yüzünü bakış yoğunluğunun fazla olduğu bir noktaya çevirip yere tükürdü.

—Ulan utanmaz, babam yaşında adamsın. Yoksa ben senin kaburgalarını ensenden çıkarmaz mıydım? Otur da zıkkımlan şimdi.

İşçiler Şakir’in hıncını aldığını ve hemen çıkıp gideceğini sanarak içlerinden bir oh çektiler ama Şakir’in bakışlarında karnı kıyasıya aç bir tatminsizlik soluk soluğaydı. Her adımında etli kalçaları ihtişamla titriyor, beyninden akan öfke topuklarında sertleşiyordu. Üçüncü sıranın sol tarafında aradığını ikinci defa buldu. Bulduğu zaten kendisiyle tanıştığı ilk günden beri zerre kanının kaynamadığı Ağrı’lı amele Abdül’dü. Tabağında duran iki adet reçel paketi ve üç dilim beyaz peynir Şakir’in kanunlarını uygulaması için yeterli delillerdi.

Abdül baktığında yaşantılarına içi gittiği ve en azgelişmişi bile kendinden kırk kat daha asil görünen o şehirli çocuklara benzemek için uzatıp, jöleyle diktiği saçları Şakir’in elindeyken kesime giden şaşkın bir tavuk gibi çırpınmaya başladı. Eğer bir an önce kurtulmazsa başına geleceği bildiğinden küçük elleriyle Şakir’in gövdesine yumruklar atıyordu ama tabi bu yumrukların etkisi, bir rüzgarın bir kaleye etkisinden pekte farklı değildi.

—Nerene yiyecektin lan o kadar malı itin doğurduğu, babanın evinde var mıydı o kadar yiyecek? Yılanın yumurtası!

Şakir, Abdül’ü yemekhanenin önündeki düzlüğe çıkardığında içeride ne kadar işçi varsa Abdül’ün akıbetini görmek için dışarı çıktılar. Aslında içlerinden birçoğu Abdül’ü Şakir’in elinden alıp, sonrasında da Şakir’i yatıştırmayı istiyorlardı ama biliyorlardı ki müdahil olan herkes bu hınçtan bir parça nasip alacaktı. Şakir işçi koğuşlarına yakın bir yerde Abdül’ü dizleri üzerine çökerttiğinde izleyicilerin hepsi yaklaşık beş adım gerilerinde kalmıştı. Ensesini Şakir’in gücü kavramış Abdül’ün önünde her şeyleriyle ham üç beş salatalığı andıran nemli köpek pislikleri duruyordu. Şakir avuçlarındaki tüm güçle Abdül’ün başını öne doğru eğdi.

—Ye lan bunları. O kadar açsan bunları ye hadi, karnını bunlarla doyuracaksın.

Abdül garip bir şivenin yuttuğu yalvarma ünlemleriyle ağlarken, gözlerinden akan yaş burnunun ucunda birleşip dudaklarına sızıyordu. Gücü yetse o aynı şekilde Şakir’i kavrayıp bu iğrenç işe zorlayacaktı ama nerde! Çırpındıkça güçsüz kalıyor, Şakir’in hıncını artırıyordu. Olanlara daha fazla dayanamayan ve Şakir’in ileri gittiğini anlayan Yusuf Usta Şakir’in kendisine olan saygısını bildiğinden ona engel olma cüretini buldu. Önce seslendi.

—Yahu Şakirim bırak şu zırtapozu, tamam yeter. Gel birlikte çorba içmeye gidelim.

Şakir Yusuf Usta’yı dahi duymazlıktan geliyorsa işi gerçekten ciddiye bindirmiş demekti. Abdül’ün kafasını köpek pisliğine doğru eğdi. Abdül direndikçe Şakir gücünü artırıyordu. Pislikle arasında iki parmak mesafe bile yoktu şimdi. Biraz daha direndikten sonra damla gücü kalmayan Abdül dudaklarının ucunda dünyanın en iğreti yapışkanlığını hissetti. Şakir’in tüm çabasına rağmen dudaklarını açmadı ve kafasını sola doğru eğince dudaklarının ucundaki ıslaklık yanağına doğru yayıldı. Hıncını alan Şakir Abdül’ün ensesini bırakıp doğrulduğunda terin suyun içinde kalmıştı. Yerde deliler gibi ağlayarak debelenen Abdül’e kasıklarının tüm gücüyle bir tekme atınca Abdül bu sefer sessizce kıvranmaya başladı. Ensesindeki teri avucunun içiyle silip yere okkalı bir tükürük yapıştırdıktan sonra arkadaki tedirgin iş arkadaşlarının yanına gitti.

—Kurban oluyum beni dellendirmeyin. Hakkınız neyse onu yiyin. Allah korusun elimden bir kaza çıkar hapisane hapisane sürünürüm. Şakam yoktur bilirsiniz.

Arkadaşları Şakir’i sakinleştirmeye çalışırken bazıları gidip ağzı yüzü pisliğe batmış Abdül’ü yerden kaldırdılar. Yusuf Usta elini dostça Şakir’in omzuna koymuştu.

—Yaptığın iş mi şimdi Şakirim. Nolur biraz hıncına hâkim olsan. Şu hale soktuğunda elin garibi!

—Başlarım garipliğinden. Herkes haddini bilecek.

Tam bu sırada şantiye şefinin tasarrufundaki beyaz bir kamyonetin tozlu yolun üzerinde yaylanarak yemekhanenin önüne doğru geldiği görüldü. Tüm işçiler şefin geçimsizlik konusunda ne kadar sert olduğunu hatırlayarak başlarına kötü bir şey gelmesinden korktular. Canları sıkıldı. Şakir arkadaşlarına dönerek “Suç benim kardeşim, ne ceza vereceklerse bana versinler, burada olmaz başka şantiyede ekmeğini yine kazanırım ben”, dediyse de kimsenin onu ciddiye alacak hali yoktu.

Şantiye şefi arabasını eyleyip dışarı çıktığında Şakir’in koca ağzından bariton bir çığlık yükseldi. Başını çevirenler ağzı yüzü pislik içindeki Abdül’ün tırnak çakısının içindeki minik bıçağı Şakir’in kalçasının kaba etine sapladığını gördü. Şakir elini kalçasına atıp bıçağı çıkardı ve üzerinde kan izleri olan bu bıçakla Abdül’ün üzerine yürüdüyse de arkadaşları Şakir’in kollarına asıldı. Abdül’se tüm çevikliği ile kaçarak ilerideki taşımalıkların arasında kayboldu.

Şantiye şefi kırkına yeni girmiş, koca kafası ince bedenine yakışmayan, dar kalçasından öne doğru fırlamış göbeği gömleğinin altına yerleştirilmiş bir kabağı andıran biçimsiz bir adamdı. İnşaatçı bir aileden geldiğinden şantiyelerde çıkan bu tip kavgalara gereğince alışkındı ama işin içine kan girmişse durumun zor olduğunu bilirdi. Ağzındaki sakızı çiğnemeyi durdurarak Yusuf Usta’ya yanaştı.

—Neler oldu burada usta?
—Önemli bir şey yok abi. Şakir kalfa amelelerden biriyle biraz atıştı da.
—Var mı bir şey?

Bu sorunun ardından Şakir kalçasındaki acının etkisiyle şefin karşısına dikildi. Yüzü ekşiydi. Arkasını dönüp kalçasındaki yarayı şefe gösterince bıçağı almış işçilerden biri bıçağı uzatarak “bununla” dedi. Şef bıçağı sağa sola çevirerek inceledikten sonra Şakire döndü.

—Kedi kutusunu görmüş yara sanmış. Aslan gibi adamsın bir şey olmaz.

Ağzındaki sakızı gevelemeye devam ederek Yusuf Usta’nın yanına gitti. Onu kolundan çekiştirirken arkasını dönüp herkese işinin başına geçmesini emretti. Ağzındaki sakızın naneli kokusu Yusuf Ustayı ferahlatmıştı.

—Usta bu öküzler neden kavga etti?
—Şefim kahvaltılık kalmadı da o yüzden!
—Zıkkımın bekini yesinler, dünyayı yese doymaz bu hayvanlar. Aman dikkat et jandarmayı filan aramasınlar.
—Tamam şefim.
—Havalar güzel gidiyorken eşşek gibi çalıştır bunları. Yağmurlar başlayınca yatacaklar zaten…
—Şefim şu yemeklerin miktarını biraz artırsak. Doymuyor millet. Tatsızlık çıkıyor!
—Yusuf Ustaaaaa. Unutma ki bunlara ne verirsen fazlasını isterler. Ha sen bana yetmiyor diyorsan git istediğin yerde ye, faturasını getir muhasebeye ver. Aybaşında parasını alırsın. İşçi milletine yüz verilmez, hele de bunlar gibilere, asla…
—…
—Anladın demi beni?
—Anladım şefim, tabi…
—Bir şey olursa bana haber verirsin.
—Veririm şefim, emredersiniz. Çok iyi anladım.
—Anlayışına hayranım Usta. Allah kolaylık versin.
—Cümlemize şefim, cümlemize.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page